HATIRLA BENİ / Misli Baydoğan

 

 

 

Türü: Roman,

Berikan Yayınevi, Ankara 2014

İlk baskı, 407 sayfa



‘Tamamı kurgu, gerçek kişilerle ilgisi olmayan ancak hayattan alınmış olaylarla kurgulanmış bir kitap’ diyor yazar kitabın başında.

İster kurgu olsun, ister olmasın… Bu kitabın içindekiler 1980 öncesindeki hayatın birebir kendisi. Sayısız canı toprağa şehit olarak gencecik yaşında verdiğimiz, birilerinin bunu yalnızca tarafgirlik (sağ/sol, ülkücü/komünist…) olarak sunduğu, Türk devletinin ve milletinin geleceğine vurulmus tarifsiz ve telafisiz bir darbenin, ve arkasından da gerçek bir darbenin/ ihtilalin yardımı ile bu darbenin katmerlendirildiği bir dönemin kitabı.

Yokluk içinde okumaya çalışmak, ailelerine hissettirmeden vatanı savunmaya çalışmak, hükümetlerin yapmadığı ‘devleti, milleti korumak’ görevini üstlerine almak zorunda bırakılmak, açlık, okulu terketmek zorunda kalmak, ölmek, yaralanmak, ruhu zedelenmek, vücudu gayri insani işkencelerden geçmek, geleceği karartılmak… Sonradan da “ mahkum olmuş, hükümlü’ damgası ile iş bulamamak… Hatta aç kalmamak için tasvip edilmeyen yollardan para kazanmak zorunda bırakılmanın acısını yaşamayan kim bilir?

Anlatılması gerekiyordu. Misli Baydoğan da bunu yapmış romanı ile. Bu romanın diğer 1980 dönemini anlatan romanlardan en önemli farkı bir genç kızın ağzından yazılmış olması. 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki olayları 18 yaşındaki bir kızın ağzından, gözünden, penceresinden anlatmak, sonra olayların içindeki bir ülkücü “bacı” olarak kimlik kazandırıp devam ettirmek, hayatta yalnız kalmanın getirdiği mecburiyetlere göğüs germek, tutunmaya çalışmak ve kopmamak için mücadele etmek…

Gülden’in, ağabeyi Nihat, yengesi Yasemin, Murat, Nermin, Zekeriya Hoca… nın hikayesi. Gülden anlatır bütün her şeyi. Bir hatıra defterine yazılmış olan satırlar arasından. Sisli, puslu, is kokan, duman renkli bir Ankara’dan, Ankara’nın gecekondularından, kurtarılmış mahallerinden bakarak… “Dava adamı” olmanın gereğini yerine getirmek için sık sık evden giden Nihat ağabeyinin gencecik eşi Yasemin ile olan hayatının sade ancak mutlu günleri ile başlar hatıra defterine Gülden. Yeni doğmuş yeğeni, en iyi arkadaşı olan alevi kızı Emine ve ailesi Haydar amcaları ile yaşadığı gecekondulara yakın apartman dairesinde kendine aşık solcu “Kızıl Cem’e” karşı durabilmek ve bu arada delice aşık olduğu ağabeyinin arkadaşı Murat’tan bir nebzelik ümit vadeden bir işaret görebilmektir bütün hayatı. Okuldan arkadaşı Nermin ve amcası Zekeriya Hoca’nın hayatlarına sızması ve Murat’la olan yakınlaşması, sonra Murat’ın nişanlandığı haberi ile yıkılması, 12 Eylül’ün hemen öncesindeki o yürüyüş sırasında hayatının kararması ile devam eder. Ölümler, öldürmeler, kaçmalar, işkenceler… Hayatın darmadağınık hale gelmesi… Kim dayanır bu hayata?

Ülkücüler, Türk milliyetçileri nelere katlandı ve nasıl yaşayabildiler? Bunu anlatmış yazar. Çok da başarılı olmuş. Kalın bir kitabın sıkılmadan, her sayfada sonrasının daha bir merakla beklendiği, son sayfaya kadar hala merak unsurunun devam ettiği bir kitap bu.

O dönemin bir acı gerçeğini arada kısa da olsa çarpıcı biçimde dile getirmiş yazar. “Bacı” kavramı… Kimdi bacı? Ülkücü geçlerin yanında sadece korunması gereken, yada yanyana yürüyecekleri, yardımlaşacakları ancak evlenilmeyecek kadar kutsal, dokunulmaz, sevilmez, aşık olunması ve olması yasak olan Allah’ın kulları. Yazar “Ya biz kimlerle evlenecektik? Davayı bilmeyen, anlamayan, yada başka davalara gönül vermiş olanlarla mı?” mealinde sorar bu soruyu. Ülkücü gençliğin en çarpıcı hatalarından biriydi bu durum. Aşkını içine gömen gençler, bunun sonucunda karşımıza sık olarak çıkan “istenen ideal geleceğe bakan ve o ideali yaşayacak olan bir neslin ebeveynleri olmaktan” mahrum kalma hatası. Genç erkeklerin bir kısmı kendi memleketlerinden tahsili olmayan hanımlar aldı, kızlar davayı bilmeyen, inanmayan erkeklerle evlendi. Çoğu da hüsran buldu bu evliliklerinde. Ama iş işten de geçti. Yazar o uğursuz günlerde aşkını, sevdasını yaşamaya çalışan Gülden’i, bu “bacı” kavramı arkasına sığınmış bir bakış acısı ile kardeşine bakan Murat’ı ve son günlerinde olduğunu bilmeden birbirlerine kapıyı kapatan iki kardeşin hikayesini anlatıyor romanda aynı zamanda.

Ülkücü bir erkek aşka nasıl bakardı? Erkek aşık olur, sevdiğini alır ancak bacı olarak gördüğü kız arkadaşlarının aşk kelimesine bakışını ve yaşamayı istemesine neden sıcak bakmazdı. Gönlü vatan, millet, Allah için çarpan, yani manevi değerler için yaşayan bu gençlik neden maneviyatın en yükseklerindeki duygulardan olan aşka bu kadar yakın olmadı.… Bu soruların cevabı veya sorgulaması var bu kitapta.

Kitap kesinlikle okunması ve değerlendirilmesi gereken bir kitap olmakla birlikte çok sayıda açık kalmış ve yanlış yazılmış yerlerin olduğu da kesin.

-Yazar “biz” diye ülkücülükten bahsederken sadece Murat’ın Turan sevdasından bahsederek olaya açıklık getiriyor. Romanda “biz” kavramının altı boş bırakılmış, anlatılmamış, doldurulmamış. Roman içinde ideoloji verilmeli mi? Hayır. Ancak kitabı okuyan bir 12 Eylül sonrası insanının “Siz kimsiniz, nedir derdiniz?” sorusuna satır aralarında cevap verilmeli yada hissettirilmeliydi.

-Kızılay’da gezmek, oraya dolaşmaya gitmek… Kızılay o dönemde bir nevi kurtarılmış bölge gibiydi. Oraya yıllarca uğrayamamış nice ülkücü genç vardı, büyük yürüyüş sıraları hariç.

-İçinde öyle çok “öztürkçe” akımının getirdiği kelime var ki! Bunların okurken battığını söylememek imkansız. Aynı anlamı taşıyan sade vatandaşın kullandığı çok sayıda kelime varken buna neden gerek duyuldu? Artık “öztürkçe” akımının bile kalmadığı günümüzde yazılmış bir kitapta buna gerek yoktu.

-Mamak Cezaevi’nden, ağabeyinin karışık işlerinden, nasıl geçindiklerinden, DTCF'nin siyasi yapısından, hangi bölümü kazandığından, ne öğretmeni olduğundan, Zekeriya Hoca’nın duygularından, nikahsız yaşamanın ülkücü camiada ve bir din adamı açısından nasıl karşılandığından, Murat’la olan yakınlaşmasının hangi boyutta kaldığından yeterince bahsedilmemiş. “Provakatörlük” yapan sivil polis Çetin’den bahsederken daha bu olaya daha fazla yer vermek ve olaylara bu yönden bakış acısı kazandırmak da mümkündü.

-Ağda yapmak, adet sancısı çekmek vs gibi gerekli olmayan unsurlar da göze çarpıyor. Romana sahicilik kazandırmak için yapılmış gözükse de romanda eğreti kaldığı hemen fark ediliyor.

- Nazif’in bebekliği anlatılırken çizilen ruh hali, ilgilenilmemiş bir bebeğin gösterdiği tepkisizlik, geç konuşma hali değil, çok belirgin bir otistik çocuk hali. Ben kitabı okurken Gülden’in bu durum ile nasıl mücadele edeceğini, Nazif için neler yapacağını düşünürken kitabın sonunda Zekeriya Hoca’nın ilgisi ile düzelmiş bir çocuk çıktı karşımıza. Bu durumda çizilen davranışların daha doğru olarak yansıtılması gerekirdi. Ya ilgiye muhtaç bir çocuğun ruh hali, ya da otistik bir çocuğun muhtaç olduğu ilgi ve eğitim olarak…

-Ama ile başlayan, Türkçe imla yapısına uymayan çok sayıda cümle var. Ancak bunların romanı okurken beni çok da rahatsız ettiğini söyleyemiyorum. İmla hatası az. Edebi açıdan iyi tanımlamalar, tasvirler de yapmış yazar: Ankara’yı, semtleri, Anadolu’dan göçetmiş insanın evdeki sade hayatını, işsizliği, korkuyu, yalnızlığı, geceleri, karakoldaki işkenceye odaklanmış polis tiplerini…

Okunmayı, tavsiye edilmeyi, eksiklerin tamamlanarak yeni baskıların yapılmasını hakeden iyi bir 12 Eylül romanı. Bazı ilkleri de romana taşıdığı için ayrıca takdire de layık.


Yorum: Ayşe Filiz Yavuz Avşar, Mayıs 2014