GÖNLÜMÜN GÜZ ÇİÇEĞİ

 

Yazarı: Osman Çeviksoy
Türü: Hikaye
Yayınevi ve yılı: İlk basım, Ankara
Sayfa (146)

Osman Çeviksoy, son zamanlarin en iyi hikayecilerinden. Çok sayıda hikaye kitabına imzasını atmış ve sevilerek ve aranarak okunmuş bir hikayeci. Dilinin akıcılığı, Türkceye hakimiyeti hem Anadolu’nun içinden geliyor olmasından hem de Edebiyat Hocalığından kaynaklanıyor. Gerçi bu kitabının içinde dikkati çeker sayıda yabancı dilden Türkçeye geçmiş olan kelime olmasına rağmen, bunların kitabın ilk kısmındaki hikayelerin mekanı olan hastanelerden, hastalıklardan kaynaklandığını, hem de günlük hayatta da farkına varmadan herkesin kullandığı kelimeler olduğunu belirtmek gerekli.

Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım kendisinin uzun süre kardiyolojik tedavi ve ameliyat olmasının sonucunda hastane koridorlarından bize ulaşan hikayelerden oluşuyor. Farkına varmadan, sadece kendimizin derdinde olduğumuz, dünyada baska acılar, dertler, hastalıklar ve hastalar ve bu hastaların sade görünen aslında sade değil, dopdolu görünen hikayeleri olduğunu bize hatırlatan hikayeler. Başkasını üzmemek uğruna gizliden yapılan ağıtlar, akıtılan gözyaşları, tevekküller, özverilerin hikayeleri…

İkinci kısım ise “Bahtiyarlar da var.” adını taşıyor. Aslında bu başlığa bakarak ilk kısımdaki acılı olaylardan sonra “mutlu olan insanların hikayeleri” diye düşündüğüm sayfalarda modern çağın rantcı, köşedönücü, fitneci, işini bilen ve her ortamda başaran(!) insanların ilkel halini, Anadolu’daki tipini gördüm. Yaptıkları ve elde ettiklerinden dolayı adı gibi “bahtiyar’ olan “köylü kurnazı” denen tipini. Bu tipi hem anlatımın güzelliğinden dolayı sevdim. Hem de her dönemde var olmalarından, sadece şekil değiştirmelerinden dolayı üzüldüm. Sade, saf Türk köylüsünün kesesinden ahlaksızca geçinen tipler Bahtiyar gibi insanlar…

Son kısımdaki ek değerli ve ardından hepimizin “Gerçekten erken bir ölümdü.” diye gözyaşı döktüğümüz Eriman Topbaş Hoca’ya ayrılmış. Güzel bir anma yazısı. Ancak bu kitaba Eriman Hoca girerken, önce adı verilmeden nadide kişiliği ile ilgili bir hikaye kahramanı olarak yazılıp, sonra arkasından bir kısa bölüm ile adı ve kimliği açıklansaydı daha hoş olur muydu acaba?

Kitap kapağında güzel bir kompozisyon var. Ancak rengi fazla koyu. Daha sıcak bir renk seçilebilirdi.

Yorum: Ayşe Filiz Yavuz Avşar, 2013, ARALIK

 


 

GÖNLÜMÜN GÜZ ÇİÇEĞİ

 

Hayata hangi pencereden bakarsınız? Ya da soruyu genişletelim. Hayata pencerdeden mi bakarsınız, kapı aralığından mı, gözlüklerinizin altından mı, perdenin gerisinden mi, yoksa bir ovanın ucundan veya bir dağın zirvesinden mi? Hayat sizin nerden baktığınıza göre gözlerinizin ferine ve keskinliğine göre şekil, tat ve renk alır. Bu nedenle hayata nerden ve hangi açıdan baktığınız önemlidir. 

Düşünsenize bir insan en ağır ameliyatlardan birini geçiriyor ve arkasından hayata en güzel gülücükleri harcı alem savuruyor. Bir çelişki gibi görünen bu durum, o kişinin hayata bakış şekli ile doğrudan orantılıdır. Bu orantıyı böylesine ustaca kurmak elbette herkese nasip olmaz

Bir dostum: “Yere düşersen bir avuç toprak al öyle kalk.” demişti. İlk duyduğumda çok menfaatçi bencillik kokan bir söz diye yorumlamıştım. Ama Osman Çeviksoy’un ayağı takıldı, sendeledi, yere düştü bir avuç değil yığınlarla toprak kucaklayarak kalktı. Çoğunluğu hastane hikâyelerinden oluşan son kitabı “Gönlümün Güz Çiçeği” için aslında bir avuç veya bir kucak toprak benzetmesini yapmak o kocaman birikim ve emeğe de saygısızlık olur zannımca. Çünkü kitap içindekiler ve kullanılan edebi dil, uslup sayesinde bir hazine niteliğinde.

Daha ilk hikâyede herkesin bir şekilde yolunun düşeceği hastaneyi içinde yaşatırcasına ve de az çok her insanın doktorlar hakkın da ki düşünceleri ile o kadar güzel anlatmış ki. Hayatı kavramak için insanın hasta olası geliyor. Ve ikinci hikâye… Yani kendi hikâyesi. İnsanın kendisini anlatması, kendisini “ O” diye sunması zor olsa gerek. Bu hikâyede bir sevgi halesinin içinde ki insanın en zor ameliyatı, en sevdiğini üzmeden nasıl kolay atlattığını gösteriyor. Ben sadece yazan değil yazdığını yaşayanım diyor adeta. Yalancı Şair’de halen aşkın olduğunu, günümüzün faydacı bakış açısına karşılık sevginin nasıl üstün geldiğini gözler önüne seriyor.

Gönlümün Güz Çiçeği adlı hikaye için, onlarca kişi: “Bizi ters köşeye yatırdın, alacağın olsun Osman Hocam.” diyecektir. Nasıl demesinler ki aynı konuyu onlar olumsuzlamasına ve sevimsiz yanıyla yazmışken “Osman Hocaları” dikensiz gül gibi yazarak bir ders daha vermiş.

Aynı tatla okuduğumuz iki hikâyeden sonra bana göre kitabın şah damarı denilebilecek bir hikaye, Güller ve Kuşlar. On iki Eylül öncesini yaşayanlar belki de o zamanlar hangi çarkların arasında öğütülmekte olduklarını fark etmemişlerdi. Bu hikâye o dönemin uzaktan çekilmiş, bütününü kuş bakışı gösteren bir fotoğrafı gibi. 
Aziz Kavalcı, acının karşısında abideleşen sıradan bir insanı, çabucak pes edenlere çıplak bir örnek olarak sunuyor.

“Ondan Ötesi Yok” belki de iki asır önce yazılmış olsaydı, Kerem ile Aslı gibi aşkın sembolü hikayelerden biri olurdu.

Kitabın ikinci bölümü “Bahtiyarlar da Var” isteyene gülme isteyene ağlama fırsatı sunuyor. Politika ile uğraşanlara, “Anlayana sivrisinek ders.” dercesine ayna tutan bir seri hikâyeyi arka arkaya sıralıyor.

Kitabın son bölümü ve son hikayesi. Rahmetli Eriman Topbaş Bey’i ne kadarda güzel anlatıyor. Onu tanıyana “İyi ki tanımışım bu benim için bir ayrıcalık.” tanımayana, “Keşke bende tanısaydım.” dedirtiyor.
Elinize dilinize sağlık, daha nice kitaplar da hikâyelerinizi okumak dileği ile.

Yorum: Atalay Yağmur