GECE RÜZGARLARI / Sevinç Çokum

 


Kapı Yayınları

 

Türü: Roman

 

1.Baskı, 2015 Temmuz, İstanbul

 

280 sayfa, 15 TL.

 

Sevinç Çokum’dan  dönem, sosyoloji  ve  psikoloji kitabı gibi değerlendirebilecek bir roman. Yüksek apartmanlardan oluşan bir semtten kenar gecekondu semte bakış, entelektüel ve Anadolu insanlarının hayatlarının kesitleri.  Ve en çok da bir kadın romanı.

 

Kitabın bazı dikkat çeken  özellikleri  var.  Başında roman kahramanlarını karıştırmamak için yazılmış ‘ kim kimdir’ listesi, kitabın 2003 de yazılmış olmasına rağmen ilk baskısını 2015 de yapmış olması gibi.  

 

Kadın tanımlamaları önemli. “İkinci kocasından ayrılmış, hayatı neresinden yaşayacağına karar verememiş olan kadın, Almanya’daki kocasından dolayı bir çeşit dul hayatı yaşayan ve hayatı olduğu gibi kabullenmiş, olumlu uyumlu Kumral,  hatırı sayılır paralar kazanmış olan  işini bilir Marksist Evrim’in Marksist sloganları bırakması ve muhafazakarlığın ileri ucundaki hotozlu Simten Hanım’ın birleştiği ortak çizgi…” yazarın yaptığı tanımlamalardan birkaçı. Kısa ama etkili ve anlaşılır tanımlamalar olarak kahramanlar hakkında bilgi veriyor. Simten Hanım ve Evrim için söylediği şu söz ise onların hayata bakışlarını çok güzel özetliyor.  “Her ikisi de iştahlı, tutkulu ve aşırıydılar.”

 

“Raflarınızda tozlansın.”  diyerek hediye ettiği kitabı ile aslında “Kitabımı oku.” demeye getiren ve  sisteme kölelik yapan gazeteci… Bu tanımlama günümüzde ne kadar çok kişi için uygun bir cümle olmuş. Aşağıdaki  cümle ile değil yazarın bahsettiği Özal’lı yılları  bugünün medya  yapısını bile tam olarak açıklamıştır. “Edebiyatta bir yere gelemeyeceklerin başvurduğu yöntem birilerine bir şeyler yazdırma, övdürmeler, paslaşmalar şimdilerde epeyce yaygın(sf 82).”

 

“Rabbim beni affet. Ama günahının ağırlığını hissedip azap çekmemiş sonra da affına sığınmamış birinin Müslümanlığından şüpheye düşüyorum. Bir insanın diğerinin kalbine değil yüzüne bakarak ona iffetli sıfatını nasıl yakıştırır, nasıl layık görür bilemiyorum. Nedir bu iffetlilik. Her zaman sabun kokan bir el değmemişlik mi? (sf 85)” diye eleştiriyor bu bakış açısını. Sadece görünüşe bakarak verilen kararlar günümüzde de  yaygınlaştı. Özal’lı yıllarda yaygınlaşmaya başlayan bu anlayışın sonuçları bugün daha da ileri uçlara taşındı. Sadece örtülü olup olmadığına bakarak verilen Müslümanlık derecesi kararı ile aslında toplumun içi   kurt gibi kemirildi.  Öz unutuldu yada dikkate alınmadı. Sevinç Çokum kitabın kahramanına,  bir yazarlık denemesi yapan birinin  notlarını okuduğu zaman yaptığı eleştiri  aracılığı ile bunu ifade ediyor. Kahramanına söylettiği bu düşünceler aslında kendisine ait. Ancak toplumda çok yerini  bulmuş ve insanların ortak kaygısını dile getiren fikirler.  

 

Nane likörleri, küçük likör kadehleri modası bizim çocukluğumuzun neredeyse her evinde olan bir adetti.  Çoktan evlerden kalkan bu moda, muhafazakarların bile garipsemediği bir adet olarak yerini almıştı bir zamanlar. Yazar bunun modası kalmadığı için mi yoksa zamanın ideolojik yapısı yüzünden mi kalktığına dair bir açık mesaj vermemiş kitabında. Ama “Düşünün.” demeye getirirmiş.

 

Yazar bir yerde  okuyucu kitlelerine romanındaki kadın yazarın  ağzından sitemde bulunuyor.   Homoseksüellerle ilgili yazdığı  bir bölüm için kendini eleştirenlere “Siz kendi kurallarınızın romanını mı yazmamı istiyorsunuz? Sizin saplantılarınızın, sizin doğrularınızın romanını mı?” diye çıkışıyor. “Siz hep toplumun ideal, sakin, düzenli, mutlu yanları mı dile getirilsin istiyorsunuz? Öyleyse romana ne ihtiyaç var? Oturun mutlu yuvanızda sıcak ve şişkin kuş tüyü yumuşaklığındaki kurallarınıza yaslanıp yaşayın. Biz romancılara karışmayın (sf 86).

 

Kitap bir dönem kitabı gibi okunmalı. Sadece bir dönemi değil o dönem ile hızlanmış bir düşünce, hayat kalıbının gün yüzüne açık yüreklilikle çıkarılması için yazılmış gibi. Kitap yazarın da içinde bulunduğu milli muhafazakar bir camiamın zamanla,  içindeki yanlışlıkları fırsatını bulduğu anda  ifşa edecek şekilde davranan yapısını anlatıyor. Gerçek millilik ve muhafazakarlıkla ilgisinin olmadığının nasıl ortaya çıktığını anlatıyor kahramanlarının ağzından.

 

Yazarlık yapan kadın kahraman  milli muhafazakar cepheden bakılınca ideal bir kişi değil. Ayrıldığı, hayli para kazanan psikiyatrist kocası ile sık sık buluşup yemek yiyen, dertleşen, , hayatın veya kavramların tartışıldığı uzun sohbetler yapan, ayrılmasına rağmen bazen onun evinde kalan veya onunla başbaşa seyahate çıkan bir karakter. Ama bu karakterin ağzından yazılanlar, hayatının şekline bakılarak  reddedilmemeli ve  bir eleştiri olarak değerlendirilmeli. Hem de milli ve muhafazakar olduğunu iddia eden herkes tarafından. Yazılan eleştiriler doğru veya değildir. Ama gözlüklerimizin başka açıdan da önce içimize, sonra dışımıza, topluma, davranışlarımıza çevrilmesini sağlayacak cümleler olarak kabul edilmelidir. Yazarın  bazı cümle yada paragraflarını buraya alarak ne demek istediğini anlatmak daha kolay olacaktır diye tahmin ediyorum.  “Tasavvufa sığınmışlar, manaya varmak için maddeten geçerek zirveye tırmanma rekoru kıranlar…”  “tassavvuf için yazı yazan, kendini bu yola vermiş görünenlerin, aşk, şarap, vuslat kavramlarını kullanırken önce işe ilk merhale olarak yatağı seçmiş olmaları… (sf. 88)”

 

“Aşkı karısına kızına ayıp olmasın diye şiirine almayanlarla, nasıl olsa kocasına hürmette kusur etmemek için ses çıkarmayanların bangır bangır aşktan söz etmelerini” de  dikkate sunuyor yazar.  Sonra da  aşktan bahsetmeyenlerin şiirlerine başka kutsal değerleri aldıklarını anlatıyor. “Biz bedenden, maddeden geçtik, manaya yöneldik.” diye kendilerini kendi kendilerine yücelttiklerini belirtiyor. “Tasavvuf yada vatan sevgisi böylece gayri meşru ilişkilerle uğraşmaktan alıkoyuyordu onları, ele güne karşı da ayıp olmuyordu. Karıları ellerine beline koyup  “Bana bak. Kime yazdın o şiiri. Vallah gelirsem yanına…’ gibi efelenmeleri de bir yana bırakıyorlardı. Her iki taraf da rahat ediyordu kısacası (Say 86).” diye anlatıyor bu gözlemini.

 

“Evladım bu ne aşkı böyle. Seni ailen zorla mı karına verdi. Sizin içinizde neden hep bir yarımlık duygusu var. Yoksa askerden döner dönmez mi başınızı bağlıyorlar. Yoksa ancak evlenerek mi bir kadının yanına varabiliyorsunuz. Yoksa gezip etmeden annenizin ilk bulduğu komşu veya akraba kızını mı alıyorsunuz. Bu muhafazakar insanlar, hem de aile kavramını savunan namustan, iffetten, söz eden insanlar pekala evliliğe rağmen evlilik dışı bir aşkı sanki en doğal haklarıymışcasına suskun puskun karılarının gözleri önünde hiç sakınmadan işte böyle şiir yoluyla ilan edebiliyorlardı. Bir şiirle söylendi mi kabul edilebilirlik kazanıyordu demek.”  Bu cümleler hiç yabancı gelmiyor okuyucuya. Öyle tanıdık, bildik, aşina gözlem ve yorumlar ki. 1980'lerden sonra ortaya iyice çıkmış olan bir sosyal durumun açığa vurumu.   “Tutkuları içlerinde kalmış, ahlaki temelleri oturmamış adamların şiirlerini, aldatmacalarını, karılarının sersem dilsiz hallerini ve karılarının “kocamın şiirlerini ilk ben okurum.” diye ballandırıp dillendirmelerini… O çok bilmiş afet’i devran kadınların kocalarının karanlık İstanbul gecelerinde hangi pansiyonda, hangi otel odalarında bir afitapla sabahladığından habersiz, sanki sansür kurulu başkanıymış gibi o iç döküşlere burunlarını sokmaları…” diye devam ediyor.

 

Şiirlerde kullanılan kadın isimlerine de dikkat çekiyor. “Esrarengiz kişiliklere ve adlara büründürülür. Ve mesela tamara, matilda, şakayık, krizantem gibi adlar taşırlar.” ifadesi ise benim de yıllarca eleştirdiğim bir noktaydı. Bunu bir gün iyi şairlerimizden birine böyle bir simge ve yabancı  isim kullandığı için eleştirerek sormuş, ondan da “ Türkçe bir isim kullansaydım da çevreme yıllarca hesap vermek zorunda mı kalsaydım?” cevabını almıştım.

 

…

 

Kadın erkek ilişkilerinde, evliliklerdeki sıkıntıların, boşanmaların, sahiplenmedeki yöntemlerin, kişilerin bedensel rahatlıkları için seçtikleri hayatların çok yoğun  anlatıldığı bir kitap. Kadının para kazandıkça eşinden uzaklaştığı, fakir kadınların işsiz kocaları ile ilişkileri, gecekondu kadınlarının  hayatları anlatılmış. Ancak kavramların  altında boğulmadan verilmiş bütün karakterlerin hayatları. Toplum adeta bir süzgeçten geçirilerek üstte kalan iri taşların  hayatları seçilerek simgeler halinde anlatılmış.  

 

“Bir çok kadın sevdiğinin gönlüne hep börek çörekle yada beğendiği yiyeceklerle, ev içi rahatlıklarıyla yerleşmek isterdi, böylece üzerinde kuracağı hakimiyet sayesinde adamcağız uysal, söz dinleyen ve o rahatlık olmadan hiç bir yerde rahat edemeyen biri haline gelirdi (sy 129).”
 

“Aldatan erkeğin ikiyüzlülüğü kadar aldanan yada aldanmış görünen kadının ikiyüzlülüğü”nden de bahsediyor. Bilmek ama bilmezden gelmenin de aldatmak kadar sahtekarlık olduğunu belirtiyor. Aldatılmak  ve bilmezden gelmek sadece kadın erkek ilişkilerinde değil, bütün hayatımızda, devlet idaresinde de mevcut. Bu aslında bizi yokoluşa götüren durum. Aldatan suçlu. Ya buna göz yuman, bilmezden gelenler. Yok saymak, engel olmamak, ifşa etmemek de aynı suçu paylaşmaktır. Ve toplumumuzu çökerten de bu davranıştır. Kötülüksüz bir toplum olmasını beklemek imkansız. İnsanın yapısında bu var. Ama buna çoğu defa kendi menfaatleri için göz yummak daha büyük bir ikiyüzlülüktür diyor yazar. Çok önemli bir sosyolojik, psikolojik tespit bu.

 

Gecekondu ve apartman hayatının, mafya tipindeki bir emlakçinin, eve gelen temizlikçi hanım, işsiz koca, dul bir kadının annesi ile olan ilişkisi ve arkadaşlığı,  esnaf kişiliklerinin altındaki yapılar, gizemler, pankartçı lakaplı eylemci kadınlar, geçmişin gizemleri, eski aşkların içe işleyen ve sonu hüsranla biten yansımaları...  Yazarlar, editörler, yandaş gazeteci-yazar olmanın  getirileri…

 

Şehir hayatının yanında daha cazip ve samimi kalan gecekondu mahallesinin, betona boğulmadan önce insana huzur veren yürüyüşleri sağlayan kırlık alanların, kaybolan güzelliklerin de hissettirildiği bir roman. Polis kimliği, esnaf kimliği ile başlayan bir aşkın daha gövermeden bitişinin de hikayesi.  

 

…

 

Kitapta çok güzel ifade veya cümleler de mevcut. Bunlar not edilmeden geçilmeyecek lezzette.

“Benim içimdeki güvercini öldürüyorsun.”  

“Sana bu gerçeği saptırmana yarayacak teselliler sunmamı istiyorsunuzdur. Bu yanlış olur. Sana verilenlerle, sende kalanlarla yetin en iyisi. O yetineceğin şeyler… (şu yaşından sonra) kalan ömrüne yeter.”

“Köpeğin yalnızı gibi insanın yalnızı da dokunaklı olur.”

“Köpeğin sahipsizini Allah Teala nasıl korur kollarsa, adamın da yalnızını korur kollar.”

“Hayatımı kumar oynarcasına havaya savurdum. Sonra bekledim ki yeniden avuçlarıma konsun. Ama geri gelmedi.”

“Gerçeğii tek başına kavramanın yalnızlığı içinde olmak”

“Gerçeği kabullenmek, onun açtığı yaranın aynı zamanda merhemi de oluyor.”

 

Sevinç Çokum’un diğer kitapları ile kıyaslayınca farklı bir roman olarak çıkıyor karşımıza. Entelektüel olduğunu iddia eden, bu tür romanlar yazdığını söyleyen çok sayıda şişirilmiş yazarın bu kitabı okuyarak yeniden yazdıklarını düşünmeleri gerek. Okuyuculardan belki daha da önemlisi yazarların bunu okuması.


----------------
Ayşe Filiz Yavuz, 2016, Mart