HATIRALARDA CENGİZ DAĞCI / Kendi Kaleminden

 

 

 

Otobiyografik Roman

Yayınevi: Ötüken yayınları,

İstanbul, Kasım 1998

271 sayfa, Üç bölüm,


İnsan gençliğinde kendine ait olmayan bir savaş için memleketinden ayrılır ve yıllarca yabancı bir diyarda kaldıktan sonra bağımsızlığını kısmen kazanmış olan kendi memleketine neden dönmek istemez?

Orada sadece gençlik yıllarına kadar kalmış olsa, ömrünün üçte ikisini başka bir diyarda geçirmiş olsa bile neden ömrünü ata yurdunun acılarını, içine sinen yalnızlık duygusunu, öz vatanında garip hissetmenin, açlığın, savaşın, ailesini tek tek kaybetmenin ve çoğundan haber bile alamamanın getirdiği acıları anlatarak geçirir?

Yazar sorumluluğu nedir?

Sovyet yada Çarlık dönemi Rus yazarları neden yazar sorumluluğunu açıkça yerine getirmemiştir?

Dağcı kitaplarında neyi eleştirmiştir, Sovyet rejimini mi, edebiyata yansıma şekli ile olan durumu mu?

Cengiz Dağcı kimdir? Kitaplarındaki kahramanlar, anlattığı yerler kendi hayatımıdır?

Cengiz Dağcı bu kitapta kendini anlatır sadece. Ama anlatırken aslında yaşadığı acıların memleket hasretinin içine nasıl sindiğini, neden sindiğini de anlatır. Memleketini, Gurzuf ve Kızıltaş’ı anmadan, düşünmeden, hayal etmeden ömrünün tek bir gününün bile geçmediğini de. Yazarlar romanlarında , yazdıklarında kendilerini mi anlatır sorusuna cevap veriyor Dağcı. “Yazarlar ve kitaplarımda da ben, kendimi(zi) anlatmayız. Ama içindeki kahramanlarda, anlatılan yerlerde, roman örgüsünde bizim yaşadıklarımızın, duygularımızın, izleri vardır. Biz hissetmesek, yaşamasak, onları kitapta nasıl hissettiririz okuyucuya.” demek istiyor. Kendinin hep yanlış tanıtıldığından, yanlış anlaşıldığından, kendi hayatının yanlış bilindiğinden de sitemle bahsediyor kitabının başında.

Yanlış hayat hikayeleri yazılmasının bir faydası oldu ve Dağcı bu kitabı yazmak zorunda kaldı. Onu daha iyi anlayabilmemiz, tanımamız için… Onun ilk olarak “Badem dalına asılı bebekler” kitabını okumuş ve bir daha Cengiz Dağcı okumamaya karar vermiştim çok gençken. İçime Türk’süz kalan bir Kırım’ın yalnızlığı çökmüştü. Hüzün içime öyle bir çökmüştü ki orada giderek kimsesiz kalan, yakınlarını kaybeden, bu dünyada sahipsizliğin acısını ta iliklerine kadar yaşayan Dağcı’nın yerinde kendimi hissetmiştim. Dünyada hem cismen hem manen yalnız olmanın hüznü… Belki Kırım benim için hep hüznün vatanı olarak o yüzden kaldı. Hüzün demek Kırım demekti benim için. Belki ben de o yüzden Vatanımı kaybetmenin korkusunu hep yurt dışına çıktığımda duydum ve döndüğümde hep “Allaha’a şükrettim. Hüzün deyince, Yalnızlık deyince aklıma hep Dağcı geldi. Özlemini duyduğum çocukluğumdaki yerleri görme isteğimdeki tereddütleri ben de yaşadım. “O yerler benim gördüğümden farklı hale mi geldi? Ya oralar değişti ve benim topraklarım olmaktan çıktı mı? Hatıralarımdaki hali yok mu artık? “Hatıralarımdaki gibi kalsın, değişmesin, hayallerim yıkılmasın.” diye mi gitmedi Dağcı? O hüznü bir daha yaşamamak için mi? Sevdikleri bulamayacağı için mi? Ben bilmiyorum bu sorunun cevabını. Belki Dağcı vermiştir bir yerlerde. Ama üstteki soruların bir kısmının cevabının “evet” olduğu kesin.

Dağcı benim için hüznün yazarı. Dağcı ve hüzün. Yan yana geldiğinde en uygun düşen iki kelime benim için.

Bu kitabın özeti bu. Dağcı’nın hayatından küçücük parçalar, anılar, olaylar ve hüzün… “Biz ağlamayalım diye annem ve babamın göz pınarlarında donmuş olan iki damla yaş olarak kaldı Malo Fontannaya’ya taşındığımız günün, Kızıltaştan, Gurzuf’tan ayrılışın hüznü.” diyor yazar. Anne –baba sorumluluğu ve hüznün gözpınarlarında bir damla yaş olarak donması… Ama orayı da hiç terk etmemesi… Gözpınarlarında daimi olarak akmaya hazır bekleyen hüznün hikayesi bu kitap… Dağcı’nın hayatı.

Çocukluğunun bütün anları hafızaya kazınmış ve Dağcı’nın kitaplarındaki kahramanların hayatı olarak roman haline getirilmiştir. 20 yıllık Kırım hayatının 50 yıldan fazla bir zaman kitaplara yansımasını sağlamış, hiç bir duygusal kelime kullanmadan oradaki her hüznü, hasreti, ıstırabı kelimelere gizlerken dibine kadar da hissettirmiştir okuyucuya.

Kitapta Dağcı’nın duygularından 18 Mayıs Kırım sürgünü ile ilgili hiç bir şeyin yazılmamış olması dikkat çekici bir durum. Dağcı’nın sürgünle ilgili duydukları, öğrendiklerinin de onun hayatı içinde çok önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyorum. Dağcı’nın bunları kendi hayatını anlattığı kitapta yazmamış olması bir unutma mı, bilinçli bir kaçış mı?

O kitapları yazma aşamasındaki duygusal anları ve kitabın doğum sancılarını da anlatır yazar. Kitabın doğum sancısı… Yazar olmayanların asla hissetmeyeceği bir duygu bu.

“Kitaplarımda hayatımı yazmadım.” diyor. “Sadece benim yaşadığım hayatın bana kazandırdığı duygular sindi onlara.” diyor. Bu kitapta Dağcı’nın gerçek hayatı var. Oto biyografi olarak değil roman tadında okunan bir kitap olarak.

“Ben ölmeyeceğim.” der Dağcı ve romanları ile ne kendi ölür, ne Kırım’ın anıları. Şimdi içinde başka milletlerden insanlar otursa bile Kızıltaş ve Gurzuf dahi ebediyen yaşayacaktır Kırımlı Dağcı’nın vatanı olarak.


Yorum: 2015 Haziran, Lizbon, Ayşe Filiz Yavuz Avşar