MEL'UN / Selim İleri

 


MEL’UN (Bir us yarılması)

Selim İleri

3. Baskı, Mart 2013, Everst Yayınları,

İstanbul, 581 sayfa

Takıntılı bir kişilik olan Sayru Usman’ın tarih atmadan tuttuğu günlükleri üzerinden anlatılan bir roman. Roman yerine günlük demek daha doğru belki de.

Hamlet’e, Şekspir’e, Muhsin Ertuğrul’a, Tevfik Fikret’e, Haşim’e, Yahya Kemal’e, Osmanlı padişahlarına, kardeş-evlat katli konusuna, Osmanlı’nın Bizans’tan etkilenip etkilenmediğine, kelimelerin yazılışlarına, çiçeklerin Latince isimlerine, yeme içme adabına, leylaklara, herşeyin geçmişini, tarihini, doğru imla ile yazılışlarını didiklemeye takıntılı bir kişiliktir Sayru Usman. Batıyı, Doğuyu, her konuyu farklı farklı kitaplardan araştıran bir takıntı hali.

Hangi anneden doğduğunu bilmeyen ama kitabın sonuna doğru Havva annesinden doğduğunu söyleyen iki anneli biridir. Babası matematik alimidir ve dünyanın değişik yerlerine konferanslara gitmektedir. Babasının baskıcı tutumu, Jülide annesinin kendisine ilgisiz ancak hayatın tadını çıkarmaya odaklanmış hayatı, Havva annesinin sadece ev işleri ile meşgul bir hizmetçi kimliği ile yaşaması, sevgisizlik, hatta anneannesinin sert karakteri, kişiliğini iyice silikleştirir. Ailesinin başından savmak için gönderdiği yatılı okulda da bu silik karakter yüzünden ilk aşkını arka bahçedeki mermer kadın heykeline karşı yaşamış, sonrasında ise filmini seyrettikten sonra aşk duyguları Cahide Sonku’ya yönelmiş, Sonku’nun her filmini, her tiyatrosunu defalarca seyretme hastalığına yakalanmıştır. Cahide ile konuşmak, görüşmek, onun sevgisi ile yaşamak tutkusu hastalığını iyice kuvvetlendirir. Hayatı bugün ve geçmiş arasında, Cahide Sonku’nun ilk gençlik yılları ile meyhanelerde içki dilendiği dönemleri arasında gider, gelir.

Cahide aşkının anlatıldığı yerlerde yazar ustalıkla onun oynadığı eserlerden yola çıkarak bu eserlerin Türk Tiyatrosu’na uyarlanışı, özellikle Cumhuriyet dönemi başlangıcında sanatın kimlerin tekelinde olduğunu, tiyatro eserlerinden bahsederken özellikle Osmanlı tarihi, padişahları, eşleri, kardeş-evlat katli ile olan hayatlarını, devşirme kültürünü, devşirmelerin Osmanlı tarihine olan etkilerini, tiyatro eseri yazmak isteyen kendi kişiliği içinde konuşturur, tartışır. Tarihi makale yazanların aralarındaki çelişkileri okuyucunun ve bilhassa bu kitabı okuyacak olan tarihcilerin yüzüne yüzüne çarpar.

Yazar doğu-batı, ilerici-gerici, öven-yeren; koruyan-düşman olan düşüncelerin eleştirisini iki açıdan bakmaya çalışarak anlatmaya çalışır. Burada yaptığı şey, ruh hastası bir karakterin ağzından anlattıklarının, gerçek bir entelektüel düşünce yapısı olduğunu anlatmak, ruh hastası kimliği ile toplumdan ötelenmiş kişilerin savunmasını yapmaktır muhtemelen. Kapalı koğuşta kaldığı zamanda

bile doğruyu düşünme, muhalefet etme, entelektüel olduğunu söyleyenleri, görünenleri bile eleştirebilme davranışından vazgeçmez. Kitabın sonuna kadar kendini tedavi eden “minare kırığı” Dr Tahsin ve onun yardımcısı “milli güreşçi” Nimet karakterleri tarafından tedavisi yapılmalı mı, bırakılmalı ve konuşmaya devam mı etsinler sorusu da okuyucunun karşısına çıkıyor.

Kitabın günümüz yayın hayatı açısından da ciddi eleştirileri var. “Bön oğlan, yelloz kız, et kafalı, paragöz yayıncı” kimliği ile kimlerin kitaplarının yayınlandığını, yayıncıların yazıların içeriğini değil, çok satan bir senaryo olmasını istediğini anlatıyor kitabında. Deli saçması olarak adlandırılacak defterlerin aslında baş karakterin iç hesaplaşması olduğunu bilen Doktor Tahsin kitabın sonuna doğru bu defterleri tutmayı yasaklasa da Sayru’nun boş bulduğu her kağıda yazılarını yazması önemlidir aslında. Sayru Usman hayalinde büyük yayıncı, tiyatro sanatçısı, ressam, müzisyen, tarihçi vs olduğunu canlandırsa da, yayınevleri ile olan konuşmaları birer hayalden ibaret de olsa, içindekini saklamıyor yazar ve kahramanına söyletiyor olan biteni.

Kitabın adı; İlk başta Mel’un adını okuyunca bu sıfat verilmiş bir insanın yaptığı kötülüklerin anlatıldığı bir kitap olduğu düşünülüyor. Sonra alt yazıdaki ikinci başlık dikkati çekiyor. Bir us yarılması. Ne alaka? Aralarında bağ kurmaya çalışıyorsunuz, olmuyor. Kitaba devam edip bunu çözmeye çalışıyorsunuz. Sonradan kitap neredeyse 400-500 sayfalara yaklaştıkça bu mel’unun “melun bir us yarılması’ yani bir bütün cümle olduğunu ve kitabevinin melun başlığını büyük yazarak dikkat çektiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Berbat bir kafa patlatıcı düşünce silsilesinin ‘melun’ yakıştırmasıyla anlatımı diyorsunuz. Kitabın son sayfalarında gerçek mel’un ortaya çıkıyor: Mel’un bir kişilik olarak kitaptaki defterin sahibi olan Sayru Usman’ın ailesi-annesi tarafından kendine verilen bir sıfat. Acı ama gerçek bir tanımlama. Bunun üzerine bir insanın çocukluk hatıralarının onu nasıl bir psikolojik hale soktuğunu veya bozuk bir kişiliğin nasıl daha ağır bir tabloyla seyrettiğini anlamaya başlıyorsunuz.

Kapak: İstanbul Topkapı Sarayı’nın kulelerinin önünde dizilmiş portreler. Hiçbiri kahraman değil. Sayru’nun gece gündüz tartıştığı, kavga ettiği, kavuşma hasreti çektiği kişiler. Cahide Sonku, A.H Tarhan, Şekspir, Sarah veya Kette olduğunu tahmin ettiğiniz bir kadın.

Kapak arkası: Kitap bitmeden yorum yapmanızın doğru olmadığı dört küçük paragraf ve her paragrafın altında sorular var. Hepsi kitaptan alınmış. Sıradan, cazip görünmeyen paragraflar. Ancak kitap bitince değerlendirmeyi yeniden yaptığınızda kitabın bir özeti olan cümleler olduğunu tespit ediyorsunuz.

Kitap konusu: Bir macera değil. İçinde kavga, entrika, savaş vs. yok. Ama gözyaşı, acı var, hatıralar var, hastalık, yalnızlık, hasret var. Sadece bir kişinin yazdığı günlükteki olaylar ve tartışmalar var. Monolog adeta. Ama hiç sıkılmadan, ne oldu, ne olmuş, bu işin sonu neye varacak merakı ile sizi ha bire sayfa çevirmeye iten bir yazım. 580 sayfa başka nasıl biter? Çantaya sığmaz, elde taşınmaz, tuğla gibi bir kitap.

Kitabın içindeki entelektüel tartışmalara hiç siyaset veya din katılmamış olması da bir diğer dikkat çeken yön.

Kitapta “haiku” olarak bahsedilen 17 heceden oluşan şiir türü örneklerinden çok var. Üç dizeden oluşuyor. Kitaba çeşni katmış.

Kitapta insan isimleri simge olarak kullanılmış. Baş karakter olan Sayru Usman’ın adı ve kişiliği en dikkat çekeni. İki anneden, iş yapmayan, yiyen içen, eğlenen, şık giyinen, şen kahkahalar atan , piyano çalan Jülide Batıyı; sabun kokan, gece gündüz ev işi, yemek ile ilgilenen Havva anne Doğuyu temsil ediyor. Evinin işini yapan her gün evine gelerek kendine göz kulak olan, eski beslemeleri, şimdinin yaşlı kadını Lazıme Hanım; entelektüelliği başkalarının yazdığının tekrarlayıcılığını (papağanlık) ve suyun başını tutmayı, despot üniversite yöneticiliğini, üniversitedeki hocası Ord. Prof. İbrikcibaşıoğlu vs. simgeliyor. Homini Gıda yine bir başka simge.

Psikiyatrist, tarihçi, dil uzmanı, yayınevi sahipleri veya editörleri, edebiyat otoritelerinin üstünce bolca yazı yazabileceği bir kitap. Üstünde tezler, makalelerin bolca yazılacağı, yazılacak olan bu makalelerin bile belki kitaptan daha fazla bir külliyat oluşturacağı bir kitap.

Sayru Usman kişiliğindeki kahramanın davranış, düşünce, hayalleri, sanrıları, geçmişte yaşaması başlı başına bir tıbbi konu ki, yazarın bu konuda iyi bir tıbbi destek aldığı veya gözlemde bulunduğu anlaşılıyor. Kişiliğin her davranışı, davranışların giderek daha ileri bir hastalığa gidişini mevsim mevsim anlatmış. Kitabın başında Cahide aşkı ile olan anlattıkları zaman zaman “acaba gerçek mi?” dedirtirken, sonra günümüze gelmeleri, komşularının çöplerini karıştırmaya varan hezeyanları adım adım çok iyi işlenmiş.

Kelimelerin yazılışına olan takıntısı sadece hasta Sayru’nun takıntısı olarak algılanmamalı. Dilcilerin bir araya gelip hala netleştiremediği ve topluma mal edemediği kelimelerin yazılışlarına takan bir kişilik değil o. Bilim yapan dilcilere de ciddi bir gönderme var.

Renkleri ve zamanları tanımlamaları da öyle: Sincabi, üvezi, şarabi, patlıcani, vişne çürüğü, yavruağzı, çingene pembesi, ördekbaşı, bakır çalığı, pas alacası, kırçıl, bakır kızılı, boz, kurbağa yeşili, angudi, kurumuş kan rengi, safir laciverdi… Pastırma yazı, akşam üstü, sabah serinliği, tan vakti, şafak sökerken, güneş tepedeyken, ilk yaz, son bahar, ilk bahar, zemheri kışı

Bilhassa entelektüel olduğunu iddia edenlerin hayata, olaylara bakış açılarını, düşünce sistemlerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğini insanın gözüne sokan bir kitap.

Ruh hastalıklı bir insanın düşüncelerinin hastalığının sonucu olmadığını, toplumu ve insanları “ kendine yaptıklarına, düşündüklerine bir daha bak.” diye uyarmak için olduğunu ama bunu toplumun anlamadığı veya anlamak istemediğini, aykırı olmanın ruh hastalığına eş tutulduğunu anlatmak isteyen bir roman. Us yarılması, ruh yarılması dedikleri bu.

Cumhuriyet dönemi sanat camiasının batının ürettiklerinin kötü bir taklidini kendi sanatlarıymış gibi sunmasının eleştirisi, büyüklüleri kendinden menkul sanat adamlarının durumlarını anlatması da dikkat çekiyor. Bunu özellikle Muhsin Ertuğrul üzerinden çokca yapıyor yazar.

Eleştiri:

Hiç üç nokta veya bölümler arasında ayırım yapılacak bir işaret kullanılmamış. Dolayısı ile Sayru’nun yazdıklarında zaman zaman şimdi neredeyiz, Sayru şu an ne durumda, ne yazmış anlamak için uğraşmak gerekebiliyor.

İmla hataları da var. Aynı anda çift noktalama işaretini kullanmak, üç nokta ile biten çok sayıda cümle olması gibi.

Bazı kelimelerde yanlışlıklar olmuş. Tezyin kelimesinin ‘teyzin’ olarak yazılması gibi ( sy 163).

Yazım kurallarında netleşmemiş olan birçok kelime de ise birleşik yazım var. Bunlar hemen göze batıyor: İlkgençliğimde, üstinsan gibi.

Yazarın kendine has kullandığı bazı kelimeler de hemen dikkat çekiyor. Bunların günlük hayatta kullanımlarına hemen hemen ya hiç rastlanmıyor yada az biliniyor. Bu kelimelerin Türkçe açısından doğru kelimeler olup olmadığı da bir soru işareti olarak dilbilimcilerin incelemesini gerektiriyor. Tiksinç, horgörü gibi.

Kelimelerin Türkçede yazılışlarında bile fikir birliğine varamadığımızdan da dert yanar kitapta Sayru. Mevlid, mevlut, mevlud örneği gibi.

…

Us yarılması, hepimizin, toplumdaki az da olsa düşünen her insanın zaman zaman yaşadığı bir hal. Ama herkesin yazamadığı bir durum. Yazılanlar deli saçması bir günlükten ziyade, beynin düşünme şeklinin ta kendisi. Aslında bu irdelemeler ile beyin olgunlaşıyor ve sonuca ulaşmaya çalışıyor. Beyninde kavgalar ederek, fikirleri çarpıştırarak, iki tarafın yerine geçerek olgunlaşıyor. Ancak bunun hayata hayallerinde karışması, katılması sonucunda sapmalar ortaya çıkıyor. Yalnızlıklar dünyası halini alan günümüzde, dertleşememe, samimiyetin kaybolması, masumiyetin bitmesi, anlaşılamamış olmayı ortaya çıkarıyor ruh dünyalarında. Kim akıllı, kim deli sorusu da peşinden geliyor. Aykırı düşünenlere deli muamelesi mi yapılmalı diye soruyor okuyucu kendi kendine.

Tek taraflı bakışlara, at gözlüğüyle hayata bakanlara bir gönderme var bu kitapta. Topluma, siyasilere, tarihçilere, düşünür olduğunu söyleyenlere çok gönderme var.

…

Son yıllarda satırlarını en çok çizdiğim nadir kitaplardan biri oldu bu.

Ve kitabın başındaki iki giriş cümlesi, kitabın bitiminden sonra daha bir anlam kazandı.

“Git, bir an önce çek git bu mezbahadan” Shakespeare, III. Richard’dan

“Anneciğim (…) yanıma sevgili oyuncaklarımı aldım yalnız(…) Kovulan çocuk” Halit Refiğ (annesine , sekiz yaşındayken yazdığı mektuptan)

…

“Son imparator düşmanla savaşırken ölmüş, son padişah kaçmıştır.” Bu cümle (sy.163) yazarın sosyalist kimliğini gösterdiği nadir cümlelerden biri olarak kitapta yer alıyor. Kitabın genellikle bir fikrin temsil edildiği bir eser olmadığını belirtmek gerek.

…

Kitabın içinde altı çizilecek çok ifade var. Bunlardan bir kaçını almak, kitabı tanımak için iyi olacaktır:

“İnsan yaşamı denize benzer. Denizin yüzeyi pırıl pırıl, ışıl ışıl, derinlere indikçe karanlık deniz, kapkaranlık. O karanlıkta bilmediğimiz başka bir yaşam var. Ruhun derinliklerinde de karanlık, karmaşık nice nice yaşamlar varmış(Sy 168).”

“Kendimi öldürdüğüm geceler sayılamayacak kadar çok. Bunları yazarak kendimi öldürdüğüm geceler( Sy 115).” diyor. Bu yazıya karşılık insanın aklına şu soru geliyor: İnsan içindekileri yazınca ölür mü? İçindekiler bitince yazamaz mı olur? Yazarlar yazdıkça ölüme mi yaklaşırlar? Yada ölümsüz olmak isteyenler yazarak aslında ölürler mi? Bunlar kitaptaki Sayru’nun etkilediği düşünce şeklinin sonucu ortaya çıkan sorular.

Ankara ve İstanbul resimleri için yaptığı bir gözlem var. “Renkli İstanbul resimlerinde hüzün, melankoli, işsizlik, terkedilmişlik varken; boz kıraç Ankara resimlerinde fonda kızıllık vardır ve Ankara daima yarını bekler.” diyor. Bu önemli bir gözlemdir. Bu satırların devamında ise ‘bizim entelektüellerimizin batıyı taklitle yetindiklerini ve sanki bu topraklardan özgün bir şey çıkmaz diye düşündüklerini’ belirterek onları eleştiriyor (Sf 164).

Okunmalı ve üstünde çokça tartışılmalı

 

-------

Yorum: Prof. Dr. Ayşe Filiz Yavuz

Temmuz 2016, Ankara, Bodrum