Ayşe Filiz Yavuz

 

 

KREUTZER SONAT / Tolstoy

 

 

KREUTZER SONAT

 

Lev Nikolayeviç Tolstoy

 

Çeviren: Ahmet Ekeş

 

Doğu Batı Yayınları, Ankara, Eylül 2015, 103 sayfa

 

 

Kitap 1889 da yazılmış. Rusya’nın zengin bir ailesinde doğan Tolstoy’un kısmen toplumsal sorgulamayı da içeren bir eseri. Evliliği ve aşkı sorgulayışı anlatılıyor.

 

Olay bir trende geçer. Yolculuk sırasında kendi hayat hikayesini karşısındaki yolcuya anlatarak rahatlamak isteyen zengin bir Rus aristokratının hikayesidir bu. Karısını öldüren ve bunun sebeplerini kendince sorgulayan bir adamdır kitaptaki kahraman.

 

Ruslar arasında kadın ve erkek evliliğe başka açılardan bakmaktadır. Zengin ve üst seviyeden bir aileye mensup erkekle evlenmek Rus kızları ve aileleri için en önemli amaçtır. Bir erkeğin önceden geçirdiği çapkın hayatın hatta frengi kapmış olmasının ve bunu da yeni evlendiği eşine geçirmesinin hiç bir vicdani önemi yoktur. Hatta bir erkeğin frengisini eşine bulaştırmasını ve kadının ailesi tarafından bayram havası içinde tedaviye götürülmesinin kabul edilmez bir toplum davranışı olduğunu söyler. “Kızlarımıza, kardeşlerimize iyi, zengin ama ahlaksız bir talip geldiğinde bayram ediyoruz. Frengi kapmalarını bile umursamıyoruz hatta frengi kapan kızlarını coşkuyla hekime götüren aileler bile var.” diye yazar. O da evlenmeden önce bu hayatı yaşamıştır. Çapkın ama aşkı bekleyen ve sonra o kızla evlenmeye hazır olan bir kişi olarak… “Hıyar yetiştirilen seralar gibi aşık olmaya hazır gençler yetiştiren koşullar içinde yetişmiştim.” der. Aşık olmak, evlenmek için uygun kız aramaktadır ve bir gün ona rastlar, hiç beklemeden evlenir ancak umduğu gibi olmaz. Kavgalar daha balayı günlerinde başlar, nefret yerleşir. Bu kavga ve sıkıntılara rağmen beş çocukları olur.

 

“Anlaşmazlıklar düşmanlığa dönüşeceğine, düşmanlık anlaşmalığa dönüştü. Birbirimizin hemen her söylediğine daha düşünmeden karşı çıkıyorduk. Vazgeçmek yenilgiyi kabul etmek demekti çünkü”. Bu sözler evliliğin ne kadar çıkmazda olduğunu anlatıyor.

 

Evlilik için “Evliliklerin tümü de kapana kısılma değil mi?” tanımını yapar. Kapana kısılmak, eski hayatını yaşayamamak, namusun ne olduğunu, zinanın ne olduğunu İncil üzerinden değerlendirirken diğer taraftan bu hayattan vazgeçmemek… Nefret etmekle beraber eşine yine de aşk ile sarılmayı arzulamak… “Biz birbirine zincirlenmiş, birbirinden nefret eden, birbirini zehirlemeye çalışan ama bunu görmemeye çabalayan iki kürek mahkumuyduk.” der.

 

“Aşkın hemen ardından nefretin gelmesi, bunu fark etmemiş olmak, aşk ve nefretin hayvanca duyguların iki uç tarafı olduğunu anlamamış olmak, bunu

fark etmemenin daha da kötü sonuçları olacağı…” Aşkı ve nefreti bu kelimelerle sorgular durur yazar.

 

“Evlilik daha ilk baştan insanın duygularını değiştiren ve gerçeği insana hatırlatan bir durumdur.” “Birbirimizden nefret eden ve sadece birbirimize şehvet duyunca bunu kullanmak için var olan, birbirinden sadece faydalanmaya çalışan insanlardık.” diye anlatır trendeki yolcuya. Faydalanmak cinselliktir, çocuk sahibi olmaktır. Yaşanır ve biter. Sorgulanmaz. “Tutkuların en güçlüsü, en kötüsü, en vazgeçilmezi de cinsel tutkulardır.” kahramana göre.

 

Kitabın ilk sayfalarında İncil’den alıntı vardır. Bunu kitapta da kullanır Tolstoy. “Bir kadına istek duyarak bakan onunla zina etmiş sayılır. Karısı bile olsa.”

 

…

 

Toplumsal irdeleme ve felsefe yapar hayata dair: Kadın köle midir yoksa erkeği şehvet aracılığı ile köle eden midir? Yazarın bu konuda kafası karışıktır ve kitapta yazdığı fikirlerde bu çelişkiyi yaşar. “Kadınlar seçen değil seçilen kişi. Kadın haklarındaki asıl eşitsizlik bu” der yazar. Rusya’da olan, kadının erkeklere köleliğidir.

 

Kadın ve Yahudiyi birbirine benzetir. “Yahudiler toplumda ezilmelerinin acısını paraya hükmetmekle çıkarıyorlar. Kadınlar da öyle. ‘Demek bizi yalnızca şehvet aracı olarak kullanmak istiyorsunuz öyle mi? Biz de şehvet aracı olarak sizleri köle yaparız.’ demek istiyorlar.”

 

Sonra da toplumsal egemenlikte kadının erkeğe üstün olduğunu savunur. “Egemenlik nerede? Tüm büyük şehirlerdeki mağazaları dolaşın. Herkes alışverişte, mağazaların % 90'ında erkeklerin kullanması için eşya bulabilir misiniz? Dünyanın tüm lüksü kadınların kullanması içindir. Tüm fabrikaları inceleyin. Onların muazzam bir bölümü yararsız süsler, arabalar, faytonlar, mobilyalar, kadın oyuncakları için çalışıyorlar. Milyonlarca insan köle gibi sadece kadınların geçici arzuları için çalışıyor. Böylece onlar bizden, şehvet düşkünlüğümüzden yararlanarak öçlerini alıyorlar. Ve ağlarının içine düşürüveriyorlar. “ diyerek anlatır.

 

“Erkekler kilisedeki düğünü istedikleri kadını elde etmek için sağlanan bir formaliteden ibaret olarak görürler. Zevk düşkünü bir adam, masum bir kızı alıyor ve bu alışının karşılığında bazı formaliteleri yerine getiriyor.”

 

Sonra bir itirafta bulunur. “Karımın bedensel ve ruhsal yaşamını hiç düşünmeden sadece hayvansal iç güdülerimize kendimi kaptırmıştım. Birbirimize karşı duyduğumuz kin nereden çıktı diye merak ediyordum ve bunun yaradılışta var olan hayvanca duygulara karşı doğal olarak duyduğumuz isyanın sonucunda olduğunu kabul ediyorum.” der. “Ruhların birleşmesi değil miydi aşk?” sorusunu sorar. Evliliğinde bunu hiç yaşamamıştır çünkü.

 

“Yanlış yolda olan insanlar durumlarının kötülüğünü görmemek için gözlerini kaparlar. Bu da o insanın hem kurtuluşu hem ölümü olabilir.” der kitabın

kahramanı. Evliliğini devam ettirerek, yanlış bir evlilik yaparak, hatta karısının aşık olabileceğini tahmin ederek bir müzik öğretmeni ayarlayarak yapmıştır bu kötülüğü kendisine. Kendisi için bu bir kurtuluş değil, cinayet işleyerek ölümü olmuştur. Belki de karısını öldürerek, kıskançlık duygusundan kurtuluşu…

 

…

 

Kadınların çocuk sevgisi, ilgisinin hayvanlardan farklı olmasının sebeplerini açıklamaya çalışır. Hayvanlar evlat kaybını daha kolay bir tabiat kanunu olarak kabul ederken, kadınlar kabullenemez. “Kadınlar kendilerini çocukları için feda etmezler, kendileri için evlatlarını-sevdiklerini feda ederler” der ve burada aslında biraz da çelişki yaşar. Çocukların varlığının aile için önemi, ailenin devamlılığındaki yeri, baba ve annenin gözünden çocukların anlamı da tartışılır kitapta.

 

…

 

“Kadının baş görevi erkeğini büyülemeyi başarmaktır. Kızlık döneminde seçilmek için, evlikte ise kocasını egemenliği altında tutabilmek için büyüleme görevine devam eder.” Eğitimin, üniversiteye gitmenin bu bakış açısını değiştirmeyeceğini, kadınların hep böyle yetiştirildiğini, erkeklerin de bu bakış açısını değiştirmedikçe aynı şeyin devam edeceğini iddia eder.

 

Namus kavramının karısıyla yaşayan, başka kadınlarla yaşamayan erkeler için söylenmesine rağmen buna da karşı çıkar. “Karılarıyla ahlaksızca yaşayan benim gibi adamlar” itirafını yapar. İncil’e atıftır bu söylediği yine. Kıskançlık duygusundan da kurtulmadıklarından bahseder ve romanın asıl örgüsü burada başlar. Kreutzer Sonat bunun tetik noktasıdır. Bundan önceki anlatılar felsefi düşünceler olarak yer alır roman açısından.

 

“Kısa süre için fahişelik yapanları genellikle aşağılarız ama uzun sürdürenlere ise saygı duyarız.” Genelev kadınları ve metreslere bakış açısıdır bu düşünce. Erkekler açısından acı bir dünya gerçeğidir. Sadece Rusya için değil…

 

…

 

Hekimleri ve hekimliği sorgular sık sık ve doktorları aşağılar, öfke kusar onlara.

 

Doktorların kadın ve erkek hayatını mahvettiğini, bebek öldürdüklerini, aile hayatına ve tabiatın kurallarına karşı geldiklerini iddia eder. Burada temel aldığı nokta hayvanların üremeye karşı gösterdikleri davranış şeklidir ve insan da benzer şekilde davranmalıdır.

 

“Aşağılık doktorlar. Onların yüzünden kadın fahişeliğe devam eder. Bunun için ya çocuk doğurmaktan vazgeçmelidir yada çocuk da doğurmaya devam ederek kocasına cinsel açıdan hizmet eder ve hastalıklı, histerik hale gelir.” Yazara göre kadın hayvanlarda olduğu gibi çiftleştikten ve gebe kaldıktan sonra cinselliği bırakmalı ve bebeğine odaklanmalıdır. Ama hekimler hamileliğe rağmen ve doğurduktan sonra da emzirirken cinselliğe izin verirler ve kocaları olan Rus

erkekleri bu vahşiliğe memnuniyetle devam ederler.” Yazarın burada hayvan ve insan davranışını kıyaslaması, insanın hayvanlar gibi davranmasını istemesi ilginç bir yaklaşım olmuştur. “Kadın hem gebe kalır, hem bebeğini emzirir hem de kocasının sevgilisi olur. Bu ise tabiata aykırıdır. Oysa hekimler buna izin verirler. Halbuki doğada bu yoktur. Hayvanlar bir kez çiftleşir ve sonra dişiyi rahat bırakırlar ve işler yolunda gider. Kadının bu yorgun işler sonunda gücü biter ve histeri nöbetleri, sinir hastalıkları ve sara geçirir. Hiç genç kızlarda bunları gördünüz mü? Bunlar kadın hastalığıdır ve hekimlerin suçudur.”

 

“Alçak doktorlar ona doğurmamasını öğütlediler ve olay o zaman başladı. Kadınlığını hatırladı. Domuzca yaşamamızın tek güzel yanı olan çocuklardan mahrum kaldık ve yaşantımız da çekilmez olmaya başladı. Karım fizik olarak toparlandı, iyileşti, azgın bir kısrağa döndü. Bizim kadınlarımızın yüzde doksan dokuzu gibi dizginleri yoktu. Bunu anladığım için de korkuyordum.” Yazara göre kadın gebe kalmalı, emzirmeli, bu arada kocası onu rahat bırakmalı, emzirme bitince yeniden gebe kalmalıydı. Böylece hem histerik nöbetler olmayacak, hem de kadın azgınlaşmayacaktı.

 

“Atını tarlada, karını evde boş bırakmayacaksın.” Kitaptaki bu cümle, “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” yerli sözünü hatırlatıyor.

 

Lohusa kadınla cinsel ilişkiyi maymunluk olarak niteler: “Oysa kadınlar o taze meyveyi yani yavruları beslerken ne yüce bir iş yaparlar. Biz erkekler bu kutsal görevi bozuyoruz. Bu maymunluğu da aşk diye yutturur veya kılıf takarız. Aşk denilen bu iğrençlik ile insan soyunun yarısı ölür. Yani kadın… Kadını öldürürüz, onlardan düşmanlar yaratırız.”

 

Hekimlere “Eğer frengiyi tedavi etmek için harcadıkları emeğin yüzde birini gençlerin ahlaksızlığa yönelmesini önlemek için harcasalardı frengi çoktan yok olurdu.” diye kızar. Bu yaklaşım doğrudur ancak bu hekimin değil din ve eğitim otoritelerinin işidir. Ancak koruyucu hekimliğin tedavi edici hekimlikten daha önemli olduğu kesindir ve çok doğrudur. Kitabın yayın zamanı hatırlanınca Batı tıbbının bunu, Türk-İslam tıbbından çok sonraları fark ettiği anlaşılır.

 

…

 

“Şehirde yaşamak için insan kendini oyalayacak, meşgul edecek öyle çok şey bulur ki, için için öldüğünün farkına bile varmaz.” diyor Tolstoy, tam 130 yıl önce.

 

Tolstoy görseydi eğer, bugünkü şehirler için ne söylerdi? diye düşünmemek ne mümkün?

 

…

 

Kreutzer Sonat, karısının müzik öğretmeni ile birlikte çaldığı ve bu esnada kendisinin kıskançlık krizi geçirdiği, karısını öldürmeyi planladığı parçanın adıdır. Bizdeki “ah bu şarkıların gözü kör olsun” gelir hemen okuyucunun aklına.

“Müzik insan ruhunu ne yüceltir ne aşağılar. Sadece baştan çıkartır.” fikrindedir yazar.

 

…

 

“Ahlak yasaları kendini asla çiğnetmez, öcünü hemen alıverir.” “Vicdan ise toplum değerleri ve ceza yasalarından başka bir şey değildir” ona göre. Kitaptaki bu cümle ile kahraman belki de kendini ahlaksızlık karşısında karısını öldürmeyi mazur gösteren kişi olarak simgeler. Pişman olsa da asıl düşüncesi budur.

 

------

 

Ayşe Filiz Yavuz

 

Nisan 2018, Ankara/ Tire