Bir Çay İçiminde Türkmenistan / Ahmet Kömeçoğlu

 

Atalay Yağmur

 

 

Ahmet KÖMEÇOĞLU

EDE Yayıncılık

224 sayfa

Siyah beyaz kapaklı kitabı, daha kitapçı rafında gördüğünüzde, içinizden:  “Bu kitabın içinde sanatçı bir kişinin ruhu dolanıyor.” diye geçiriyorsunuz. Kapaktaki resimlerin yanında ve altındaki yeşil şeritler karakalem resimlerle ancak bu kadar güzel uyum sağlar. Bir kitap kapağı ancak bu kadar sevimli, bu kadar sizi kendisine çağırabilir. Kapak tasarımcısı Semiha Şahbaz hanımefendi belli ki yazarı ve konuyu çok güzel özümsemiş ve çözümlemiş. Onu kutlamadan geçemeyeceğim.

Kitabın girişinde “Sözün Önü” başlığı altında yazar ve kitap, yayınevi tarafından naif bir yazı ile anlatılmış.

Bölüm başlarında anlatımla uyumlu resimler ve bölüm başlığı, çok güzel bir sayfa düzeni ile yer almış.

İlk bölüm “Karanlık Yıllar”da kısa ve öz olarak Türkmenistan tarihi anlatılmış. 1700’lü yıllardan başlayarak günümüze kadar olan dönem ele alınmış. “

Gül Goncaları” adlı bölümde ise öncelikle ünlü Türkmen şairi Mahdumkulu anlatılmış. Özellikle Sovyetler Birliği dönemine ait kitapta anlatılan şu iki olayı ben de buraya alıntılamak istiyorum:

Birincisi: “Sahip olduğu sanatçı kişiliğiyle farklı bir yeri olan ve Türkmenistan’ın en iyi sinemacısı olarak kabul edilen Atlı Garliyev’e, dramaturg, senarist ve yönetmen sıfatlarından sonra, bakanlık sıfatı da yakışır düşüncesiyle, onu kültür bakanlığına atarlar. Altı Garlıyev görevi kabul eder ve makamına gider. Görevlilerle görüşür. Odadaki masa sandalyelerin boşaltılmasını ister;  Yerlere Türkmen halıları döşenmesini, odanın, Türkmen usulüne uygun bir mekan haline getirilmesini söyler. Herkesi bir telaş alır.  Garlıyev’in tavrı kulaktan kulağa fısıldanmaya  başlar. Koşuşturmalar, yazışmalar, görüşmeler sonunda Garlıyev’e odanın mefruşatının değiştirilemeyeceği, bunun düzenle uyuşmayacağı söylenir. Atlı Garlıyev, söylenenleri dinler, söyleyenleri tepeden tırnağa süzer ve genlerinin binlerce yıldır ona yüklediği vakur bir ifade ile ‘Odasını bile istediğim gibi düzenleyemeyeceğim bakanlığınız sizin olsun.’ diyerek görevi iade eder.

İkincisi ise: “Son dönem Türkmen edebiyatçılarından Mehdi Köse hapistedir. Sünnet yasak olduğu için onun torunu da kaçak yollarla bir köye gönderilir ve köyde sünnet ettirildikten sonra şehre döner. Bu durumun Mehdi Köse’ye haber verilmesi gerekiyor. Ancak Mehdi Köse’yle sadece mektup irtibatı vardır. Hiç kimse yüz yüze görüşememektedir. Sonunda çözüm bulunur. Mektup yazılır ve ona ‘Torununun artık kurban kesebildiği’ bildirilir.

Kitabın tamamında olduğu gibi “Yeni Dönem” bölümünde de edebi bir dil kullanılmış.  Ertuğrul Camii’nin anlatımı sırasında dilin naifliği ve inceliği insanı kucaklıyor ve adeta o manevi iklime götürüyor. Vecd ve huşu içinde camiyi hayal ettiriyor.

Bu bölümde “Alfabe Değişir Zihinler Bulanır” başlığı altında anlatılanlar ise özetlenecek gibi değil, mutlaka okunmalı. Ancak günümüzü anlatan  son cümle  içimizi acıtsa da dağ gibi bir gerçeğin suratımıza şamar gibi inmesini andırıyor: “Türkler bu kez de benimsedikleri her boya özel Latin alfabeleriyle yakınlaşma umutlarını bir başka bahara bırakmış gibi görünüyorlar.”

Bu bölümde dil konusu çok öz ama her yönü ile bir uzman vukufiyetiyle incelenmiş. Şu tespit ise gerek Türkiye, gerek Türkmenistan, gerekse diğer Türk ülkeleri yöneticilerinin deyim yerindeyse kulağına küpe olmalı: “Türkiye Türkçesindeki Osmanlı’nın son ve cumhuriyetin ilk yıllarında yerleşen Fransızca ile son dönemlerde çok hızlı bir şekilde yayılan ve aynı hızla Türkiye’yi sömürgeleştiren İngilizce sözlerle, Türkmencedeki Rusça sözler çıkartıldığında, Türkmence ile Türkiye Türkçesinin aynılığı net bir şekilde ortaya çıkıyor.”

Dedik ya kitapta edebi bir dil kullanılmış. “Boy Boyladı” bölümünün, “Cadde-Sokak Rekabeti” başlığı altındaki, “Bana öyle geliyor ki, caddeler içten içe sokakları kıskanır. Zira sokaklardaki samimiyet onlarda yoktur. Her şeyden önce sokaklar, sakinleriyle birlikte yaşar. Herkes birbirini, sokak herkesi bilir. Orada dolaşanlar, ya sokağın sakini, ya da sakinleri olmaya namzet, sokağı ziyarete gelen misafirlerdir. Yani yabancı yoktur.” paragrafı ne kadar içten, samimi ve edebi bir anlatım değil mi? Zevkle okudum ve alıntıladım.

Kitapta herkesin bilmesi gereken o kadar çok şey var ki!  İşte onlardan biri daha. Bir Türkmen yaşlısının (yaşulusunun)  ağzından bir iki cümle:

“Düşmanın ne yaptığı çok önemli değil, Asıl senin ne yaptığın önemli. Sen birlik olursan düşman sana ilişemez.”

“Kanı bir dili dini bir olanların ağzı da bir olmalıdır.”

Bu bölümde Türkmenistan kültürüne ait, Maraş otu (Nas illeti), dayza bank, şehir düzeni, at, kavun, toy, Türkmen düğünü bir akademisyen hassasiyeti ile incelenmiş ve aktarılmış.

“Bir Çay İçimi” başlıklı bölümde ise, yazar baştan beri gösterdiği özenle, çöl bitkileri, saksavul ve yandakı; özgün Türkmen çöl yemeği işlekliyi, Türkmen içeceği gök çayı, çayla bağlantılı olarak Türkmen çadırı ve bu çadırın kuruluşunu, keçenin tarihi ve çadırla ilişkisini, tabanları yağlamak deyiminin çöl için anlamı ve deyimin hikâyesini, Türkmen pilavını, deve ve sütü hakkında bilmediklerimizi, aynı özenle anlatıyor.

Son bölüm “Beşi Bir Yerde” de ise Sovyet döneminde beşe ayrılan Türkmenistan toprakları anlatılıyor. Bölüm girişinde verilen (Ahal, Balkan, Daşoğuz, Mari, Lebap) beş bölge adı ve Türkmen mutfağı, Türkmen çocuk adlarından sonra tek tek  bölgelerin anlatımına geçilmiş.

Belli ki yazar Türkmenistan’da yaşadığı yaklaşık üç yıl içinde ayak basmadık yer bırakmamış ve gittiği her bölgeyi, şehri, kasaba ve köyü dikkatle özenle gözlemlemiş. Büyük ihtimalle mahallinde aldığı notlarla bilgi, görgü ve tecrübelerini bize aktarmış.

Bütün bu emek ve gayretinden dolayı yazara teşekkür ettikten sonra, yazımı onun “Sözün Sonu” bölümündeki son cümlesi ile bitirmek istiyorum.

“Türkmenistan, masal dağının ardındaki bir ülkedir ama şimdiden sonra masal değildir.”