Adnan Şenel

 

 

4 3 2 1 / Paul Auster

 

 

“4 3 2 1”

Birçok romanı (Yanılsamalar Kitabı, Ay Sarayı, Görünmeyen, Şans Müziği, Yalnızlığın Keşfi, Leviathan, New York Üçlemesi, Son Şeyler Ülkesinde, Kırmızı Defter vs.) dilimize çevrilen, çağdaş Amerikan edebiyatının günümüzdeki en önemli temsilcilerinden olan Paul Auster’in son romanı “4 3 2 1”*, ürkütücü bir hacimle (1128 sayfa), Can yayınları tarafından yayınlandı. Şunu itiraf edeyim ki, kitabı elime alıp da “Bu kitabın sonu nasıl gelir?” diyerek ümitsizlik ve korku içinde başladığım romanı, bir hafta içinde ve üstelik tek bir satır dahi es geçmeden bitirdim. Herhangi bir yerde bu kitabı görüp de tuğlayı andıran görüntüsünden ürkmeyin, çekinmeyin ve kaçınmayın diye, kendi tecrübemi baştan sizinle paylaşmak istedim. Kitabı okutturan ve okunmasını gerekli kılan hususları belirttiğimde de ne demek istediğim anlaşılacaktır sanıyorum.

Yazmaya on iki yaşında başlayan Paul Auster (ki, romanlarının dışında çevirileri, şiirleri, antolojileri, senaryoları, denemeleri de var) çok güçlü bir kalem olduğunu bundan önceki eserlerinde ortaya koymuştu. Kıvrak, zeki, kışkırtıcı bir üslup; alabildiğince zengin kelime dağarcığı ve şaşırtıcı bir gözlem yeteneği, Auster’i günümüzün zirve isimlerinden biri yapıyor. “4 3 2 1” de, muhtemeldir ki onun başyapıtı olarak edebiyat tarihindeki yerini alacak (ve kim bilir, belki de ona bir “Nobel” getirecek).

Yazarın, “Ömrüm boyunca bu kitabı yazmak için bekledim” dediği “4 3 2 1”, yine onun kitabın arka kapağındaki yorumunda belirttiği gibi, “kendi yaşamından bazı şeyleri aktardığı; tanıdığı, bildiği dünyayı, kendi yaşadığı ve sürprizlerle dolu deneyimleri yansıtmaya çalıştığı” bir roman. Evet, bu roman bir kısmıyla öznel; yani yazarın kendinden ve yaşadıklarından çokça faydalandığı; bir nevi kendi yazarlık sürecini de aktardığı otobiyografik çalışma. Fakat bir yere kadar ve bazı bölümlerde… Yani, birazdan değineceğim kitabın konusu ve özellikleri, yazarın sadece bazı bölümlerde ağırlıklı olarak yer aldığını, bazı bölümlerde ise kurguyu ön plana çıkardığını gösteriyor.

Romanın adı ilginç: 4 3 2 1… Kitaba niye böyle bir ad verildiğini, ne anlam taşıdığını ancak ve ancak kitabın sonlarına doğru kavrıyorsunuz. Yazarın ince zekâsı ve tabii ki romanın kurgusal yapısı gereği, bu rakamların anlamlı bir ifade oluşturduğunu anlıyorsunuz.

Öyleyse şimdi konuya bakalım: 1900 yılında, yani dünyanın dört bir yanından göçmenlerin Amerika’ya akın ettiği yüzyıl başında, Minsk’ten gelen bir Yahudi adamın New York’a adım attıktan sonra, iş bulması, evlenmesi, çocuk sahibi olması süreciyle başlayan roman, 1947 yılında torunu Archie Ferguson’un dünyaya gelmesiyle asıl rotasına giriyor. Bu tarihten itibaren, Archie’nin bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik süreçleri bölümler halinde işleniyor. Archie’nin serüveni 1970’de sona eriyor. Yani genel zeminde Ferguson soyadlı göçmen ailenin yetmiş yıllık Amerika macerasını, özel zeminde Archie Ferguson’un yirmi üç yıllık hayatını okuyoruz. Fakat, duralım burada. Romanın konusu bu kadar basit ama kurgusu hiç de öyle değil. Nasıl mı?

Kitapta dört Archie Ferguson var ve bunların hepsi de aynı kişi. Yazar, inanılmaz bir cesaretle ve kurnazlıkla Archie’ye dört farklı hayat çizgisi çiziyor (Kitabın adı da buradan esinleniyor, dikkat!). Yani şöyle: Archie Ferguson, dört ayrı bölümde ve her bir bölümde farklı yaşamlarıyla ele alınıyor. Yazarın “Ya öyle olmasaydı?” diyerek yola çıkıp, ana karakterine farklı “kader”ler çizmesi sonucunda, farklı karakterler, farklı mekânlar, farklı olaylar, farklı sonuçlar karşımıza çıkıyor. Dedeleri, annesi, babası gibi asli karakterler her bölümde varsalar da, mesela bir bölümde babasının ölmesi, başka bir bölümde anne-babasının ayrılması, diğer bir bölümde anne ile babasının hala birlikte yaşıyor olması gibi değişkenlikler sonrasında her bölüme farklı yan karakterler (kuzenler, yeğenler, üvey kardeşler vb.) dahil oluyor. Yazar, kitabın başlarında Archie’lerden birini daha ergenlik çağında öldürüyor ve bu bölüm başları kitapta boş sayfa olarak yer alıyor. Kitabın sonlarına doğru genç Archie de ölüyor ve onunla ilgili bölüm başlangıcı da boş sayfa olarak veriliyor.

Kitabın dört ayrı rotada ve dört farklı yaşantıda kurgulanması başlangıçta okurun kafasını karıştırıyor ve şaşırtıyorsa da sayfalar ilerledikçe, o bölümü bitirip diğer Archie’nin başına neler geleceği merakı içinde okumaya devam ediyorsunuz. Kısacası, Archie’nin yaşantıları dönem dönem, bölümler olarak veriliyor. Bir ondan, bir bundan misali... Eğer ki yazar (ya da yayıncı), herhangi bir Archie bölümünü kitabın içinden çekip çıkarsa ve yayınlasa, başlı başına üç yüz, dört yüz sayfalık müstakil bir (ve dolayısıyla dört ayrı) roman elde etmiş olurdu (Kitabın 1128 sayfa olduğunu tekrar hatırlatalım).

Peki, bu kallavi romanda sadece bir göçmen ailenin ve onun torununun (dört farklı çizgide) başından geçenler mi var? Romanı özel ve güzel kılan, onun ilginç kurgusu ve örgüsü mü? Sırf bu iki özelliği sebebiyle dahi bu soruya “evet” cevabı verebilirsiniz. Velev ki bunlar sizin “evet” demenize yetmiyorsa, şu hususlar yardımcı olabilir:

Roman 1900 yılında New York limanında başlıyorsa da, bilhassa Archie’nin doğduğu 1947 yılından itibaren Amerika’da (ve kısmen dünyada) yaşanan her türlü siyasi, ekonomik, kültürel, sosyal olay ve olgulara değiniyor; olup bitenlerin, yaşananların, şahit olunanların izdüşümleri hem karakterlerin şahsında, hem de onların gözlemleri ışığında bizlere yansıtılıyor. Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Domuzlar Körfezi, Füze Krizi, Soğuk Savaş, Kennedy suikasti… Amerika’da bu dönem içinde her daim hissedilen ırkçılık… Ekonomik krizler, 68 gençlik olayları, üniversiteler, liseler, eğitim sistemi, beysbol, Amerikan futbolu, tenis, kız-erkek ilişkileri, cinsellik, eşcinsellik, uyuşturucu, alkol bağımlılığı… Amerikan yaşam kültürüne ilişkin her şey…

Bütün bunlar bir yana, edebiyatı, felsefeyi ve sinemayı seviyorsanız, Paul Auster sizi bu konularda tadına doyumsuz bir literatür yolculuğuna çıkarıyor. Muhtemeldir ki, kendisinden de çokça şeyler kattığı bu romanında Auster kendi okuduğu romanları ve seyrettiği filmleri okurlarıyla paylaşıyor. Archie karakteri sürekli okuyor, her fırsatta sinemaya gidiyor ve biz onun okuduğu kitapları ve yazarlarını; seyrettiği filmleri ve yönetmenleri ile oyuncularını böylece öğreniyoruz. Bu da bize, Auster’in bilgi birikiminin arka planına ait önemli ipuçlarını vermiş oluyor.

Okuyucuyu biraz da olsa rahatsız edecek ölçüde cinsellik, eşcinsellik, argo, küfür gibi unsurlar bulunmakla birlikte, her edebiyatseverin okumaktan keyif alacağı ve kült eser olmaya aday bir roman “4 3 2 1”…

-------

* Paul Auster, 4 3 2 1, Can Yayınları, İstanbul, 2018, 1128 sayfa.

 

(Kurgan Edebiyat, Sayı: 41, Ocak-Şubat 2018)