ÇELLOCU / Ercüment Cengiz

 

 

 


Türü: Roman

Yazar: Ercüment Cengiz

Everest Yayınları, 2014, 1. Baskı, İstanbul

357 sayfa

İlk romanı olan Gırnatacı ile “ilk roman” ödülü almış olan yazar aslında bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı. Ankara da mesleğine devam ediyor.

Bu onun ikinci romanı. Üç yılda yazmış. Yazarın iki romanının da müzikle enstrümanla ilgili başlık taşıması ilginç. Kitaptaki özgeçmişte böyle bir şey yazmasa da içindeki müzikal terimlerin çokluğu, kendisinin belki de müzikle çok ilgili olduğunu gösteriyor.

Konu İstanbul’da Abdülmecit Han döneminde geçiyor. Yaşlı ancak ileri matematik zekası, becerisi sayesinde zehir lakabını almış ve sarayla beraber devletin israflarını önlemek için çabalayan Mustafa Ali Paşa’nın yalısında geçen olaylar anlatılıyor. Ali Paşa yahudi bir anne ile hristiyan bir babadan doğan genç ikinci karısı Melek ile beraber yalıda yaşamaktadır. İlk karısının kıskançlıklarına rağmen… Çocuğu yoktur. Karısının isteği ile mecburi bir konsere gider. Konserin arkasından karısının isteğini kıramaz ve ona İtalya’dan gelen çellocu Dante’den ders ayarlar. Ancak genç çellocunun yalıya gelmesi paşanın kıskançlık damarlarının kabarmasına yol açacak ve kabuslar görmeye başlayacaktır.

 

Dante’nin İstanbul’a gelmesi, saraydaki hayatı, İstanbul’a dair düşünceleri, İstanbul’un 1800'lerin ortasındaki hayatına dair sahnelerle dolu bu kitap.

İlk bölümdeki zor akan sayfalardan sonra roman hızla akmaya başlıyor ve su gibi devam ediyor. Başlangıç, gelişme, sonuç ile ilgili değerlendirmeden iyi not alıyor. Kurgu açısından da çok başarılı. Yazarın İstanbul’un lodosunu, boğazın kabarmalarını, eski Pera sokaklarının kokusunu, karmaşasını, Paşa’nın kabuslarını okuyucuya hissettirmesi oldukça başarılı. Yazarın klasik batı müziği, batı tiyatrosu, opera ve sahne sanatlarının Avrupa’dan Osmanlı topraklarına getirilişindeki olayları iyi okuduğu ve romana ustalıkla aktardığı belli. Donizetti Paşa’nın orkestra kurmak konusundaki çabalarını gayet iyi anlatmış.

Dili iyi. Ancak içindeki bol müzik terimlerini her okuyucunun anlayacağı düşüncesinde değilim. En entellektüel seviyede olanlar için bile oldukça ağır terimler, ifadeler mevcut.

Roman içinde bilgi, yazarın kendine ait fikirleri olmaması gerekirken kitabın bir yerinde yazar bunu (sayfa 237) yapmış.

Kitapta oldukça fazla imla hatası var. Özellikle noktalama işaretleri konusunda… Hemen her cümle üç nokta ile bitiyor. Cümlelerin sonunda çift noktalama işareti var. Nokta, virgül kullanımı karışmış.

Tekrarlar oldukça sık yapılmış. İstanbul’un sokaklarının kokusu, köpekleri, sarayın müsrifliği, sersazendegan ifadesi, paşanın gri sakalları, Dante ve Melek’in gözlerinin rengi… Bu okuyucuyu sıkacak olan gereksiz tekrarlar olarak daima karşımıza çıkıyor. Adeta “Siz unutursunuz, ben yeniden hatırlatayım.” der gibi…

O dönemi yansıtmak uğruna gereksiz bir dolu kelime de kullanmış. Kelime salatası olarak hemen dikkat çekiyor.

Kitaptaki en bariz sıkıntı ise bazı konulardaki bilgi eksikliği veya hatalar… Konak ve yalı birbirine karışmış. Boğaz kenarında olan kayıkhaneye sahip, penceresi boğaza bakan, dalgaların pencere altında payandalarda duyulduğu bir yer yalıdır. Buradan yazar bazen konak, bazen yalı diye bahsediyor. Oysa konak başka, yalı başka yapılar. Yazarın kitabı yazarken kafasının sık sık karışmış olduğunu düşünüyorum. Ancak Paşa’nın namaz sırasında ağzından küfür çıkması tam bir bilgi eksikliği. Namazda konuşmak, yada ağızdan dua dışında bir şey çıkması, hele de bunun küfür olması kabul edilemez, çünkü namaz bozulur. Yobaz olarak sunulan bir paşanın bunu bilmemesi de mümkün değildir. Bu yazara ait bir bilgi hatasıdır. Yalının avlusu diye bahsettiği ise avlu değil, sofadır.

İfade yanlışları ise haddinden fazla. Duvarları arşınlamak, avuçlara serilmiş seccade, namaz kılarken duaya uygun hareketleri eşlemek, dizlerini sedirden aşağı sarkıtmak, Osmanlıcıda sayfaları sağdan sola çevirmeye alışmış bir paşanın sayfaları soldan sağa çevirmesi (sayfa 15), el yazması ile ipek yazmanın karışması, avludan bahçeye çıkmak, hem kızmak hem özenmek, at toynaklarının burkulması, gece nasıl göründüğü anlaşılamayan kartallar ve sülünler, Tophane sokaklarında mehtabın şavkıyla galeyana gelip canhıraş havlayan köpekler, çalgıcıların ebced bilmemelerine rağmen iyi çaldıklarını belirtmelerinin ne demek olduğu, parıldayan lokum, arap atının üstünde bir elinde tesbih çevirip diğer elinde sapı akik işlemeli baston taşınmasının nasıl olabileceği, atın adım atması (insan adım atar), meşalelerin şakıması, Dante’nin nereden Türkçe öğrendiğini anlatmadan Türkçe konuşması, şerbetin kaşıklanması (oysa içilir demeliydi), tepsi etrafındaki hasır sekilere oturulması (hasır tabure veya oturak olmalıydı, seki başka bir şeydir), içki için abı-hayat ifadesini kullanması, levantenlerin ortodoks olduğunu söylemesi (katolik olmalıydı), broşun boyna takılması (yakaya takılır), çellonun bir 88, bir 100, bir 80 yıllık olması, kokunun parlaması (koku nasıl parlar?), İtalyan adama mösyö demesi, bozanın depolanmasından bahsedilmesi (boza günlük veya bir kaç günde mayalanarak yapılır, depolanmaz), mangalın havının kaçması (ne demek), kulampara paşa (ne demek), Melek’in evlendiğinde boynuna takılan kolyenin veya broşun sık sık karışması gibi…

Kitabın ikinci ele alınması gereken kısmı ise “hem nalına hem mıhına vurması.” Açıkca yobaz demese de Avrupa müziğine, sanatına karşı olan ancak hesap kitap bilen, yabancı bankerlerin Osmanlıyı çökertmek için yaptıkları oyunu bilerek

sarayı ve Devlet’i Ali Osmani’yi bu israftan kurtarmaya kalkışan bir paşayı anlatması, İtalyan orkestra şefinin iyi çalamayan Türk müzisyen’i kırbaçlaması, oğlancı denebilecek davranışlarının mesajı verilen Türk müzisyenin anlatılması, paşanın ilk karısının iffeti anlatılırken aynı zamanda çirkinliğinden bahsedilmesi, arzu ve şehvet arasında gidip gelen, bunu da paşayı razı etmek için kullanan fettan Melek’i anlatması da okuyucuyu “kimin yanında olması gerektiği” konusunda zorlamaya çalışıyor. Ancak verilen mesajların Osmanlı adına iyi mesajlar olduğunu söylemek asla mümkün değil.

Farklı bir kitap. İçinde müstehcen imalar çokça var. Erişkinlerin okuyacağı bir kitap. Ancak baskı tekrarı yapılacaksa elden geçmesi gerektiği kesin.

Yorum: Ayşe Filiz Yavuz, 2015/ Kasım