Ayşe Filiz Yavuz

 

 

KORKU / Stefan Zweig

 

KORKU

Stefan Zweig

Türü: Uzun hikaye (Novella)

Çeviren: Cemre Özkan

Doğu Batı Yayınevi, Nisan 2017, Ankara

8 lira, 70 sayfa

 

 

Birkaç dil bilen, zengin bir Avusturyalı sanayici ailenin çocuğu olan Zweig, hayatını 1. ve 2. Dünya savaşları sırasında geçirmiş, özellikle Avrupa’nın içinde bulunduğu ve giderek daha maddeci olan insanlığın yaşadığı dünya karşısında umutsuzluğa kapılarak 61 yaşında eşiyle birlikte intihar etmiştir. Biyografisinden anlaşıldığı üzere Freud’dan çok etkilenerek ruh tahlillerinin çok incelikle işlendiği kitaplar kaleme almış. Şair, denemeci, hikayeci ve uzun hikayeci(novella) bir edebiyatçıdır Zweig.

 

Bu kitap da bir novella-uzun hikayedir.

 

Korku ismi insana hem gerilimi anlatıyor hem de kapağına bakarak ve Zweig hakkında fikir sahibi olunca ruhsal korkunun irdeleneceği fikrini veriyor. Bu kadar kısa bir kitapta da uzun soluklu bir gerilim öyküsü anlatılmayacağı da kestirilebiliyor.

 

Hikaye, zengin ve soylu bir ailenin içinde büyüyen ve yine zengin ve başarılı bir avukatla evli olan İrene’nin kocasını sadece heyecan için aldatışını ve sonra sevgilisinin diğer metresi tarafından yakalanarak şantaja maruz kalışını anlatıyor. Kitap İrene’nin kocası tarafından yakalanma korkusunu ve olanları anlatır. Sevgilisiyle buluşmaları ve ne yaşadıkları hakkında, nasıl sevgili olduklarına dair çok kısa bilgi verilmiştir ve bu kitap için yeterlidir. Çünkü konu korkudur ve İrene’nin yaşadığı suçluluk korkusu üzerine kurgulanır. Suçlu olmak, bunun utancını yaşamak ve korkmak… Önce korkusu kocasının kendisini boşayacağı, yaşadığı, alıştığı ve başka türlüsünü bilmediği hayatın içinde sahipsiz, perişan kalma korkusu ile başlar. İçinde bulunduğu nimetlerin neler ve ne kadar çok olduğunu ilk defa fark eder. Sonra düşünceleri huzurlu ve sükun içinde olmanın ne güzel bir şey olduğu üzerine kayar ve bunu kaybettiğini anlamanın korkusunu yaşar. Huzurlu bir yemek, rahatça dışarıda dolaşmak, huzurla uyumak ve korkusuzca çocuk-dadı-hizmetçi ve en çok da kocasının karşısında oturabilmek ve onların gözlerinin içine bakabilmek rahatlığını ve korkusuzluğunu kaybetmiştir.

 

Korku utançtan, itiraf edememenin sıkıntısından, hatta bazen kocasının hiç bilmediği iç dünyasının, aldatıldığını öğrendiği zaman kendisi için nasıl bir son hazırlayacağını bilememekten de kaynaklanır.

 

Haraçların, şantajın dozunun artmaya başladığı dönemde yapması gereken ne vardır, onu düşünür ve çaresizce başvuracağı tek yol kaldığı fikrine varır. O yol yazarın da kendisi için bulduğu yol olan intihardır.

Şantaja boyun eğmesinin izahı için “Satın alınan şey zaman” der. “Kısacık bir erteleme ve arkasından ‘sona doğru geliş’…”

 

Kitap içinde altı çizilecek ciddi psikolojik iddia veya yorumlar, fikirler vardır. Başta şehvet ve aldatmanın zemini ile ilgili olan bu yorumlar sonra suç, korku, utanma, kaybetme vs üzerinden devam eder.

 

“Bunaltıcı veya fırtınalı havalar kadar, durgun havalar da şehveti doğurabilir. Ölçülü, monoton bir mutluluk, süregelen bir keder kadar kışkırtıcı olabilir. Bir çok kadın için isteksizlik, yoksunluk kadar acıklıdır. Doyuma ulaşmak, en az açlık kadar insanı hırçınlaştırır.Tehlikeden uzak, güvenli hayat da insanda farklı bir maceraya karşı merak uyandırmış olabilir.” Bu cümleler zenginlik içindeki Irene ve onun çevresinin aldatmayı meşru gibi gösteren ve bunu hazırlayan zeminin alt yapısını izah etmeye çalışıyor. “Hüzünde daha üstün bir dünyanın olabileceği duygusu… Sosyetik hayatın bilindik duyguları… Korkunun verdiği şehvet… Esrarengiz ve şehvetli bir heyecana kapılmış olmanın verdiği korku… Bir insanın biçareliğinin verdiği his ile onun egosunun okşanması…” Bunlar aldatmayı batılı bir sosyetik toplumda izah eden alt yapı cümleleri olarak karşımıza çıkıyor. Kitap biraz da Avrupa aristokrat hayatının kadın bakış açısı ile kısa bir değerlendirmesine yol açacak duyguların ne olduğunu da anlatıyor.

 

Yeni değil 1900 lü yılların başında dahi “Adamı değil maceraya atılma fikrini sevmek” ve bunu eşinin anlayışla karşılamasını beklemek düşüncesi Avrupalı bir kadının hala geçerli olduğunu okuduğumuz düşünceleridir.

 

Irene suçunun-aldatmanın- utancı içinde kendi hayatını ve evliliğini sorgulamaya da başlar ve bazı ilginç gelen, aslında zamana bağlı olmadan genellenebilecek bir gerçeği fark eder. Eşlerin birbirlerinin iç dünyasını hiç bilmedikleri, sorgulamadıkları, birbirlerini öğrenmeye anlamaya çalışmadıkları gerçeği… Aile istediği için, duygular galip geldiği için veya akla yatkın olduğu için yapılan evliliklerdir zamanımızdaki evliliklerin çoğu. Muhtemelen o dönem için de öyledir. “Utanç verici acı gerçekle hayrete düştü İrene” diye yazar Zweig (sayfa 23). “Tedirgin edici esrarengizlik” olarak tanımlar kocası ile olan aralarındaki bilinmezliği, birbirlerini hiç tanımamış olmayı.

 

“Ummadığı bir anda sırrını avuçlarından çekip almak için kullandığı bir hile” İrene’nin, kocasının kendisine karşı gösterdiği sevgi ve ilginin yorumu hakkındaki cümledir. Bu ilgi, sevgi ile itiraf ettirmek… Korku İrene’nin iliklerine sinmiştir ve sevginin her zerresinden şüphe duymaya başlamıştır.

 

Kitapta dikkat çekici cümle, cümle parçaları veya kelime tamlamaları var: “ Çabaların bile tekdüze oluşu, yalnızlığın bir süre sonra insanın kendine karşı düşmanlığa dönüşmesi, evle ilgilenmeme sonrasında bir müddet sonra bir insan-anne- için boş bir alanın bile kalmamış olması’ acı gerçeği…” “Çocukların bütün kavgalarında yanlarında babalarını istemesi bir sevgi ve güven işareti.

Annelerinden değil babalarından istemek…” Kendini fazlalık olarak hissetmeye başlar. Annelik, eşlik, ev sorumluluğu…Hiç bir şey yapmamıştır İrene.

Her boşluk doldurulurdu dünyada ve insanlar vazgeçilmez değildi. Çocuklar için bile varlığı kabul edilmeyen, fazla bulunan bir anne olmasının acısını yaşar. Çocuklarının aralarındaki ufak çekişmeleri önceden hep dadıların halletmesini bekleyecek kadar konformist ve bencil olan İrene şimdi bu dertleri kendisinin çözmesine izin vermeyen çocukların kavgalarının, bir erkeğin okşamalarından, hayran bakışlarından çok daha tatmin edici olduğunu anlamaya başlamıştır. Bu onun çok yabancısı olduğu duygulardır ve kendini de hayatı da yeni yeni anlamaya, kavramaya başlar. “Herşey sona yaklaşmışken o hayatında ilk kez yolun başında hissediyordu.” der yazar. Hayatı yeni yeni anlamaya başlamanın başlangıcı…

 

İçinde bulunduğu toplumu da anlamaya başlar bu korku ile: Alışık olduğu bu-sosyetik- toplumu özlememek, aslında sadece yüzeysel bir birlikteliğin-arkadaşlarının, dostlarının- işaretiydi ve sosyete sadece birbirlerinin incelemek, eleştirmek, dedikodu etmek için vardı. Sosyetik faaliyetlerin “başıboş insanların amaçsızca koşuşturması” olduğunu fark ediyor. Ve geçmişindeki sahip olduğu sevgiyi özlediğini anlıyor.

 

Hasta olmayı özlemek

 

Somut bir hasta olmayı arzulamak… Sıkıntıların yarattığı ruhi hastalığını somut hastalığa evrelemek ve sonra bunun yarattığı konforu isteyerek korkularından kurtulmaya çalışmak… “Beyaz duvarlı bir odada, merhamet ve çiçeklerle donatılmış beyaz bir yatakta uzanmak ne kadar güzel bir duygu olmalı. Herkes İrene’ye ihtiyatla davranır, hüznün bulutlarının ardından onu iyileştirmek için uzaklardan iyi kalpli güneş doğardı. Gözle görünür bir ağrısı olsa en azından yüksek sesle sızlanabilirdi. Ama ne yazık ki Irene yaşadığı ve gördüğü tüm korkunç olaylara karşın trajikomik bir şekilde sağlıklı, neşeli, bir kadın rolünü oynamak zorundaydı (s 44) diye anlatır yazar.

 

Utanç hakkında:

 

‘Hayatta en değer verdiği kişinin onu yargılamasından korkmak’

‘İnsan en çok yakınlarından utanır.’

‘Hak etmediği bir sevgi karşısında utanç duymak’

‘Utanç ceza korkusundan daha güçlü bir korkudur.’

 

İntihar hakkında:

 

‘Avlanmaktan kurtulmak ve sonsuza kadar dinlenmek, korkunun yüreğine indirdiği balyoz darbelerinden kurtulmak’

 

İtiraf etmek:

 

Sadece korku mu? İnsanları konuşmaktan alıkoyan ?

 

“Yaptığım haksızlığı geç olmadan fark ettiğim için bu beni rahatlatıyor.” Kendi kendine itirafdır bu.

 

‘Zihnini yiyip bitiren özgürleştirici sözcükler’ diye tanımlar itiraf etmeyi.

‘İtiraf etmemek, itiraf edip de cezasını çekmekten daha büyük acı veriyor.’

‘Sanıklar en çok bir şeyler sakladıklarında acı çekerler.’

‘Cezalandırıldığı için artık içi rahat.’

‘İçeride tutulan gözyaşı akandan daha fazla acı verir.’

‘Tüm gözyaşlarına rağmen yakalanmasına sevinmek (itiraf ettiği için rahatlamak)’

‘Yakalanmamak için normalinden fazla mutlu görünmeye çalışmak’

‘Korku cezadan çok daha beter. Çünkü cezası hafif veya ağır da olsa neticede somut bir şey ve hissettiği korkunç belirsizlikten , ızdırap dolu kuşkudan çok daha katlanılır.’

‘ Cezalandırılır cezalandırılmaz kendini daha mutlu hissetmek’

 

Bazen hakimler de kurbanlar kadar acı çekerler. Fakat hakimler ne kadar suçlulara yardımcı olmaya çalışsa da (itiraf etmelerini kolaylaştırmak için) suçlular hakimleri her zaman düşmanları olarak görürler.

 

…

 

“Kendi korkusunun yarattığı iblis”

 

Kitabın özeti olan cümle budur bence. İnsan içindeki korkuyu çözmedikçe korku giderek büyür ve bir şeytan olarak herşeye hakim olur.

 

----------------

 

Nisan 2018

Prof. Dr. Ayşe Filiz Yavuz