Kavga Günleri

 

Bir güzel kalem, bir güzel üslup, bir güzel insan, 1968-80 arası dönemi ve Ülkücü Hareket'in anatomisini, analizini, ruh halini ve misyonunu bütün samimiyetiyle ve objektifliğiyle ortaya koydu... Hepimiz okuyacağız ve okumalıyız... İşte o kitaba İskender Öksüz hocamızın yazdığı önsöz... 

Ülkücülük ve sanat
İskender öksüz


Yağmur Tunalı, “İki işim vardı: Birincisi ülkücülük, ikincisi şiir. Bunlar hayatımı dolduruyordu.” diyor. En zor meslekleri seçmiş!
Hepsi memleketinde, Kayseri’de gördüğü bir afişle başlar: “Esir Türkler Haftası”. “O üç kelimeye kilitlenmiştim” diyor... Esir Türk? Türk nasıl esir olur? Esir Türk mü var? Toplantıya gider ve o toplantı onun “vız noktası”dır: 
Ben, o gün onlardan oldum. O toplantının, yürüyeceğim yolu gösterdiğini, ömrümü peşin peşin verdiğim fikre intisâb ettiğimi, gözyaşlı giriş merâsiminin çoktan yapılmış olduğunu benden başka kimse bilmiyordu. Oradan çıktım ve bir köşede sarsıla sarsıla, göğsüm yırtılarak, ciğerim koparcasına, kardeşlerimin esâretine ağladım. Bu esâreti getiren şartlara, bize bu düşkünlüğü yaşatan her şeye ağız dolusu bağırmak ve meydan okumak isteğiyle, bir türlü kendime gelemedim. Evet, artık, ben de o mlliyetçilerden biriydim.
“Vız noktası” Galip Ağabey’in tabiriydi. Hepimizin bir vız noktası, bir vız eşiği vardır. O eşiği aşan, o eşiğe dokunan bir olay, bir fikir hayatımızı değiştirir. 
O günler, bu günlere benzemez. Vız noktasına temas edeni kucaklayacak canlı, genç ve sımsıcak bir kitle vardır: 
Bu gençler, tâtillerde evlerinde durup oturmazlardı. Pek çoğu, bulundukları yerin dışında da çalışırdı. O yılların fikir hareketlerinden birine katılanların âilesi, özel hayatları, dersleri vesâir işleri ikinci plândaydı. En önemli iş “dâv┠idi ve “dâvâya hizmet”, yaşamanın gâyesiydi. En azından belli bir kitle için bu böyleydi. İdeal dâvâ adamının dinlenmek, eğlenmek, uzun uzadıya yakınlarıyla vakit geçirmek hakkı olamazdı. Tabîî, bu anlayışta olanlar, belki on kişiden biriydi. Hareket de onların omuzlarında yükselirdi. Bunlar, tâtillerde de boş durmayanlardı. 
...
Lise seviyesinde, ülkücülük çok baskındı. Birkaç sene içinde, Kayseri’deki iki lisede de Ülkücüler çoğunluktaydı. İmam Hatip Okulu’nda bile ülkücü sayısı daha fazlaydı. 1975’den sonra, İmam Hatiplerde durum hızla tersine dönecekti, ama o târîhe kadar durum böyleydi.
Yahyalı’da, Kayseri’de iş bitmişti. Mücadele daha başlangıcında kazanılmıştı. Tunalı, üniversite için Erzurum’a gider. Fakat Erzurum’da da vız noktasını yıllar önce geçmiş insanlar vardır. Rektör, o yıllarda hepimizin iftiharla andığı Prof. Dr. Kemal Bıyıkoğlu’dur. ABD’de ziraat mesleğinin en matematik yoğun dalında doktora yapıp gelen bilim insanı Şaban Karataş’ın ideali, “ilim, ilim, ilim...”dir. Bir gün üniversite koridorunda ıslıkla aynı melodinin sık sık çalındığını farkeder ve arkadaşlarına bunun ne olduğunu sorar. “Kürdistan Millî Marşı” cevabını alır. Bu da Şaban Hoca’nın vız noktasıdır. Kendi tabiriyle, “o gün ilim bitti, film başladı!” Umay Günay, Turgut Günay (Yetik Ozan), Ahmet Bican Ercilasun, Yılma Durak hep oradadırlar ve Yağmur en az Kayseri kadar dost bir çevreye gelmiştir. Fakat o, bir kültür merkezine, bir büyük şehre gitmek sanat iştiyakını şimdi Türk Milliyetçiliği ile birleştirmek arzusundadır. Çevresindeki ülküdaşlarında hissettiği eksiklik de budur. Fikri göklere yükseltecek sanat kanatları eksiktir. 
Bütün topallayan taraflarımızın temelinde de bu sanatsızlık yatıyordu. Tertemiz insanların bir araya gelmesiyle oluşan bir büyük câmiaydık. Bu tertemiz insanların kaba-saba görünmelerinde, yontulmamışlıklarında, cemiyet adamı olmakta zorlanmalarında, insan ilişkilerinde sıkıntı yaşamalarında, kendilerini anlatamamalarında ve daha pek çok şeyde sanatsızlık ve kültür eksikliği vardı. 
Sanat ve kültür... Tunalı okuyacağı şehri de sanat yoğunluğuna göre seçmektedir:
Erzurum’a giderken karar vermiştim. Yıl sonunda Ankara’ya nakledecektim. Sebepleri açıktı: Kültür-sanat faaliyetleri bakımından büyük şehrin imkânlarını istiyordum. 
Öyle de yapar. Ankara’ya, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne gelir. Ancak Ankara her tarafı dostlarla sarılı bir muhit değildir. Bir Yahyalı, bir Kayseri veya Erzurum değildir. 
Türkiye’de bir devrim yapılacaktır. Bu devrimin stratejik hedefi, Ankara’ya “Sovyetler’e dost bir hükümet” getirmektir. Bunu demokrasiyle gerçekleştirmek mümkün olmadığı için, tek yok devrimdir. Devrim de mevcut bile olmayan proletaryayla değil, üniversite gençliği, bürokrasi ve kafa dengi subaylarla yapılacaktır. “Grand strateji” böyledir ama bu siperlerdeki gençlere, “kapitalistleri kahredeceğiz, emperyalistleri kovacağız, sosyalist Türkiye’yi kuracağız” diye anlatılmaktadır. SSCB, emperyalist değildir; tabiatıyla... Çünkü Lenin öyle söylemiştir. Emperyalizm, sadece kapitalizmin bir uzantısıdır. SSCB ve Çin kapitalist olmadıkları için emperyalist olamazlar.
Üniversiteler devrimin karargâhları, devrimcilerin “safe house”larıdır. O yılların üniversitelerine güvenlik güçleri giremez. Fakat devrim karargâhlarının ele geçirilmesinin önüne beklenmedik bir engel çıkar. Ülkücü denilen öğrenciler. Mücadele “ters bakma”yla başlar. Ters bakma bazen yumruk, bazen sopaya dönüşür ve ardından ülkücü şehitler gelir. Ankara’da Süleyman Özmen, İstanbul’da Yusuf İmamoğlu, yine Ankara’da Dursun Önkuzu... 
Bu olayları, ülkücüler başlatmamıştır. Ülkücüler, bu kavgalarda reaksiyonerdir. Ülkeyi komunizm tehlikesine karşı koruma refleksiyle hareket etmişlerdir ve çok sonra sahneye çıkmışlardır. İmparatorluk dönemlerimizde, Türkçülüğün en sonra ortaya çıkmasına benzer bir durumdur. 
Fakat büyük basın ve TRT’deki devrimciler gerçeğin tam tersini savunur ve propaganda harbini kazanırlar. 
9 Mart ihtilal teşebbüsü 12 Mart’ta durdurulur. Demek ki okulları zapt etmek yetmemektedir ve zaten bu iş, ülkücülerin direnciyle imkânsız hâle gelmiştir. 
Şimdi kurtarılmış bölgelerin zamanıdır. Şehir gerillası stratejik savunma halinden, bu bölgeler vasıtasıyla stratejik denge konumuna geçecek ve ardından stratejik taarruz başlayacaktır. SSCB’ye dost bir hükümet gelene kadar...
Sol cenâhımızın verilmiş bir karârı ve hükmü olduğu açık: Onlar [: o ihtilalciler = devrimciler], doğruyu savunmuş kahramanlardır. Onlara engel olmak isteyenler en karanlık kişi ve kurumlardır... Herkes bunu kabûl etmelidir. Etmeyenler zâten karanlıktadır. Değişmez görünen fikirleri el’an budur. Bu pişkinliği normal ölçülerle anlamak mümkün olmaz. Sanki her dedikleri doğru çıkmış, sanki onları dinlemeyenler, memleketin yüksek menfaatlerini ayaklar altına almışlardır. Böyle bir sâbit fikrin, ham hayâli aşan ütopyanın müzâkere edilecek tarafını bulmak güçtür. Müzâkere edemeyince de anlamak ve anlatmak da, anlaşmak da imkânsıza yakındır.
“O günler”de sokakta yürürken, dolmuşa binip Kızılay’dan geçerken bir devrimci kurşununun ne zaman geleceği belli değildir. Bu devrimciler arasında o zamanlar “Apocular” adıyla bilinen bugünün PKK’sı da vardır ve şerefli büyük basına göre bunlar da “devrimci gençler”dir. 
Yağmur iki cephede birden kavga vermektedir. Biri silaha karşı verilen kavgadır. Öbürü egolara ve cehalete karşı. 
Çağlar Sanat Tiyatrosu’nu kurarlar. Kürşad İhtilali oyununda Kıraç Ata’yı oynar. Tiyatro gayet başarılı bir üç yıldan sonra destek ve ilgi yokluğundan tatil olur. Ülkü Pınarı Dergisi’ni çıkarırlar. Hareketin içinden bir grup başarılı dergiyi “teşkilât”a, yani kendilerine bağlarlar ve dergi bu bağın sıkılığına dayanamayarak boğulur ve ölür. Divan Dergisi de aynı akıbete uğrar. Dergiler ne kelime, artık ağır ağır, dev hareketin tamamını alıp, götürüp başka bir yerlere bağlama teşebbüsü başlamıştır. 
[Teşkilâtlarda liderlik konusunda] menfî örneklerin çok, müsbet olanların çok az olması dikkat çekicidir. Ben bu konuyu zamanla daha genel bir çerçevede anlamayı denedim. Gördüğüm, bizde her baş olanın ve başa geçenin kuralları kendince yorumlayarak hareket ettiğidir. En kısası budur. Yaşadığım müddet içinde, hiçbir prensibin bozulmadığı bir grup hareketi hatırlamıyorum. Sağda solda, Ülkücü’de, Akıncı’da Komünist’te ve dahi diğerlerinde, böyle bir “ego” problemi vardır. Bu ego, gelişmemiş bir kafa ve zihni işâret eden, hastalıklı bir yapıda görünür. Siyâsî hareket ve partiler, bunun en açık örnekleridir. Kim başa gelirse, onun dediği kânundur. Kânun-nizam da odur. Demokrasi, seçim, tüzük vesâire varken bile böyledir. Onlar da bir yerinden kesilir, kırpılır, baştakinin isteğine hizmet eder hale getirilir. Yâni teşkîlâtı ele geçiren, her türlü kuraldan daha üstün kural koyucudur. Kâğıt üstünde böyle olmadığı bellidir. Kâğıttaki kâğıttadır. Hayat başka türlü akar. Halbuki, teşkîlâtın en önemli özelliği, kurallarla çerçevelenmiş olmasıdır. Bu kurallara da öncelikle kendisi uyar, yâni yönetenler, başta olanlar kendi kurallarını bozma hakkını kendilerinde bulmazlar. 
İşte bu “ego”lar, kavgada taraf olmayan müsülmancılarla işbirliği yaptı ve hareketi çekip parçalamaya başladı. Tunalı, Türkiye’nin ölüm-kalım mücadelesine katılmayan, dışarıda kaldığı için de yıpranmayan “müsülmancılar”ı, savaşan taraflar bitap düştüğünde ortaya çıkıp muharebe meydanını soyanlara benzetir. Daha önceki savaşlarımızın “hacı ağa”larına, yani harp zenginlerine... Bunlar, “ego”lara çengel atarak zaten ezilmiş, hırpalanmış, yıpranmış doğal liderleri mahrum bırakılmış bu kitleyi çekip götürüp başka limanlara bağladılar. Bu yeni taarruz da tıpkı önceki gibi, Türk Milleti’nin değerlerine, geleneklerine ve inancına karşı idi. İdeolojileri Türkler’in bin yıllık din anlayışından uzak bir yeni din anlayışıydı. Türk’ün kendisine de karşı idiler. Onlara göre Türk, Türkiye’nin sahibi değil, otuz altı etnik gruptan sadece biriydi. Ama bunu ancak hâkimiyeti sağladıktan sonra söylemeye cesaret ettiler. “Müsülmancı”, Fransızca “mussulman”dan adapte edilmiş, Tunalı’ya has bir tabir... 1978’de başlayıp 12 Eylül’den sonra da hareketin önemli unsurlarını koparıp göçürenlerdir bunlar. 
Yahyalı ve benzeri Anadolu merkezleri, daha çok iki kanaldan sel gibi dışa açıldılar. Yavaş, düşüne taşına, yaşayarak hazmederek değil peşin bir kabulle açıldılar. Kendinden olmadığı şüphesiyle direndiği merkezin yaşayış teklif ve dayatmalarına karşı, kendinden olduğu görüntüsü açık olan iki kanala teslîm oluverdiler. Birisi, bizim milliyetçilik hareketimizin açtığı yoldu. Diğeri, bu yolu da gizli-açık kullanan Erbakan Hoca’nın millî görüş hareketiydi. Biz, ne türküye, ne oyuna, ne de geleneklere karşıydık. Aksine, onlarla yürüyorduk. Hoca’nın, kendince din eksenli hareketinde, en büyük darbe, müziğe, oyuna, geleneklere, binlerce yıllık yaşayışa karşıydı ve yeni bir hayat tarzı teklîfi vardı. İşte, bu hareket, halkın inkılâpçılardan koruduğu nesi var, nesi yoksa “yanlışlayarak” konuşuyordu. Dolayısıyle son darbe oradan geldi ve pek çok yaşayış unsuru ve gelenek kolayca yıkılıverdi. Yâni, gelenek düşmanlarının yapamadığını, din üzerinden geldiği için dost görünenler kolayına yapıverdiler.
Alıntılardan da anlaşılacağı gibi, Tunalı o zor yılların şâhididir. En yakın, en içerden şâhitlerinden biridir muhakkak. O yılları anlatan biyografiler, hatıratlar çıkmaktadır, çıkacaktır. Fakat hem mücadeleyi hem de mücadelenin sanat cephesini bu derece canhıraş nakleden biyografiyi pek az kimse yazabilir. 
Sanatla, yazmakla, düşünmekle iç içe bir gönül ve kafa çok önemli bir şeye daha hazırdır. Olayların özüne inmek, sebeplerini hissetmek, yakalamak ve bize de göstermek, anlatmak. İşte bu derinlik pek ender bulunur. Tunalı sadece bir görgü tanığı değil, aynı zamanda bir gönül tanığı, aynı zamanda bir sosyoloji tanığıdır.