Ayşe Filiz Yavuz Avşar

 

 

CANER CAYLAK, Yeni ve iyi bir hikayeci , farklı bir üslup

 

1982 li  yani genç bir yazar. Oğlunun adını bile Tarık Buğra koyacak kadar edebiyat sevdalısı. Aslında mühendis. Bulunduğu şehirde edebiyat açısından çölde, dağlar arasında yapayalnız yol bulmaya çalıştığını söylüyor. “Edebiyatla ilgilenen bir topluluk yok.”  diyor. Hem de ülkemizin en büyük şehirlerinden birinde. Türk edebiyatının neden kısır kaldığını, belirli çevrelerin pohpohladığı üç beş yazarın dışında öne çıkarılan kimsenin olmadığını anlatıyor bu serzeniş adeta.

 

Şimdiye kadar 6 hikaye yazmış, her birine neredeyse aylarca emek verip demlendirmiş, düzeltmiş. Yazdığı her hikaye ile de Türkiye’de açılan bir edebiyat yarışmasından birincilik de dahil olmak üzere ödül ile dönmüş. Yani ödülsüz hikayesi yok. Ödüllü yazıları eleştirmek zordur. Ancak mümkündür de. Bu eleştiri kötü anlamda değil tabi, her yönüyle irdelemektir  bu yazıları.

 

Yazar yeni bir hikaye üslubu sunmuş edebiyat dünyasına. Başka hikayelerde az kullanılan teşbih sanatını bolca kullanmış. Tabiattaki her unsura, her davranışa, her noktaya bir insani vasıf eklemiş. Benzetmeleri güzel, hatta müthiş. Teşbih ustası adeta. Sadece teşbih de değil. Kişinin ruh halini kafasından geçenleri kendi kendine olan konuşmalarını da aynı ustalık içinde dillendirmiş.

 

Hikayelerinden birisi SEMUD’UN TORUNLARI.

Arabistan çöllerinde Osmanlı askerlerinin peygamber sevgisi hürmetine, peygamber  aşkına çektiği çile ve bir kaç altın uğruna Hıristiyan İngilizlere kendi dindaş, hami, kurtarıcılarını Arap kabilelerinin nasıl arkadan hançerlediklerinin acıklı hikayesi. Osmanlı zabitlerinin çöl ateşinde maddi ve mecazi anlamda nasıl yandıklarının hikayesi. Bu gerçek,  başka hikayelerde de konu edilmişti. Ancak bu bambaşka bir anlatım. Diğerleri ile kıyaslayınca da en iyilerinden biri, belki de ilki bence. “sinsice fısıldaşan, türlü ihanetler tasarlayan çölün, zehirli ışıklarını saçan güneşin, ağlamaklı sabahların, alçak ve düzenbaz kumun, fütursuz akreplerin, sarhoş yılanların, kahkaha atarak Türk zabitlerinin üstüne düşen bombaların” hikayesi bu. “Peygamber katili bu toprakların sahibi olan art niyetli sivrisineklerin Teğmen Yusuf’a malarya enjekte ettiği toprakların” hikayesi .

 

“Rüzgarın küfürlerini sineye çeken askerler…”

“ Yıldızlar bir yumruk gibi iniyordu sırtına. Çöl ayaklarından tutup içine çekiyordu.”  diye anlatıyor o kötü zamanları.

 

Caner Çaylak işte bu benzetmelerin sahibi  olan genç hikayeci . Farklı üslubu ile, hikayeleri okunduğu zaman  hemen “O” olduğu anlaşılacak ve edebiyat dünyasında farklı bir yere oturacak kesinlikle.

 

Ancak…

 

Bu kadar çok teşbihin içinde insan sarhoş oluyor ve asıl konuyu kaçırıyor. Yazarın bu kadar  çok benzetmeyi azaltması ve tadında bırakması lazım. Başı dönmüş bir okuyucu, hikayeyi kaçırdığı sürece, zihninde hikayenin özünü yerleştiremeyecek, başkalarına bu hikayelerden bahsedemeyecektir. Çocukluğumuzda okuduğumuz Ömer Seyfettin her bir hikayesi, Refik Halit Karay’ın Kunduracı’sı nasıl unutulmadıysa bu hikayelerin de öyle kalması gerek akılda.

 

Biz okuyucular inci dolu bir çuval içinden  karın doyurmak için nar tanelerini aramak zorunda kalmamalıyız. Bu, Caner Çaylak’a verilecek “teşbihli” bir öneri. Hikayelerinin temaları da çok özel, güzel çünkü. Ama teşbihlerin güzelliği ile kafamız öyle dolu iken asıl konu aradan sıyrılıp kaçıveriyor. Bir müddet sonra okuyucu bu hikayede ne vardı diye bir soluklanıp toparlamaya çalışıyor. Benim bu düşüncemin konuştuğumuz toplantıda bütün yazar arkadaşlarımız tarafından da aynı şekilde dillendirildiğini gördük.

 

Genç hikaye yazarını tanımak biz kuşlukta yazarlar topluluğu açısından mutluluk vericiydi. Yeni hikayelerini, kitaplarını görmek ve Türk Edebiyat dünyasına yeni bir nefes getireceğine inanmak güzel. Kalemine sağlık.

 

Prof. Dr. Filiz Yavuz Avşar, 2015 Mart