SEÇME YAZILAR

GEÇTİM DÜNYA ÜZERİNDEN

- Hikaye -

Yıldırım Türk 

 

Mustafa Ülger’e

 

Otomatik kapının her açılışında “O mu acaba?” demekten kendimi alamıyorum. Bir heyecan sarıyor yüreğimi, içim içime sığmıyor. Marketin ışıltılı raflarında sayfalarımı hevesle havalandıracak, arka kapak yazımı okuyacak kıymet bilir sahibimi bekliyorum. Yanımda yeni çıkan arkadaşlarım; karşımda alaycı bakışlarını üstümden eksik etmeyen burgulu makarnalar, çifte kavrulmuş bisküviler, rengârenk jelâtinli çikolatalar var. Birkaç yıldır şehrin en işlek caddesini seyrediyorum.

Yazın güneşten yapraklarımız biraz daha sarardı, kışın kapı açıldıkça hastalık peşimi hiç bırakmadı. Raflarımıza yeni bir arkadaş gelince ilgiyi de kendisinde topluyordu. Reklâm panolarına dev posterleri asılıyor, gazetelerde adına sayfalar dolusu söyleşiler yapılıyordu. Şanslı olanların arka kapaklarına yurt dışındaki yazarların övgü dolu sözleri yazılıyordu. Hep yeni gelenleri soruyorlardı. Onlardan birinin her gelişinde biz biraz daha gerilere itiliyorduk. Herkes büyük bir merakla onun etrafını sarıyor, sayfalarını karıştırma gereği bile duymadan onu elindeki yiyecek poşetlerine koyup gidiyordu. Sonra başkaları geliyor, onlar da kısa zamanda bu yolculuğa katılıyordu. Bense arkalarından hep özlemle bakıyordum. Onlar gibi olamadığım için kederleniyordum. Bazen sahibime kızıyordum. Arkadaşlarım da bu duruma üzülüyor, bana acıyarak bakıyor, belki de benim yerimde olmadıkları için kendi hâllerine şükrediyorlardı. O zaman hiç yazılmamış olmayı ne kadar çok istiyordum!

Yağmurlu bir havaydı. İçimde tuhaf bir his vardı. Caddeyi seyrediyordum. Yağmur caddeyi kamçıladıkça insanlar koşuşturuyor, kendilerini bulabildikleri saçak altına atmaya çalışıyorlardı. Pantolonu diz vermiş, ceketinin dirsekleri yıpranmış yaşlıca biri ayağının aksamasına uydurduğu bastonunun “tak, tak!” sesleriyle markete girdi. Etrafına belli belirsiz bakındı. Ömrünün çoğunu törpülemiş, hayatın yükünü kamburunda taşıyor gibiydi. Makarna, yağ gibi ihtiyaç malzemeleri alacağını düşündüm; ama o doğruca bizim rafımıza geldi. Arkadaşlarım kendilerinden emin, biraz şımartılmanın etkisiyle alınacaklarını düşünüyorlardı. Ancak o, arkadaşlarımın önünden geçerken ışıltılı, kabartma yazılarına bakarak dudak büktü; onları eliyle sağa sola itekleyerek nasıl olduysa beni aldı. Gözleri ışıldadı. Arkadaşlarımın şaşkın bakışları arasında gereken meblağı ödedi. Pardösüsünün pörsümüş cebine koyarak marketten çıktı.

Arnavut kaldırımlarında ağır aksak yürüdükçe cebindeki simit susamları havalanıyor, tütün kokulu elleri sıkıca sarıyordu beni. Otomobiller, dolmuşlar, ticari taksiler hızla yanımızdan geçiyordu. Birden hava değişiyordu, nemlenir gibi oluyordum. Sahibim homurdanıyor, kendi kendine bir şeyler söylüyor; sonra elini pardösüsünün cebine sokarak kapağımı okşuyordu. Bir müddet sonra araba gürültüsü duyulmaz oldu, homurtular kesildi. Arada bir irili ufaklı su birikintisine basan ayak sesi ve yağmur taneciklerinin şemsiyesindeki sesi duyuldu.

Geniş asfalt yollardan, dar kaldırımlardan, çamurlu ara yollardan geçerek kenar mahallede bir dairenin bodrum katına indik. Kapıyı, araştıran gözlerle kendisini baştan ayağa süzen bir kadın açtı. Cebindeki şişkinliği fark edince yüzü memnuniyetsiz bir hâl aldı. “Yine mi Kâmil?” diye başını iki yana salladı. “Koyacak yer kalmadı bey Allah aşkına!” diyerek söylenmeye devam etti. O, buna fazla aldırmadı; eşi konuşurken şemsiyesini astı, beni cebinden çıkardı. O esnada eşiyle göz göze geldik. Eşinin ateş saçan gözlerinden kaçıp saklanmak, hatta geri dönmek istedim o an. Ama Kâmil Bey bunları kanıksamış bir hâlde üç duvarı raflarla dolu, gül bahçesini andıran odasına girince ben de derin bir nefes aldım. Cilası kaybolmuş raflarda hemen her türden kitabı görmek mümkündü. Beni emektar daktilonun, dağınık kâğıtların, üst üste yığılmış dergi ve kitapların bulunduğu masasının üstüne koydu.

Hemen alışmıştım yeni evime. Bütün raflardan bana “Hoş geldin!” diyen yeni arkadaşlarımın öyle alaycı bakışları, ön plana çıkma istekleri yoktu. Boynu bükük hâlleriyle bana ne kadar çok benziyorlardı; galiba onlarla aynı hakikatin diliyle konuşuyor, aynı hayatın içinden sesleniyorduk dünyaya.

Kâmil Bey ortalık sakinleşince yanımıza geldi. Gergin yüzü gevşemişti. Rahatladı, hepimize sevgiyle baktı. Masasına oturup beni eline aldı, nasırlı elleri bir serçeyi tutuyor gibiydi. Okuma gözlüğünü takıp ağır ağır sayfalarımı çevirdikçe gözleri büyülenmiş gibi bakıyor, yüzü değişik hâller alıyordu. Sonra dudağının ucunda bir tebessüme dönüşüyordu. Yaşı birden kayboluyordu, aynı çizgide buluşuyorduk. Cümlelerimle yeniden kozasını örüyor, uçmaya hazır bir kelebek güzelliği ve sabrıyla bekliyordu. Gece yarısına kadar ayırmadı beni yanından. Arada bir duruyor, sevgiyle bakıyordu raflara. Sevildiğimi hissediyordum bütün sayfalarımla. Kıymet bilir ellerde olmak saadet veriyordu bana. Onun kitaba meftun iki gözüyle yeniden yazılıp büyüyor, varoluşumu tamamlıyordum. Uzayıp gitmesini istiyordum bu anın.

Ne var ki bazı bölüm aralarında koltuğunun arkasına yaslanıp sigara üstüne sigara yakması, odayı göz gözü görmez dumana boğması onun adına endişelendiriyordu beni. Cümlelerimin duman altında kalmasına aldırmıyordum; ama onun titreyen elleriyle yapraklarımı çevirirken ciğerlerinin sökülürcesine öksürüğe tutulmasına çok üzülüyordum. Her sonu gelmez öksürük nöbetinde eşi kızarak elinde ıhlamurla geliyor, “Şu zıkkımı içmesen olmuyor mu?” diyordu. Ardından masasının üstüne ıhlamuru bırakıp gidiyordu. O an içime tarifsiz bir sıkıntı çöküyordu.

Bir sabah yeri göğü inleten acı bir sesle uyandım. Arkadaşlarım da tedirgin olmuş, korkuyla birbirlerine biraz daha sokulmuşlardı. Dışarıya yanları açık, kamyonetten bozma yeşil bir araba gelmişti. Etraf ağlayıp sızlananlarla doluydu. Ciltli ansiklopedi takımı, dini kitaplar anlamıştı ne olduğunu. Her canlının ölümü tadacağını, bizlerin de bir ömrünün olduğunu; kiminin eskiyince kiminin okunmayınca öldüğünü söylemişlerdi. Metanetli olmamızı istiyorlardı kaçınılmaz son karşısında. Şehir dışından daha önce görmediğim iki kızı da gelmişti. Kâmil Efendi’nin ne kadar iyi birisi olduğundan bahsedildi gözyaşlarıyla. Birkaç gün komşular yemek getirdi, içerisi dolup boşaldı.

Konu komşu çekilince evin her tarafını koyu bir sessizlik sardı; uzayarak sinir bozucu bir hâl aldı. Ardından karanlık bir boşluğa dönüştü. Artık kapımızı kimse açmaz oldu. Bizi derin bir endişe sarmışken ömrü insanoğlundan uzun olanlarla birçok şehir ve kütüphane dolaşanlar tevekkülle bekliyorlardı.

Gün henüz yükselmemişken egzozu patlak bir kamyonetin sesiyle uyandık. Daha ne olduğunu anlamadan iriyarı iki kişi hepimizi kamyonetin kasasına karga tulumba attı. Yol boyunca sağa sola çarparken evin hanımının “Hepsini götürün!” diyen sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Hepimizin okunma yolunda umutları ve yıkılan hayalleri vardı.

Çamurlu yollardan çıkıp bir sahafın önünde durduk. Pazarlıksız, hurda kâğıt değerine bizleri dükkânın önüne yığdılar. Markette göz dolduran, ilgiden şımaran arkadaşlarımın dükkânın dışında yerlere serilmiş olduğunu görünce şaşırmıştım doğrusu. Sahaf bizleri onlardan ayrı tutarak merakla etrafını saran dostlarına bazılarımıza paha biçilemediğini, birçoğumuzun yeni baskısının olmadığını söylüyor; her kitapseverle birlikte kütüphanelerin dağılmasına, yok pahasına elden çıkarılmasına hayıflanıyordu. “Bunlar da satılır mı?” diye mırıldanarak bizleri diğer kitapların arasına sıkıştırmaya çalışıyordu.

Ayrı bir dünyaydı burası, bizim dünyamızdı. Önceleri burada sadece yazma eserler, baskısı bulunmayan kitaplar varken şimdi burası piyasa romanlarının, sonu gelmez soru bankalarının istilasına uğramıştı. Yine de insanı sarıp sarmalayan bir havası vardı içerisinin. Kapının önünden kafasını uzatıp yeni çıkan kitapları soran zamane gençlerini saymazsak sahafın yanında her zaman kitap sevdalısı dostları oluyordu. Her gün buraya uğruyorlar, bir demlik çay sıcaklığında bizimkine benzeyen cümlelerle konuşuyorlar, daha çok eskilerden dem vuruyorlardı. O mutlu günleri yeniden yaşamaya belki yaşatmaya çalışıyorlardı. Gönlünü kitaplara vermiş ince insanlardı doğrusu. Saçlarına ak düşmesine, müzmin hastalıklarla uğraşmalarına rağmen okuma tutkuları hiç bitmemiş, artarak devam etmişti hep.

Kitap dostları, içeride derin bir sohbete pervane olmuşlarken “Baba burada varmış!” diyen cırtlak bir sesle dağılıvermişti bu hava. Genç, sahafın ters bakışlarına aldırmadan, belki bu bakışların farkına bile varmadan babasını çekiştirerek içeri girdi. Babası mahcup bir edayla gençlerin tez canlılığını, onları anlamanın zor olduğunu söylüyordu. Sahafla konuşmaya devam ederken ağzından okul, ders, ödev kelimeleriyle birlikte adımı duyunca birden heyecanlandım. Zira ne büyük gazetelerde sayfalar dolusu adımdan bahsedilmiş, ne televizyonlarda gündeme oturacak bir haber yapılmıştı hakkımda. Konuşulanlara dikkat kesildim. Lisede edebiyat öğretmenleri ödev vermiş. Çok değerliymişim, hakkı henüz iade edilmemiş bir yazarın olgunluk eseriymişim. Dolaşmadıkları yer kalmamış. Neyse ki sonunda bulmuşlar. Beni almanın mutluluğuyla babasının gözleri bir müddet daha raflarda dolaşmak istedi, ancak oğlu onu yine çekiştirerek dışarı çıkardı. Kapağımı kırarcasına, sayfalarımı bükerek çantasına sıkıştırdı beni.

Eve gelir gelmez “Dersim var!” diyerek odasına çıktı genç. Çantasıyla birlikte savurdu beni yatağının yanına. Çantasının ağzı açıldı, kalemler, kitaplar dışarı fırladı; üç sayfam katlanarak kapağımın altında kaldı. Cep telefonuyla alışık olmadığım bir üslupla uzun uzun konuştu, birkaç arkadaşına mesaj yolladı. Müziğin sesini sonuna kadar açtı, ucuz kafiyeli ritme uydurdu kendisini. Yan odadan annesinin sesi gelince müziği kapattı. Pencerenin kenarına gelip dışarıya bakacakken gözüne çarptım, yeniden aklına düştüm. “Nereden çıktı bu ödev?” diye söylenerek bilgisayarı açtı, internete bağlandı. Özetimi aramaya başladı bir süre. Bulamayınca kızıp kapattı bilgisayarı, beni bir kenara fırlattı. Yatağına sırt üstü uzandı, gözlerini tavana dikti. Sonra aklına ne geldiyse tekrar kalkıp aldı beni. Oflayıp puflayarak gelişigüzel okumaya başladı. Kenarları katlanmış, paçavraya dönmüş ciltsiz defterine sayfalarımı karıştırarak kargacık burgacık üç beş satır bir şeyler karaladı. Ne okudu, ne anladı, ne yazdı anlamadım doğrusu. Ama canım hâlâ çok acıyordu beni rafa kaldırırken.

Bu raflarda da ışıltılı marketin vitrininde boy gösteren, merakı kamçılayan, tek okumalık birçok kitap vardı. Annesi bir gün komşularla otururken benim artık eskiyen kapağımı görünce yüzünü ekşitti. Uygun görmedi beni buraya, bir kenara ayırdı. İlk fırsatta ikinci el kitap alıp satan bir kitapçıya götürdü. Piyasayı kasıp kavuran bir kitapla üstüne biraz da para vererek takas etti beni.

Dönüp dolaşıp yine benzer mekânlarda buluşuyorduk. Eski, yeni birçok arkadaşım vardı burada da. Artık ben de eskiyordum galiba.

Rafta oturuyoruz. Kitapçının müşterisi eksik olmuyor. Yenilenmeyen kütüphanelerin, etiket fiyatıyla satış yapan kitapçıların boşluğunu dolduruyordu burası. İçerinin tenhalaştığı bir ara gözlük camları kalınlaşmış biri çekingen adımlarla geldi. Yere serilmiş dergilere, raflara dizilmiş kitaplara tek tek baktı. Gözleri ışıldıyordu. Kitapçının memnun bakışları altında kendisinin memur olduğunu söyleyerek benim de içinde olduğum birçok kitabı kucakladı.

Şehrin bir ucunda tutunmaya çalışan evine geldik. Yalnız yaşıyordu. Evin her tarafında gezinen yumuşacık, rengârenk birçok kedisi vardı. Odalar tavana kadar kitap doluydu. Mesaisi bitince masasının başına geçiyor, yeni aldığı kitapları incelemeye başlıyordu. Ardından okumaya çalışıyor, ancak sıkılarak hemen bırakıyor; rafları seyretmeye başlıyordu saatlerce. Boy boy, renk renk düzenliyordu kitaplığını. Böyle daha mutlu oluyordu. Birkaç saat masasının üstünde kalabildim. Bazen arkadaşlarının tavsiyesiyle bazen kendisi kitap listesi hazırlayarak ayda birkaç kez kucak dolusu kitapla geliyordu. Yine onları da raflara dizip saatlerce seyrediyordu. Hiç eksik olmayan arkadaşlarının hayran dolu bakışlarından kendisi de hoşnut oluyor; gizli bir haz alıyordu bundan. Ancak bir ikindi vakti o, mutfağa çay getirmeye gidince arkadaşlarından birisi beni raftan aşırıp çantasına koydu. Bunca kitap arasından arada bir yürütülen diğer arkadaşlarım gibi benim de yokluğumu hissetmedi.

Yeni bir yolculuk daha başlamıştı benim için. Bitmeyen yolculuktu bu. Hiçbir durak son değildi. Bir süre daha dolaştım durdum raftan rafa. Mühendis, öğretmen, işçi elinde çok vakit geçirdim. Kütüphanelere gidenler kadar şanslı olamadım. İnsanoğlundan çok yaşadım, çok gördüm. Kimsede uzun müddet kalamadım. Kimisi uzun yaşamadı, kimisi de elinde tutamadı beni. Raftan inince yeniden yazılıyordu yazgımız galiba. Deniz feneri gibi dönüp duruyorduk dünya üzerinde.

***

Kaldırım üstünde bir akşamüstü kapak rengim solmuş, bazı sayfalarım katlanmış, satır altlarım çizilmiş, kenarlarıma notlar düşülmüş bir hâlde bekliyorum. Artık yeni sahibim hurda kâğıt toplayan birisi mi, külah yapmak isteyen bakkal mı, yoksa parası ancak denk gelen okuma meraklısı biri mi olacak bilmiyorum. Derin hayaller içinde nerede o eski okurlar demekten kendimi alamıyorum.

Bana doğru uzanan ellerinin tütün kokusundan tanımıştım onu, oydu işte! Son noktayı koyup gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra beni matbaaya teslim eden, sonra bir daha karşılaşmadığım yazarımdı. Bir an göz göze geldik, bakışlarını kaçırdı benden, başı yere düştü. Aradan geçen zaman ihtiyarlatmış, zayıf düşürmüştü onu da. İçimden bir şeyler koptu. Dizlerinin üstüne eğildi, kapağımın tozunu eliyle şöyle bir sildi. Bunca yıllık acım dinmişti sanki. Hiçbir söz söylemeden titreyen elleriyle beni alıp koltuğunun altına sıkıştırdı, ağır adımlarla yürümeye başladı.

 

------

 

(Bu hikaye, yazarın ve yayınevinin izniyle, yazarın "Kapıdaki Yüzler" adlı kitabından alınmıştır.)