Ayşe Filiz Yavuz

 

 

CELALİ SÖYLENCELER / Suat Karavuş

 

 

Türü: Anı- öykü

Pencere Yayınları, Ekim 2011

1. Baskı, İstanbul

186 sayfa

“Anı yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır.” Andre Gide

Kitabın içerisinde yer alan bir bölüm var. Arka kapağa da koyulmuş. Okuyor ve çarpılıyorsunuz. Sadece kapak arkası yazı bile kitabı okutmak için yeterli.

Kitabın adı ve kapak resmi ilk başta bu kitabın bir siyasi kitap olduğunu düşündürüyor. 1980'lerden öncesinde ve ihtilal sonrasında da bir süre etkin olarak siyasi faaliyetine devam eden sol Kurtuluş örgütü kitabın kapağında yer alıyor.

Kitap 18 bölümden oluşuyor. Siyasi söylem, tartışma, felsefe, ideolojik bilgi vs den ayrı bir kitap. Sadece 1960'ların ortasından günümüze uzanan bir hayatın ve bu hayat aracılığı ile de Türk ve dünya tarihinde yerini alan uzun (bir insan için uzun, dünya için kısa) bir dönemin anı-öyküler halinde anatomisinin çıkarıldığı bir yazım.

Yazar ilk bölüme “Kendi ölümlerime dair” diyerek başlıyor. Kaç defa öldüm, nasıl öldüm, ne hissettimin cevaplarını bulmaya çalışıyor. Okuyucu aynı soruyu kendine de soruyor. “Ya ben kaç defa öldüm, kaç defa ölümün kıyısından döndüm?” Halk bilimi açısından “öle yazmak-öle yatmak” veya benim gibi hekim olanlar için “near miss” durumda bulunmak… Bu ölüm manevi değil maddi ölümler…

Sonra çocukluğuna geliyor sıra. Yazarın anlattığı semt ve okuduğu okul benim geçmişte birebir içinde yaşadığım ortam. Benim ilkokulum ve lisem, benim dolaştığım sokak ve caddeler oralar. Annemle birlikte alışveriş yaptığım pazar, benim sınıfım, benim öğretmenim, benim arkadaşlarım…

Yazar da zaten benim liseden sonra izini kaybettiğim, ilkokuldan itibaren sınıf arkadaşım olan Suat.

Yaşadığı semtin yani Altındağ, Çinçin, Atıf Bey mahallesi, Dıskapı, Hıdırlıktepe’nin hayatı bütün çıplaklığı ile anlatılmış. Yazar o hayatın içinde , tam ortasında yaşar her şeyi. Yazdığı her şey gerçektir, kurgu değil. Masal asla değil. Ancak yaşanan hayatların birebir tanığı olmak ayrı bir konudur. Bunları bütün yalınlığı ile anlatabilmek, yazmak, kağıda dökmek ayrı bir konudur. Kolay değildir. İnsanın geçmişi ile hesaplaşması da vardır bunun içinde. O acılara, hatıralara yeniden dayanmaya çalışması da vardır. Yazarın anlatım dilinin sadeliği ve benim de yakından (bizzat içinden değil ancak pencere arkasından) tanık olduğum o olaylar ve hayatlar bende kimi zaman ağlama, kimi zaman gülme duyguları yaşattı.

Yazarın hayatı bu semtle ve burada yaşayan hayatın sillesini yemiş çok farklı hikayeleri olan insanlarla sınırlı kalmıyor. O Kurtuluş adlı sol örgütün bir üyesi. Sokaklarda duvarlara yazı yazan, miting, boykot yapan, sokaklarda, derneklerde yandaşları ile birlikte mücadele eden ve devrim ile halkın içinde bulunduğu fakirlik, adaletsizlik , kokuşmuşluktan kurtulacağına gönülden inanmış biri.

Ben ve yazar o ortamda iki farklı siyasi görüşün uçlardaki gönüllüsü idik ve ben onu hep o dik duruşu ve kitabın adındaki gibi celali davranışları ile hatırladım. Kitaptaki Suat karakteri ile benim tanıdığım sınıf arkadaşım olan karakter, hilafsız aynı kişiydi. O yıllarda her ne kadar karşılıklı fikri çatışmalarımız olsa da siyasetin dışında bizler birbirimize saygılı insanlardık. Siyasetin bile biz liseli gençler arasında bir kalitesi, seviyesi vardı. Ölümler, kavgalar haricinde…

Yazar sonra hayatındaki bazı kısımları atlayarak kitaba devam etmiş, üniversiteye başlaması, ne zaman tutuklandığı ne ile suçlandığı ve kaç yer değiştirerek mahkumiyet hayatını sürdürdüğünü anlatmamış. Satır aralarından, metin altı okumalarından DTCF’de okurken tutuklandığı, çok sayıda cezaevi-şehir değiştirdiği ve 7-8 yıllık bir mahkumiyetten sonra dışarı çıktığı anlaşılıyor. Sonrası hakkında bilgi yok. Ancak akıllı okuyucu (!) olarak sonradan yazdığı bölümlerde bahsedilen farklı isimlerdeki karakterlerin hayatları içinden yazara ait bir çok parçayı tahmin etmek mümkün.

Kitap son 10-15 yıl içinde birbiri ardına sökün eden, 1980 yılı ve askeri darbe ile ilgili (Evren zulmü) korkunç zulüm ve haksızlık döneminin anlatıları ile dolu olan kitaplardan birisi olarak kayda geçmeli. Yazar da bu işkencelerden nasibini fazlasıyla almış. O döneme, insanlık dışı işkencelere dayanmak kolay değil. Bir çok tanıdığımın da yaşadığı o korkunç günlerden yazar da bahseder ve nasıl dayandığına dair ipuçları da verir. Herkesin bir yöntemi vardır hayattaki acılara tahammül etmek için. Yazar dayanılmaz acılar yaşadığı organlarını yok farzederek dayanır. Tabutluk veya hücrelerde, hapishanelerde ruhunu gerçeğe kapatır ve gökyüzünde, sokaklarda, şehirlerde, hatıralarında dolaşır. Geriye dönüşler zor ve mecburi de olsa bir müddet için kurtulur o anlardan.

O dönemi yaşayanların daha sonraki hayatlarına dair ipuçları da vardır kitapta. Kimi zaman bunu başka bir siyasi mahkum eşinin ağzından anlatır. Materyalizmden burjuvaziye, emperyalizme doğru kayan eski idealistlerin davranışları üzerinden. Özlemler vardır, beklentiler vardır, karşılanamayan

ihtiyaçlar vardır. Bazı eski devrimciler zamana uymuş ve “hayat bu” demeye başlamışlardır. Gizli bir eleştiridir sanki bu.

Son bölümde eski arkadaşları ile yeniden buluşur. Herkes eski gençlik anılarını canlandırmaya çalışsa da hepsinde bir hüzün olduğu kesindir. Hüzün, hayal kırıklıkları, belki bir daha karşılaşamayacak olmanın verdiği hayatı olduğu gibi kabullenmek mecburiyeti…

Cümleler arasına dikkatli bakınca hayata dair bir çok fikrin olduğu, yalın gerçeklerin varlığı, sosyolojik ve psikolojik açıdan da gizli mesajların olduğu tespit edilebilir. Ancak dozunda, okuyucunun gözüne sokmadan, yemeğin tuzu, biberi tadında.

Yazarın son paragrafı bizim yaşımızda olanların da, o döneme dair hatırası hiç olmayanların da aynı kanaati paylaşacakları cümleler ile bitiyor. “Bilinen tek şey, yıllar çok çabuk geçiyor. Yıllar gittikçe hızlanarak geçiyor, geçiyor, geçiyor…”

…

Eleştiri:

İmla hataları açısından düzeltmeye ihtiyaç var. Noktalama işaretlerinin yeniden düzenlenmesi gerekli. Yanlış yazılmış kelime sayısı ise oldukça az.

İçindeki şiirler iyi olmakla beraber belki sayısı biraz azaltılabilir yada uzun olanların en çarpıcı olan kısımları bırakılabilir. Güzel yazıların arasında bazen film arasına girmiş reklamlar gibi duruyor. Sadece kısa epigraf olarak yazıların başında olması belki daha da iyi olabilir.

Kitapta yazarın kimliği ile ilgili bilgi verilmemiş. Sadece arka kapakta bir resim: O kadar. Yazar kendini göstermek istemeyebilir. Ancak kısa bir özgeçmiş okuyucunun yazarı tanıması açısından gerekli.

Baştaki tanıtım yazısı konusunda kararsız kaldım, Başta mı, sonda mı olmalı diye. Hatta hiç mi koyulmamalı. Öykü kitaplarında bu tür tanıtım yazılarının olması kabul edilmiyor. Ancak bu kitap anılardan yola çıkılarak hazırlandığı için tartışmaya açık bir durum. Bu yazılar kitaba başlamayı, içine dalmayı geciktiriyor. Üstelik biraz daha felsefi veya sosyal mesaj içerdiği için okuyucu bunu okumaktan vazgeçiyor. Günümüz okuyucusunun hap bilgi veya mesajlarla yaşadığı hatırlanınca buradaki kastım anlaşılabilir.

İçinde çok sayıda küfürlü yada kısmen müstehcen ifade varlığı belki çok genç bir kesimin okuması için uygun olmayabilir. Sadece o dönemi, bölgeyi ve o hayatları doğru yansıtmak için yazıldığını ve üstünde fazla durulmaması gerektiğini düşünüyorum.

…

Kitabın yazarın siyasi düşüncelerine bakılmaksızın okunmasının uygun olduğu fikrindeyim. Bu amaçla yazılmış bir kitap olduğunu düşünmüyorum.

İyi bir anı-öykü kitabı olduğu ve bir dönemi ve bir bölgenin insanlarını, hayatlarını çok iyi anlattığı fikrindeyim.

…

Kayseri’nin Emir Kalkan, Antep’in Mithat Enç, Orta Anadolu’nun İmdat Avşar, Adana-K. Maraş-Hatay bölgesinin Nejdet Ekici ile anlatıldığı mükemmel hikayelerden sonra Suat Karavuş’un Altındağ hayatlarına dair hikayeleri de onlara yakın lezzette bir edebi pencere açıyor okuyucuya.

Yazarın ilk kitabı ve editoryal desteği de az ise yazarı, yazarlık açısından takdir etmek gerek. İyi bir öykü yazarlığı kumaşı var satırlarda. İyi bir Türkçe, sade- yalın bir anlatım…. Edebi süsleme hemen hiç yok. Bu yüzden rahat okunuyor. Bir solukta bitiyor.

Yazar başka kitaplar da yazmalı. O yerleri ve hayatları anlatmalı. Siyasete girmeye gerek olmadan, hatta kendinin varlığını bile yazıya dahil etme mecburiyeti hissetmeden yazmalı.

O yıllar, o bölge, menfaatin az, idealizmin çok olduğu o dönemin insanları yazılmayı bekliyor.

 

-----

Prof. Dr. Ayşe Filiz Yavuz

20 Haziran 2018