Adnan Şenel

 

 

YÜZYILLIK HİKAYE / Osman Gazi Kandemir

 

 

Türk Silahlı Kuvvetlerinden tuğgeneral olarak emekli olduktan sonra kendini edebiyata hasreden ve birbirinden güzel romanlar kaleme alan Osman Gazi Kandemir’in son eseri “Yüzyıllık Hikâye”* de okurlarıyla buluştu. İlk romanı “Karanfil”de, Karabağ-Azerbaycan’a gönüllü olarak giden bir Türk subayının maceralarını; ikinci romanı “Gelincik”te, Güneydoğu’daki terör çerçevesinde yaşanılanları anlatan Kandemir, son romanı “Yüzyıllık Hikâye”de de bizleri bir asır süren ve İngiltere’yi, Türkiye’yi ve Balkanlar’ı içine alan bir yolculuğa çıkarıyor. Tabii, ilk iki romanında olduğu gibi, bu romanında da “aşk” mevzuu, yaşantıların merkezine oturuyor.

 

Osman Gazi Kandemir, tabiri caizse “dersine iyi çalışan” ve romanlarında bu çalışmışlığının hakkını veren bir yazar. Şüphesiz ki tarihi ve dönem romanlarında “bilgi” birincil derecede önem taşır; bilgi ise hem okumak-araştırmak ve hem de gezmeye-görmeye dayalı tecrübe ile elde edilir. Önceki romanlarında da gördgümüz gibi gibi, Kandemir hem araştırmacı olduğunu hem de eserlerinde adı geçen mekânları bizzat gezip gördüğünü “Yüzyıllık Hikâye”de bize hissettiriyor. Bunun tabii neticesi olarak da, her yönüyle ayakları yere basan bir “kurgu” ortaya çıkıyor.

 

“Yüzyıllık Hikâye”nin kurgusu, -romandaki kurgu biçimine alışkın-aşina olmayanlar için- ilk başta şaşırtıcı gelebilir. Çünkü, olaylar-kişiler ve mekânlar anlatılırken zamanda sıçramalar, geri dönüşler, bölümler içinde ayrı bölümler söz konusu. Romandaki karakterlerin müstakil bölümler halinde verilmesi ve bu bölümler içinde de karakterin yaşantılarının geçmişle irtibatlandırılması, haliyle tekdüze-doğrusal bir akışı değil de birbirinin içine girmiş grift-karmaşık bir örgüyü beraberinde getiriyor. Bu karmaşık örgü, yazarın ustalığıyla aşama aşama çözülüyor ve finalde “taşlar yerine oturuyor”. Romanı güzel ve ilginç kılan da, okuyucunun da bu örgüyü çözme eylemine ortak olması. Yani, yazar ile birlikte okuyucu da “ne, niçin, nasıl, kim?” sorularına cevap bulmaya çalışıyor.

 

Başarılı bir romanın temelinde eğer “merak uyandırma” özelliği ile “çatışma” unsurları var ise, Yüzyıllık Hikâye, bu her iki unsuru da bünyesinde taşıyor ve bunların üstüne konuyu, temayı, kurguyu, örgüyü, akıcı üslup ve sade dili de eklediğimizde, her yönüyle başarılı ve nitelikli bir romanla karşılaştığımızı anlıyoruz.

 

Bir otelin lobisinde üç kadın… Diğer ikisinden genç olanı (Suzanne) elinde bir dosya, bir küçük sandık ve zarf, diğer iki kadının (ki biri annesi Kelly’dir; diğeri akrabası Halida) karşısında oturmuş, bunların Muzatffer (üç kadının da sevdiği adam) tarafından gönderildiğini ve dosyada, zarfta ve sandıkta onları ilgilendiren şeyler olduğunu söyler…

 

Evet, roman böyle başlıyor ve Suzanne’nin elindeki gizem dolu o şeylerde neler olduğu merakıyla yüzyıllık bir yolculuğa çıkıyoruz. Her üç kadının da “ortak paydası” olan Muzaffer kimdir ve o dosyada, zarfta, sandıkta neler vardır? Yazar, ta başta okuyucuyu romana kelepçeliyor.

 

Ve anılar, yaşantılar eşliğinde, İngiltere’den, İstanbul’a, Üsküp’ten Bosna’ya, Sarajevo’dan Kotor’a, bir asırlık süreç içinde oradan oraya seyahat ediyoruz. Evet, bu yolculuğun özneleri tabii ki romanın karakterleridir (Kelly, Valeria, Safiye, Ronald, Muhsin, Zeynep, Fadıla, Sinan, Kevin, Suzanne, Muzaffer); onların yaşantılarıdır, duygularıdır; fakat bunlardan daha ötesi ve önemlisi ise, bu yaşantıların meydana geldiği dönemdeki zaman, yer ve olayların da birer film şeridi gibi bizlere sunulması. Balkanlarda çetecilik (1907), İkinci Meşrutiyet (1908), Sultan Reşad’ın Balkan gezisi (1911), Trablusgarp Savaşı (1911), Balkan Savaşı (1912), Birinci Dünya Savaşı (1914), Çanakkale zaferi (1915), Ruslara esir düşen askerler ve bunların Japon gemisi Heymeymoro ile İstanbul’a dönmesi esnasında yaşananlar (1921), Bosna savaşı ve mezalim (1992-94)… Yazar, işte bu önemli tarihi olayları da tadımlık dozlarla okuyucuya aktarıyor ve bu yolla, bu olayların romandaki kişilerin hayatını (kaderini mi desek?) nasıl etkilediğini-yönlendirdiğini de ortaya koymuş oluyor.

 

Konu, yüz yıllık zaman dilimine yayıldığı için, karakterlerin (romanda baş kahraman – başat karakter yok; bütün karakterler neredeyse eşit oranda yer alıyorlar) birbirleriyle akrabalık ilişkileri söz konusu. Yani, en genç karakter Suzanne’den en uçtaki yaşlı karakterlere (Osman-Münire) uzanan  neredeyse altı kuşaklık süreçte, hangi karakterin kim olduğu ve hangi diğer karakterlerle akrabalık-ünsiyet ilişkisi olduğu zaman zaman roman içinde kafayı karıştırır gibi olsa da, romanın sonuna eklenen soyağacı imdada yetişiyor.

 

Kandemir’in -diğer romanlarında olduğu gibi- bu romanında da karakterlerin ruh tahlillerini başarılı şekilde yaptığını görüyoruz. Çok karakterli bir romanda ve üstelik her karakterin belirli oranlarda başat ve ağırlıklı olduğu bir romanda, her bir karakterin ruh dünyasını ayrı ayrı işlemek hiç de kolay değildir. Yazar, -önemli karakterlerinin çoğunun da kadın olduğu düşünüldüğünde- bu karakterlerin hislerini, düşüncelerini ve ruhiyatını okuyucuya hissettirebiliyor.

 

Yazar, hem “Tanrı bakışı” dediğimiz, tepeden bakış, hem de karakterlerin “birincil tekil şahıs” (ve ayrıca hatıralar, ifadeler, tutanaklar) kullanarak, olayların ve yaşantıların özüne tam olarak inmemizi ve anlamamızı kolaylaştırıyor. Okuyacakların da anlayacağı üzere, Kandemir, bu romanında farklı bir teknik ve yöntem kullanıyor. Bu yönüyle dahi, “Yüzyıllık Hikâye” okunmayı ve değerlendirilmeyi hak ediyor.

------

 * Osman Gazi Kandemir, “Yüzyıllık Hikâye”, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2016, 352 sayfa.

 

(Kurgan Edebiyat, Sayğı: 31, Mayıs-Haziran 2016)