ASKER VE TÜCCAR Nablus 1918

Yazarı: Orhan Canbolat
Türü: Roman
Yayınevi: Kent Kitap, İlk Baskı Kasım 2013, Ankara, 238 sayfa, 12,5 Lira

Osmanlı İmparatorluğu yıkılışı ve neredeyse her cephede binlerce şehit vererek çekilmesi başlamış, imparatorluğun sınırları değil Anadolu bile bu kayba dahil olma ihtimalinin korkusu ve endişesi ile sıkıntıya düşmüştür. Bu yıkımın sonu ve yeni Türk Cumhuriyetinin temellerinin atıldığı yer olarak Nablus 1918’i kabul ettiğini belirterek başlar romanına yazar. 

Olayların mekanı hala kan gölü olan bugünku Suriye, Irak, Filistin topraklarıdır. İngilizlere esir düşmüş olan Çerkez asıllı Osmanli zabiti Mehmet’in hikayesidir roman. Soma’dan başladığı hayatına yalnızca asker olarak devam etmiş, ingilizlerle çarpışırken yaralanmış, bir sahra hastanesinde tedavi olmuş ve ingiliz esiri olarak kapatıldığı hapishaneden iki arkadaşı ile Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından kaçırılmaları sağlanmıştır. Neden kendisinin bu kaçırılışta yer aldığını, neden Mustafa Kemal Paşa tarafından önem verildiğini sorgular önce kendi kendine. Yakaladığı ip uçları ile devam eder hikayesine. Babasının arkadaşı olan Paşa’nın, kendisine verdiği gizli görev ile Filistin’de bu sefer tüccar kimliği ile dolaşmaya başlar. 

Hikayenin asıl konusu ise, Zabit Mehmet’in bacağından ağır bir şekilde vurulmadan önce başından vurarak öldürdüğü ingiliz askerini hatırlaması, onun kendi çocukluk arkadaşı Nesren olduğunu anlaması, Nesren’in neden ingilizlere katıldığını ve Filistin’de ne aradığını araştırmaya başlaması ile devam eder kitaptaki sürükleyici macera. 

Kitapta bir mesaj var mıdır? Eskilerin “sebeb-i telif” diye tanımladıkları kitabı yazma amacı nedir yazarın? Öncelikle edebiyat, yazma, bilgi verme merak ve isteği. Bir tıp profesörü olan yazar, akademisyenliğin, öğretme, anlatma,araştırma isteğinin verdiği özelliği burada da hissettirmiş. Ve kitapta Kafkasya’da Ruslarla yapılan savaşlardan sonra yorgun ve yurtsuz kalan çerkezlerin hayatlarının sürgünlerle geçmesinin nedenlerini, neden hep savaş, kan, gözyaşı ve yeni sürgünler olma ihtimali olan topraklarda iskan edilmelerinin sorgulamasını da yapıyor önce babasının ağzından, sonra kendi düşüncelerinden; Zabit Mehmet’in kimliği altında. 

Günümüzde Orta Doğu’da yaşayan çerkez nüfusunun varlığı, hatta Ürdün Kraliyet sarayı ve ailesinin tüm korunmalarının Çerkez birlikleri tarafından yapıldığı, geleneklerini de yaşattıkları bilinen bir durum. 

Sürgün sadece Çerkezlerin kaderi değil oysa. Her savaşta sürgün ile yerinden yurdundan olanlar ya müslümanlardır ya Türkler veya Türklerin kucak açtığı, koruduğu, himayesine aldığı, kader birliği yaptığı insan toplulukları. Konu ne çerkez, adige, boşnaklardır, ne Tatar, Türkmen…..ler. Konu Batı veya Rus yada Çin’in hakimiyet, sömürme duygu ve isteğinin sonucu olan bir çiledir oysa. Ve belki de bizlerin hatalı idare ve bölünmelerimiz… 

Okunması zevkli, sürükleyici, yazım dili rahat bir kitap. Kapak kompozisyonu oldukça güzel. 

ELESTİRİLER:

1-ımla hatalarİ oldukça çok. Düşük cümleler , yarım kalmış cümleler de. Bir çok yerde aynı cümle içinde aynı kelimenin tekrarı yapılmış. Bunlar edebi açıdan kitabın dilinde okuyucunun dikkatini çekiyor. 

2- Beşinci bölümde Zabit Mehmet’in babasının anlatığı olayların yazıldığı bölümde edebi açıdan çok sayıda dil hatası, kelime fazlası, aynı anlama gelen ve tekrar edilmiş cümle, kelime var. Yarım kalmış cümleler, paragraf içinde kopukluklar, düşünce ve konuşma bölümlerinin birbirine geçtiği yerler de. Bu bölümün yeniden gözden geçirilerek anlatımın düzenlenmesi gerek.

3- Kitabın sonu çok hızlı bitmiş, yarım kalmış intibaini veriyor. Bu bitişin yeniden yazılması gerekli düşüncesindeyim. 

4- Kitapta merak unsuru olarak “Mustafa Kemal Paşa’nın bu zabite olan özel ilgi ve görevlendirmesinin sebebi” açıklanmadan bırakılmış. Eğer kitap bir “nehir kitap” olarak devam edecekse bu durumun açıklaması kitabın önsözünde belirtilmeli ve okuyucu yeni kitabı bekleme, arama isteği duymalı. Yarım , eksik bırakılmış bir roman gözüyle bakmamalı.

Yazarin yeni kitaplarını, bu kitabın devamını merakla bekliyor ve başarılar diliyorum. 

YORUM: Ayşe Filiz Yavuz Avşar, 2013 Aralık



 

ASKER VE TÜCCAR

 

Benim için tarih ilk sayfasında Adem’ile Havva’nın olduğu, son sayfasında kimin olacağı bilinmeyen yarısı yazılmış bir kitapdır. Sanki bu kitabın her sayfasını başka birileri yazmış ve her yazan kitaba kendisinin başladığını düşünerek hep giriş bölümü yazmış, bir türlü kitabın değil sonuç bölümü, gelişme bölümü bile yazılamamış. Galiba bu nedenle “Tarih tekerrürden ibarettir.” Sözü söylenegelmiş. Birde günümüz insanın tarih algısı var: Tarih denince aklına hep savaşlar gelmekte.

Orhan Canbolat tarafından yazılmış olan tarihi roman “Asker ve Tüccar” her yönüyle yukarda anlatılanlara uyan bir roman. Bitmemiş, savaşı, acıyı, kanı ve bunların yanında aşkı anlatan bir roman. Kitapta malumatfuruşluk yapılmadan Osmanlı’nın Ortadoğu’dan çekilmesi anlatılmış.

Ancak aralarda verilen iki konuşma bir hayli dikkat çekici. İlki Mülazim Mehmet’in Hintli Salman Çavuş’la konuşması. Bir Osmanlı subayı maalesef Hintli çavuştan tokat yiyor gibi. Hayatı, olayları Hintli Çavuş Osmanlı subayından çok daha iyi kavramış intibaı ediniyor insan. Ayrıca bu bölümde ki konuşmaların İngilizce verilmesi de abartılı olmuş. İngilizce konuştukları belirtilerek devamı Türkçe yazılsaydı daha uygun olurdu.

İkincisi Mülazim Mehmet’e babasının geçmişi anlatırken kullandığı: “Osmanlı kendi öz kardeşlerine , Karamanoğullarına, Dulkadiroğullarına, diğerler beyliklere ne yaptıysa çok kolayca bizede aynısını yapabilirdi.” Bu cümle ile Osmanlıya haksızlık edildiğini düşündüm. Eminim Osmanlı’nın iyi dönemlerinde gelmiş olsaydı o topluluğu, Osmanlı çok daha iyi karşılar, çok daha rahat ettirirdi. Gene bu kısımda İbrahim Bey Filibe’de iken, Mısri Kadizade Mahmut Efendi’nin Üsküdar’da anlattıkların dan bahs ediyor. Oysa İbrahim Efendi Henüz İstanbul’u görmemiştir. Bunu Mehmet’de soruyor fakat ne o nede biz cevabını alamıyoruz. Cevabını alamadığımız sorular devam ediyor. Mustafa Kemal neden Mehmet’i İngiliz hapishanesinden kaçırttı? Kitabın arka kapağında kitap hakkında söylenenleri içinde arıyoruz, fakat bulamıyoruz.

Bir hayli imla ve anlatım hatası olmasına rağmen oldukça akıcı ve okuması kolay. Hacmi yazı büyüklüğü okumak için çok uygun.

Kitabı okuyup bitirdiğinizde, gözleriniz devamını arıyor. Çünkü hikâye bitmiyor. İnşallah yazar devamını yazar.

 

Yorum: Atalay Yağmur

 

--------------------

 

Orhan Canbolat Beyefendinin, “Asker ve Tüccar” romanı üzerinde bir değerlendirme…

Orhan Canbolat Beyin “Asker ve Tüccar” isimli romanı, “1918 Nablus” alt başlığı ile kaleme alınmış tarihi bir roman. Roman bilgi ve mesaj verme kaygısı yüzünden akıcılığını sık sık kaybetmiş. Özellikle geçmişten gelen rivayet, hikâye ve günümüzden yansıyan bilgilerin harman edilmesi temelindeki roman, olayın geçtiği tarihi zemini ve psikolojiyi yansıtmakta çoğu noktada yetersiz kalmış. Kahraman, tip ve karakter analizleri zayıf kalmasına rağmen, yazarın çevre ve mekân tasvirlerinde son derece başarılı olduğunu söylemek isterim.

Kitabın dili sade olmasına rağmen, ilk bölümde Hintli Çavuş ile Osmanlı Zabiti Mehmet arasındaki konuşmaların İngilizce verilmesi doğru olmamış. Okuyucunu kitabın içine girmesini engelleyici bir etkisi olmuş. Üstelik de romanın en çarpıcı bölümünde dil tercihinin yanlış yapılması, okuyucunun romana girmesini engelleyici bir etki doğurmuş.

Romanın başkahramanı Mehmet’in Çerkez olmasından hareketle, olaylar Çerkezlik penceresinden verilmeye çalışılmış. Ancak bu yapılırken Çerkez duyarlılığı abartılmış, roman Çerkezlerin dönem tarihini verme ve Çerkez kültürü hakkında okuru bilgilendirme yanlışına düşülmüş. Özellikle Mehmet’in babasının çocukken kendisine anlattıkları, Çerkezlerin Osmanlıya bakışına zorlama ve tarihi gerçekliğe çok da uymayan bir yorum getirilmiş. Zabit Mehmet’in babasına göre Osmanlı kendilerine kucak açmış ve Rus katliamından korumuş, kapısını açmış, toprak göstermiş ama sonra da kendi safında savaşmasını istemiş. Burada sergilenen temel yaklaşım, “Yangından kaçtık, kendimizi bize ait olmayan bir başka yangının içerisinde bulduk” yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, romanda dahi olsa, tarihi gerçekliğe aykırıdır. Sosyolojik gerçekliğe de aykırıdır. Rusların soykırımından kurtarılan Çerkezler, akraba ve kardeş bir halktır. Kardeşlerimizin ocağı yakıldı diyerek, evimizin kapılarını sonuna kadar açtık. Bu defa bizim evimizde yangın çıktı. Çerkez kardeşimin de bir kova su taşıyarak yangını söndürmeye yardımcı olmasından daha makul ne olabilir? Oysa romanda Osmanlı’nın Çerkezleri kullandığı, savaşa sürdüğü veya imkânlarından faydalandığı görüşü, eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmış. Tarihi gerçekliğe, sosyolojik gerçekliğe uymayan budur.

1860’lı yıllarda başlayıp, aralıklarla 1930’lu yıllara kadar devam eden Çerkez ve Gürcü göçü, Osmanlının çöküş döneminde olmasına rağmen Kafkasya’daki halkları soykırımdan kurtarmak için yaptığı tarihi bir fedakârlık ve hamledir. Borç parayla gemiler kiralayarak Kafkas halklarının soykırımdan kurtarılması için olağanüstü bir çaba gösteren Osmanlı İmparatorluğu, Kafkasya göçmenlerini kendisinden ayrı ve farklı görmedi. Tam tersi toparlanmaları için o zamana kadar kendi halkına tanımadığı pek çok imtiyazları da sağladı. İmparatorluğun çöküşü sürecinde kucak açtığı kardeşlerini yardıma çağırmasının romanda eleştirel bir bakış açısıyla sunulmasını onaylayamıyorum. Makul da göremiyorum.

Romanda kısa bir sahnede Mustafa Kemal ve arkadaşlarına yer verilmiş. Mustafa Kemal’in Zabit Mehmet’i çok özel ve önemli görevlerde ısrarla istemesinin sebebi karanlıkta kalmış. Mehmet’in yaralı bacağı mucize eseri kesilmekten kurtulurken, sonra aniden iyileşmesi soru işaretlerinden birisi olarak kaydedilebilir. Ayrıca Zabit Mehmet’in birden bire âşık olması, hemen görevini terk etmesi, evlenmesi, akabinde tekrar aşkından ve ailesinden vazgeçmesi, romanın kafalarda bıraktığı diğer soru işaretleri olarak zikredilebilir.

Romanın finali etkileyici olmaktan uzak kalmış. Okuyucunun kafasında oluşmuş pek çok soru cevaplandırılmadan roman aniden bitmiş. Yazar sanki yazmaktan yorulmuş da “Bu kadar yeterli” diye düşünerek romana noktayı koymuş.

Roman yazarı, “Ben böyle gördüm/düşündüm/uygun gördüm” diyerek bir roman yazabilir. Ancak yazılan roman tarihi bir roman ise tarihi gerçekliğe riayet etmek aydın namusunun gereğidir. Bu bir tercih değil, mecburiyettir. Tarihi romanı kalıcı ve kıymetli yapan husus, tarihi gerçekliğe karşı sergileyeceği bağlılıktır. Tarihe ihanet etmeden tarihi roman yazmak gerekir. Yazarın bakış açısı ve duyguları elbette kahramanlar üzerinden verilebilir. Ancak oluşacak temel iklim, tarihi gerçekliğe sadık kalınmasını mecbur kılar.

Önemli bir husus daha… Roman yazarı, ıssız bir orman yolunda gece arabasıyla ilerleyen bir sürücü gibidir. Farların aydınlattığı yeri bütün çıplaklığıyla vermelidir. Bu duyarlılık, tarihi romanda daha fazla önem kazanır. Yazarın bu konudaki duyarlılığı, köken zafiyeti sebebiyle yer yer gölgelenmiş. Bu yapılırken çoğu yerde kahramanların konferans vermesi tarzında uzun repliklere yer verilmiş. Bu sebeple romanın akışı sık sık kesintiye uğradığı gibi, roman tekniğine çok da uymayan bir kurgulama tercih edilmiş. Oysa romanın da bir yasası var ve bu yasanın dışında kalanlar, anlayış beklememelidir.

Yazar esas mesleği tabip profesör. Araştırmacı kişiliği, azmi, meraklı oluşu, yazmaya karşı olan iştahı, yakın zamanda edebiyatımızın iyi bir romancı kazanacağına dair işaretler de vermiyor değil. Bu hedefe ulaşmada iyi bir editör yardımına ihtiyaç duyacağını peşinen söylemekte yarar görüyorum.

Yorum: Dursun Kuveloğlu