GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI / Mihail Bulgakov

 

 

 

Yazar: Mihail Bulgakov, ……………………….Rusça aslından çeviren: Tuğba Polat

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, ………… Modern Klasikler Dizisi, No 47

2. Basım, 2015 Haziran, İstanbul, ……………… 157 sayfa, 12 Türk Lirası

Siz hiç oralara gitmemiş olsanız da biliyorsunuz ki Rusya’nın o hayallere, hafızalara, beyne kazınmış olan coğrafyasında bir yerlerdesiniz. Buzun, karın , tipinin, rüzgarın ortasında, bitmeyen kışında, uçsuz bucaksız düz ovalarında karla kaplı ormanlarında yapayalnız … Bir unutulmuş hastanede yalnız, hastalarla başbaşa olmak, yalnızlığı sonuna kadar yaşamak, çaresiz hissetmek, elde olan ilaçlarla (çoğu 1917 yılının tıbbi imkanı içindeki ) madde karışımlarının elle yapıldığı, eczanelerde hazırlandığı, hastalara ölçekle, şişeyle, topaklarla verildiği ve tarif edildiği bir dönemde tek başına olmak...

Yazar 23 yaşında okuldan mezun olmuş bir hekimin bir ıssız köyde, unutulmuş bir yerde tek başına, kimseye danışamadan, elindeki kitaplarla yatıp kalkıp bakarak el yordamı ile hasta tedavi etmeye çalıştığı, bazılarını hiç görmediği, bazılarını koca bir amfinin ortasında uzaktan seyrettiği hafızalardaki küçücük görüntüleri ile yapmaya çalıştığı ameliyatlarla hayat kurtarmasını anlatıyor.

Dokuz farklı hikaye var. Roman tadında yazılmış, aynı hayatın farklı parçaları olan hikayeler…

Etrafında iki hastabakıcı, bir ebe, bir bekçi ile 1,5 yıl yaşamak… Kasabadan gelecek bir gazeteyi, bir paketin sarıldığı yakın tarihli bir gazete parçasını hevesle okumak için beklemek, etrafındaki bir kaç kişi ile kutlanan doğum gününde yapılan ufak bir sohbeti gülerek geçirmeyi nimetten bilmek…

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri bu. Klasik Rus edebiyatının içindeki romanları ve yazarlarını okurken hissettiğim o yapayalnız, karlı Rusya coğrafyasını iliklerime kadar hissederek ve Gorki, Dostoyevski, Tolstoy’un tadını alarak okudum.

Bu kitabı mesleki romanlara olan düşkünlüğümden dolayı almıştım. Bilinçli bir kitap seçimiydi. Yığınla üstüste koyulmuş, okunmayı bekleyen kitapların en üstüne koyup, gelip gidip, okuyacağım bir fırsat arıyordum. Bunca yapılacak iş, yazılacak yazı, anlatılacak ders hazırlığı içinde kendime ayıracak bir tatil kaçamağı gibiydi o kitaba ayırmayı beklediğim zaman… Kitap ile kendime verilecek bir tatil…

Kitap okumayı tatil kaçamağı saymak kaç kişinin aklından geçer ki… Ben ve benim gibi bazı kitap delilerinin dışında…

Oğlumun askerlik yaptığı şehre, onun bayramını kutlamak için kızımla günü birlik gidip gelirken otobüste okumak için seçtim bu kitabı ve çok da beğendim.

Kitap farklı açılardan değerlendirilebilir.

1-Edebi açıdan: Kitabın arka kapağında yazarla ilgili kısa bir not var. Gerçekten de hekim olan yazar, Rusya’da muhalif olarak kabul edilen, edebi eserleri ve yergileri, mizahi anlatım biçimiyle çok güçlü bir kalem sayılan, yazıları, eserleri yasaklanan ve ancak 1962 den sonra basılmasına izin verilen bir şahsiyet. Bir çok eseri var. Hayata 49 yaşında (1940) veda etmiş. Kitapta geçen notlarda doktorun adı, soyadı ve kitabın yazarı aynı değil. Bu belki hekim olan yazarın kendini deşifre etmemek istemesinden de kaynaklanmış olabilir. Ancak yazılan hatıralar o kadar içten, samimi, hekim duygu ve yaşanmışlıkları ile birebir örtüşüyor ki bu kitabın bir hekimden başkası tarafından yazılmış olması zaten mümkün olamaz. Bir hekimin bu denli düzgün edebi bir kitap yazması, yazarın sıradan biri olmadığını gösteriyor.

Rus edebiyatından dünya klasiklerinin çıkması tesadüf değil diye düşünürüm ben hep. Yazarı yaşadığı coğrafya besler. Bu koskoca coğrafyanın verdiği hisler: Boşluktaymış gibi yaşanan bir hayat, Allah’ın unuttuğu topraklardaki hayatlar (yazarların ifadesi ile), soğuk, açlık, kıtlık, tipi, fakirlik, yalnızlık, adaletsizlik, iriyarı kızarmış burunlu, içkici Rus erkekleri, kocaman gövdeli şişman kadınlar… Ve yalnızlık, yalnızlık, yalnızlık…

Bu kitap da böyle. Düzgün, abartıdan uzak ifadelerle anlatılan bu duygular insanın içine işliyor. Tipinin, karın içinde o koskoca coğrafyada insan kendisini kaybolmuş gibi hissediyor. Ve kitabı okurken iliklerine kadar Rusya soğuğu ile üşüyor, titriyor.

2-Tıbbi açıdan: Herşey öyle tanıdık ki. Mesleğe ilk başlarken hissedilen korkular, çaresizlikler, ya “Hasta elimde ölürse?” çaresizliği, kaçma duygusu, “Benim yanımda ölmesin.” arzusu, iyileşmiş bir hastanın mutluluğu, mucize gibi kurtuluşlar, korkular, komplikasyon çıkma hafakanları, uykusuz geceler, kapıdaki her tıkırtıda karşınıza ne çıkacağını bilmemenin getirdiği huzursuzluklar, korkulu gece bekleyişleri, “Ya başaramazsam?” korkusu… Yardım isteyecek kimsenin olmayışı, hemşirelerin tecrübelerinden medet umma, korkularını çaresizliklerini hissettirmemeye çalışma, odasındaki kitaplara koşup oradan bakmak için yaratılan kaçamak bahaneler, elde olmayan malzeme yerine ikame edilen uydurma aletler, dualar… Gerçi kitapta hiç dua yok, Tanrı kavramı da. Sadece “umma, dilek, temenni…” var. Ama tıpta dua olmadan gün geçmez. Allah’ın hatırlanmadığı, yardımı istenmeden gün, zaman, an olmaz. Ve onun büyüklüğü anılmadan hasta başında ayrılmak mümkün olmaz. Burası Rusya… Ateizmin milli politika sayılmaya başladığı 1917 devrimi yıllarında kitabın sadece bir yerinde “ikona” dan bahsediliyor.

Bir genç doktorun herşeyi ile canlandırıldığı bir harika kitap. Kendimi sadece ilk hekimlik yıllarında değil, hala aynı noktada bulduğum duygular var kitapta. “Ya… Ya… Ya… olursa” korkuları ile dolu hasta başı anları…

Hekimin bir hastalığın o bölgedeki sayısını, tezahürünü öğrenmek için ilk tanısının koyulmasından sonra (ilk frengi teşhisi), tutulmuş tüm kayıtları günler geceler boyu taraması, liste tutması, o hastalığın bulaşması muhtemel aile fertlerinin kayıtlarını araması, çağırtması, tedaviye çabalaması da tıp açısından önemli. İlk retrospektif tarama (geriye dönerek yapılan kayıtlardan çıkarılan araştırma) için çok önemli bir durum. Bu çalışmalar son 30-40 yılda önem kazanmışken yazarın bunu 100 yıl öncesindeki bir kitapta yazması da kesinlikle kayda değer.

3- Zamanın hiç değişmediğini, değişmeyeceğini, dünyanın aslında hep aynı yerde durduğunu anlatması açısından. Kitabın anlattığı 1917 devrim yılları ile bugünkü tıbbi uygulama, düşünce… aynı. Teknoloji, ilaç, bilimdeki detay bilgileri ne kadar değişirse değişsin… Uygulamalardaki temeller de, yaklaşımlar da değişmiyor. Bunca ulaşım imkanlarına rağmen hala her zaman her malzeme, ilaç bulunmuyor. Her hastaya zamanında müdahale edilemiyor. Ölecek hasta ölmüyor. Ölmeyecek hasta ölüyor. Mucizeler devam ediyor. Hayat kendi oyununun oynuyor. Başta biz hekimler olmak üzere kendi rolümüzü oynayarak ömrümüzü tamamlıyoruz.

İnsanlar yine yalnız, yine çaresiz...

Bunca teknolojik etkileşim olmasına rağmen bugün de hastalarda aynı cehalet, kabulleniş veya kabullenmeyişteki, tedavilere yaklaşımdaki, hastalığın önemini kavrayıştaki basiretsizlik aynen devam ediyor. 100 yılda hastaların davranış kalıplarında hiç bir şey değişmemiş. Ayrıca Rus toplumunun hastalıklara yaklaşımı ile bizim toplumumuzun yaklaşımı arasında fark yok. Yani insan aynı… Hastalıklara karşı umarsızlık, sadece günü (o anki şikayeti yok etmeye) kurtarmaya yönelik kısa vadeli beklentiler…

Doğmayan çocuğun kandırılarak doğumunu sağlamak için kadının vajenine şeker koymak 100 yıl öncesinin Rusya’sında neyse, daha bir kaç yıl önce ayağının altına mıknatıs bağlamış ve böylece onun çekim gücünden faydalanarak çocuğunun doğumunu kolaylaştıracağını düşünen hastanın duygu ve davranışları arasında ne fark var?

Ve bizim algı durumumuz… “Artık her şeyi biliyorum, beni hiç bir şey korkutamaz, şaşırtamaz” dediğimiz o an karşımıza çıkan hala bilemediğimiz, çaresiz kaldığımız olayların varlığı(kayıp göz hikayesi)… Ve hatta o olayların bizim irademiz dışında kendi yolunu bulması… Mucize gibi olaylar ve idraksizliğimizin devam etmesi…

Yorum: Ayşe Filiz Yavuz (Avşar)

Eylül 2015, Ankara-Afyon