Adnan Şenel

 

 

Engelsiz Gazete'de Adnan Şenel ile yapılan söyleşi

 

 

Emine Zaimoğlu : Öncelikle Engelsiz Gazete okurlarımıza kendinizden bahseder misiniz?

Adnan Şenel : Başlamadan önce, beni konuk ettiğiniz için Engelsiz Gazete yetkililerine ve size teşekkür ediyorum. Okuyucularınıza da sevgi ve hürmetlerimi sunuyorum. Aslen Kastamonu Taşköprülü olmama rağmen doğma büyüme Ankaralıyım. 1961 yılında Ankara’da doğdum. Tahsil hayatımın tamamı Ankara’da geçti. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nin Eğitimde Psikolojik Hizmetler Bölümü’nü bitirdikten ve kısa dönem askerlik yaptıktan sonra bir kamu kuruluşunda memur olarak çalışmaya başladım. Üç yıl sonra ise bir dergiden gelen teklif üzerine memuriyetten istifa ettim ve basın-yayın hayatına girdim. Ardından çeşitli dergi ve gazetelerde editör, yazar ve yönetici olarak çalıştım. Malum, gazetecilikte, ki özellikle Ankara’da iseniz, maddi anlamda sıkıntı çekmemeniz mümkün değil. Böyle bir sıkıntılı dönemde karar verdim ve öğretmen oldum. İstanbul’da iki yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, sağ olsun bir dostumuz beni tekrar Ankara’ya çağırdı ve bu kez yine kamu kuruluşunda basın müşaviri olarak çalışmaya başladım. Yani, tilki-kürkçü dükkanı misali, tekrar kamuya ve Ankara’ya döndüm. Halen bu göreve devam ediyorum.

Emine Zaimoğlu : Yazma konusuna ve kitaplarınıza geçmeden önce Ankara ile ilgili duygu ve düşüncelerinizi alalım istiyorum. Anladığım kadarıyla Ankara sizin hayatınızda önemli rol oynuyor. Doğup büyüdüğünüz ve çalıştığınız yer. Üstelik İstanbul’a gitmiş orada iki yıl kalmış olmanıza rağmen tekrar Ankara’ya dönmüşsünüz. Nedir sizin için Ankara?

Adnan Şenel : Çok şeydir, her şeydir... İstanbul’a gidip orada iki yıl kalmış olmanıza ve oranın büyüsünden nasibinizi olmanıza rağmen, tekrar geri dönmekten memnun olacağınız tek şehirdir Ankara. “Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü severim” diyen Yahya Kemal nasıl kendince samimi ve haklı duygusunu dile getiriyorsa, ben de samimi olarak diyorum ki, Ankara’nın kıymeti, İstanbul’da bir süre yaşamadıkça anlaşılmıyor. Belki İstanbul kadar büyük, kalabalık değildir; İstanbul kadar kültür ve tarih zenginliği yoktur; İstanbul’daki gibi muhteşem boğazı, denizi yoktur; bütün bunlara rağmen Ankara daha samimi, daha sıcak ve daha sevecendir. Ürkütmez, korkutmaz, bunaltmaz, sıkmaz. Ankara’nın da kendine has bir büyüsü ve çekiciliği vardır. Tabii ki, bu benim için böyle. Yani burada doğmuş büyümüş ve birkaç yılı hariç, hayatının tamamı burada geçmiş biri olarak ben böyle görüyor ve hissediyor olabilirim. Herkesin memleketi kendine güzeldir. Ben Ankara’yı seviyorum kısacası ve seviyor olmaktan da çok ama çok memnunum.

Emine Zaimoğlu : Kısa bir süre için kamuda görev aldığınızı, daha sonra basın yayın sektöründe çalışmaya başladığınızı söylediniz. Böyle radikal bir kararı nasıl aldınız? Öte yandan, evet, insanlar sevdikleri işlerde çalışırlarsa başarılı olur. Peki, basın yayında çalışamasaydınız, zoraki başka bir meslekte çalışmak zorunda kalsaydınız yazamaya zaman ayırabilir miydiniz?

Adnan Şenel : Harika bir soru. Cevapların bir kısmını da içinde barındıran bir soru. Bir insanın, üstelik yeni evlenmiş, ev geçindirmek zorunda olan birinin, kamu’daki memuriyetinden istifa edip, sonu belirsiz ve riskli özel sektöre geçmesi, haklısınız, radikal bir kararı gerektirir. Çeyrek asır önce verdiğim bir karardı bu ve zaman zaman bu kararın getirdiği sıkıntılarla karşılaştım maddi açıdan. Fakat asla verdiğim bu kararın pişmanlığını yaşamadım. Gemileri yaktım ve arkama dönüp bakmadım. Hür irademle bir karar vermiş isem illâki bu kararın sorumluluğunu da üstlenecektim. Ki, şimdi, bugün itibariyle baktığımda diyorum ki, iyi ki böyle bir karar vermişim ve o maceralı basın-yayın hayatına atılmışım. Son zamanların moda tabiriyle, bir “kelebek etkisi” gibi diyelim buna. Eğer, basın-yayın hayatına atılmamış olsaydım, belki hâlâ bugün o ilk kamu kuruluşunda memur ya da amir olarak çalışıyor olurdum. Peki, bugün olduğum gibi, kendimi mutlu ve tatminkar hisseder miydim, orası şüpheli. Basın hayatına atıldıktan sonra yaşadıklarım, görüp geçirdiklerim, edindiğim tecrübeler, tanıdığım kişiler göz önüne alındığında, gönül rahatlığıyla “iyi ki öyle yapmışım” diyebiliyorum. Zoraki bir işte çalışıyor olsaydınız diye sordunuz ya, işte bam teli burası. Vurguladığınız gibi, insanlar sevdikleri ve istedikleri meslekleri yapmalı. Eğitim ve psikoloji tahsili yapmış biri olarak ben bunu daha iyi idrak edebilme şansına sahiptim. Teoride böyle oluyordu; kitaplarımız, hocalarımız bu böyle olmalıdır diyordu. Ne var ki, ülkemizde, eğitim sistemimizin de aksaklıkları sebebiyle çoğu insanımız sevdikleri, ilgilendikleri, istedikleri ya da yetenekli oldukları işlerde değil, ya seçme sisteminin ya da ebeveynlerinin yönlendirmesiyle, alakasız mesleklerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Mutsuzluğumuzun önemli faktörlerinden biri de budur. İşte ben, o teoriyi pratiği dönüştürmek istedim. Sevdiğim ve istediğim bir işi yapma yönünde karar verdim. Ben memur olmadan önce de, memuriyet sürecinde de dergilere yazılar yazıyordum amatörce. Fakat mesele sadece “yazmak” değildi. Bir derginin, gazetenin bizatihi içinde olmak, o atmosfer içinde çalışmak, mutfağından vitrinine kadar o süreç içinde yer almak önemliydi ve ben bunu yaptım.

Emine Zaimoğlu : Adnan bey, yazmak bana göre özel insanlara verilen başarı hediyesi ve siz de yazmaya başladıktan sonra ödülünüzü almaya başladınız. Her yazı yazan kişi bana göre yazar değil, sadece özel kişiler yazar adayı ve yazar olabilir. Siz yazmaya ne zaman başladınız?

Adnan Şenel : Yazmaya lise döneminde başladım fakat daha çok deneme-makale-araştırma yönünde idi bu yazılar. Çeşitli dergi ve gazetelere gönderiyordum yazıları. Rahmetli annemin bana lise son sınıfta iken aldığı daktilo idi belki de benim yazarlığa olan hevesimin artmasına yol açan. Kendisi okuma-yazma bilmezdi ama benim okuyor ve yazıyor olmamdan o kadar çok memnun olurdu ki, gürültüyü hiç kaldırmamasına rağmen hiç ikiletmeden bana daktilo almıştı. Benim kamudan istifa edip yayın hayatıma atılmamı sağlayan da işte o lisede başladığım, üniversitede devam ettiğim yazılar olmuştur. Biraz siyaset ama daha çok da kültür-sanatla ilgili o yazılarım sayesinde, gün geldi birileri “eh, elin kalem tutuyor, gel bunu yerinde yap” diyerek çağırdılar. 1993’te “Doğu’da ve Batı’da Düşüncenin Temelleri” adında bir araştırma kitabım yayınlandı. Çalıştığım çeşitli gazete ve dergilerde köşe yazıları, araştırmalar, kitap ve film eleştirileri kaleme aldım. Eğitim, psikoloji, bilişim, kültür-sanat ve dış politika sayfalarında editörlük yaptım. Bunların çoğunda da, bizzat bilgisayarda oturup sayfa düzenlemesini kendim yaptım. İstanbul’daki iki yıllık öğretmenlik döneminde de, oradaki dergi ve gazetelerde yazdım, yarı zamanlı çalıştım. Yani, her halükârda ve fırsatta yazmaya devam ettim.

Roman yazmaya gelince… O biraz gecikmeli oldu. Belki de öyle olması gerektiği için. Elma bile olgunlaşmadan yere düşmüyor değil mi neticede? Ben ilk romanımı kırk beş yaşımda yazdım. Her ortamda söylediğim bir görüşüm var: Herkes hayatının şu veya bu kesiminde ama özelikle de çocukluğundan, gençliğinden itibaren bir roman yazmak ister. Hele ki çok roman, hikâye okuyan biri, illâki “ben de bir roman yazsam” hayalini kurar, arzu eder, ister. Ne var ki, bu hayalini gerçekleştirenlerin sayısı azdır. Niçin? Çünkü yazmak her şeyden önce cesaret meseledir. Cesaret edemezseniz başaramazsınız. Bırakan başarmayı, başlayamazsınız bile. Cesaret dediğimiz şeyin tersi korkaklıktır anlamında söylemiyorum bunu, yanlış anlaşılmasın. Buradaki cesaretsizlikten kastım, daha çok donanım eksikliğinden, motivasyon eksikliğinden ya da fırsat eksikliğinden kaynaklanan duygu örüntüsüdür. Çocuklara “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduğunuzda genellikle “pilot olacağım” cevabını alırsınız değil mi? Pilot olmak her çocuğun hayalidir ama bunu gerçekleştirmenin şartları vardır. Bunun ilgili okulunda eğitimini alacaksınız, kendinizi yetiştireceksiniz ve brövenizi aldıktan sonra da pilot koltuğuna oturacaksınız. Bunları yapmamış birini o koltuğa oturtursanız, o kişi bırakın uçağı uçurmayı, motorunu çalıştırmaya bile cesarete edemez. Donanımdan kastım da bu. Kendinizi roman yazmaya yetecek seviyede donanımlı hale getirmemişseniz, roman yazmaya cesaret edemezsiniz. Diyelim ki ettiniz, daha ilk satırlarda pes edersiniz. Hadi bunu da sağladınız, bu kez, sizi roman yazmaya teşvik edecek, özendirecek motivasyon unsurları gerekebilir. Yani, etrafınızdaki birileri, “tamam, ne duruyorsun, sen de yaz” şeklinde sizi güdülemeli. Bunlar da yeterli olmayabilir. Oturdunuz romanı yazdınız ama bunu bir şekilde yayınlatmak başlıbaşına bir sorun. Hele ki, ilk kez bir roman yazıyorsanız… Bütün bu olumsuzlar da roman yazmaya hevesli ve istekli insanların cesaretini kırabiliyor.

Emine Zaimoğlu : Donanımdan kastınız nedir? Bunu, yazar olmak isteyen kişiler varsa, aydınlatıcı olur düşüncesiyle soruyorum. Bir yazar olmak için nasıl bir donanıma sahip olmak gerekiyor?

Adnan Şenel : Bir fıkra ile özetleyeyim bunu: Savaşta, düşman karşısında geri çekilen birliğe kızmış komutan ve çağırmış bir askeri yanına sormuş “niye geri çekiyorsunuz” diye. Asker “birkaç sebebi var komutanım, birincisi, mermimiz bitti, ikincisi…” deyince komutan “Tamam, diğer sebepleri saymana gerek yok” demiş. İşte, donanım meselesinde de, birinci ve vazgeçilmez unsur, okumaktır. Diğer unsunlar önemli değildir. Reçete gayet basit, öz ve etkili: Çok okuyacaksınız. Şemsettin Sami’nin çok sevdiğim güzel bir sözü vardır, der ki, “İnsanlığa başlıca borcumuz: Bıkmaksızın okumak, üşenmeksizin okumaktır.” Biz bu borcumuzu yerine getirirsek, illâki roman yazmak zorunda değiliz ama, böyle bir niyetimiz varsa da o büyülü dünyanın kapısı ardına kadar açılmış oluyor. Şimdi burada okumanın şöyle faydaları vardır, böyle katkıları vardır diyerek herkesin bildiği şeylerle kimsenin kafasını şişirmek istemem.

İkinci olarak en önemli husus, dile hakimiyettir. Daha doğrusu, imla kurallarını bilmek şarttır. Çok okumanın sonunda çok kelime, deyim öğrenebilirsiniz; hatta üslubunuz da çok iyi olabilir ama bütün bunları imla ve dil kurallarına göre kullanamıyorsanız, elinizdeki elmas o anda kömüre dönüşebilir. Dolayısıyla, yazar olmaya niyetli arkadaşlarımızın, gençlerimizin güzel Türkçemizin gramerini ve imla kurallarını da öğrenmesi bir bakıma şarttır, elzemdir.

Naçizane dile getireceğim üçüncü husus da, denemekten, yazmaktan korkmamaları. Her türlü donanıma sahip olup da “acaba becerebilir miyim” endişesiyle eli bir türlü kaleme, klavyeye gitmeyen kişiler gördüm ben. Evet, başlangıçta belki yazılanlar tekemmül etmemiş olabilir ama yaza yaza ve ustalardan aldıkları eleştiri ve tavsiyeler doğrultusunda daha iyiye doğru bir gidiş olacaktır mutlaka.

Emine Zaimoğlu : Siz de bu aşamalardan sonra yazmaya başladınız ve romanlarınız birer birer ortaya çıktı. Öyleyse şimdi romanlarınıza gelelim. İlk romanınız “Şafak Sözü”nden başlayarak roman serüveninizi anlatır mısınız?

Adnan Şenel : Memnuniyetle. Daha önce dediğim gibi, ben ilk romanımı 45 yaşımda yazdım. Başka bir ifadeyle, cesaretimi ancak bu yaşta bulabilmişim. “Şafak Sözü” ilk ve yazdıklarım içinde benim en çok sevdiğim, beğendiğim roman. Kimbilir, belki de ilk göz ağrım olduğu için bu böyle. Ama konusuna, kurgusuna, tarzına baktığımda da benim için çok anlam taşıyor “Şafak Sözü”… 45 yaşında yazdım ama bunu yazmayı düşünme yaşım 43 idi. Yani, ben romanın konusunu, kurgusunu ve hatta diyaloglarını bile iki sene boyunca zihnimde oluşturdum, olgunlaştırdım. Bu süre boyunca tek bir tuş dahi vurmadım klavyede. Ne zaman ki tamam dedim, oturdum ve üç ay gibi bir sürede yazdım. Bu önce zihinde yazma olayı diğer romanlarım için de geçerli. “Şafak Sözü” merak yüklü bir gerilim-polisiye romanı sayılabilir. Aynı günlerde yurdun çeşitli yerlerinde intihar eden dört kadının, aynı ilçe nüfusuna kayıtlı olmasının bir gazeteci tarafından öğrenilmesiyle başlıyor ve gazetecinin bu dört kadının niye böyle bir şeye kalkıştıklarını öğrenmeye çalışmasıyla devam ediyor. Ortada bir sır vardır, verilmiş bir söz vardır ve bunların ne olduğu, nasıl ortaya çıkarıldığı işleniyor. Eleştirmenlerin ifadesiyle söylüyorum, muhteşem bir kurgusu vardır bu romanın. Bu roman çok beğenilince, haliyle, insanın kendine güveni geliyor, motivasyonu artıyor; dolayısıyla bunların etkisiyle diğer romanlar peş peşe geldi. İkinci romanım duygu yüklü bir aşk romanı: “Ölümden Önce Aşk Vardı”. Biraz biraz da kendi çocukluğumdan, gençliğimden esintiler taşıyan bir kurgudur bu da. Sevdiğine bir türlü sevdiğini söyleyemeyen gençlerin, aşıkların, sevdalıların serencamını anlatır. Üçüncü romanım “Kaçak Yürek” bir polisiye-macera-gerilim romanı. Yine uzmanların görüşüne göre, türünün Türkiye’de yazılmış en güzel ve ilginç örneklerinden biridir “Kaçak Yürek”… Bir kalp nakline ihtiyacı olan zengin işadamına gerekli olan tek kalp, genç bir bilgisayar korsanındadır ve tek çare de, bu genç adamın öldürülerek kalbinin alınmasıdır. Genç adamın ölmesini isteyenlerle istemeyenler arasındaki mücadele nasıl sonuçlanacaktır? Uluslararası kişi ve örgütlerin de katıldığı bu mücadelede kim kazanacaktır? Romanın konusu budur. Uzmanları bilmiyorum ama bu kez kendi adıma, türünün en iyi diyebileceğim dördüncü romanım da “Elma ve Bıçak”tır. 12 Eylül dönemini anlatır. Darbe öncesi son bir bir yıldan başlayarak, cezaevlerinde devam eden o dönemi konu edinir “Elma ve Bıçak”… Gerçek ve kurgu karakterlerin bir arada harmanlandığı, dönemin bütün acı yaşanmışlıklarını ele alan bir romandır. Şimdilerde, baskıda olan ve belki de bu sohbetin yayınladığı sıralarda çıkmış olacak olan romanımın adı ise “Mezardaki Göz”. Gerilim dozu yüksek, macera-polisiye roman diyebiliriz buna da. Çok gizli bilgileri kaydeden protez bir gözü ele geçirmek için mücadele eden iyi ve kötü kahramanların serüvenlerini anlatıyorum bu romanda.

Emine Zaimoğlu : Gördüğüm kadarıyla, romanlarınız polisiye-gerilim-aksiyon ağırlıklı. Niçin bu tür? Bu türe ağırlık vermek nereden aklınıza geldi? Özellikle mi bu türü seçtiniz?

Adnan Şenel : Bu biraz da okuma ilgi alanınızla bağlantılı sanırım. Damak tadı gibi diyelim biz buna. Damağınıza hangisi hoş gelirse o yemeği yersiniz ya, roman okurken tercih ettiğiniz tür de buna benziyor. Eh, hangi alanda çok okursanız, yazarken de bilinçli ya da gayri ihtiyari o alanı tercih ediyorsunuz. Ben okumaya çizgi-romanla başladım ama daha ilkokulun sonlarından itibaren, okumayı seven ağabeymin kitaplığından faydalanarak, casusluk-polisiye-macera-aksiyon romanlarıyla haşır neşir oldum. James Bond’la, Mike Hammer’la çocuk yaşta tanıştım. Lise ve üniversite döneminde ise Robert Ludlum, Wilbur Smith, John Le Carre; daha sonları ise Dean Koontz. Clive Cusller… Bunlar, bütün romanlarını okuduğum, beğendiğim yazarlar. Haliyle, bu yazarlar ve türlerle sıkıfıkı olunca, polisiye-macera-gerilim türünde yazmak istiyorsunuz. Okuduklarınızın sizde mutlaka tortuları kalıyor, birikimleri oluyor, bir tür size yol haritası sunuyor. Peki bu türün çekiciliği, avantajı nedir diye soracak olursanız, onun da cevabı şu: Sürükleyicidir, akıcıdır; sıkmaz, yormaz. Hem yazanı, hem okuyanı… Kurguda özgürsünüzdür; karakterlerde özgürsünüzdür, konuda hakeza öyle… Eğer bir dönem romanı yazmıyorsanız, tarihi bir roman yazmıyorsanız, mesaj yüklü sosyal içerikli romanlar yazmıyorsanız, işte bu tür gerilim-macera-polisiye romanlar daha tercih edilir hale geliyor benim için.

Emine Zaimoğlu : “Elma ve Bıçak” bir dönem romanı ama değil mi? Zor oldu mu sizin için?

Adnan Şenel : O dönemin içinde bulunduğum, yaşadığım ve bizzat şahit olduğum, gördüğüm olaylarla yüklü olduğu için çok zorladı diyemem. Yine de, kronolojiye ve konjonktürel olaylara sadık kalma adına ön çalışma yaptım, notlar aldım. Gerçek karakterlere ilişkin de bilgiler edindim. Neticede bir dönem romanı olması ve gelecek kuşaklar için de bilgilendirici-aydınlatıcı bir rol oynamasını istediğim için olabildiğince o dönemin gerçekliklerini yansıtmaya özen gösterdim.

Emine Zaimoğlu : Peki, tarihi roman? O daha zor olmalı. Siz tarihi roman yazmayacak mısınız?

Adnan Şenel : Elbette yazacağım. Elbette diyorum, çünkü bir tarihi romana başlamak üzereyim. Hatta başladım sayılır. Balkan Savaşlarını konu edinen, o tarihimizin en ağır ve hüzünlü bozgunuyla ilgili bir roman olacak bu. Yaklaşık iki yıl boyunca konuyla ilgili okuma gerçekleştirdim. Bulabildiğim bütün kitapları aldım ve okudum. Konuyu ve kurguyu zihnimde oluşturdum. Lakin, biraz önce de belirttiğim gibi, tarihi ve dönem romanları bıçak sırtı gibidir. Yazar, diğer türlerde olduğu gibi çok özgür değildir; istediği gibi, serbestçe kalem oynatamaz. Bilhassa, bilgi hataları ve gerçekleri çarpıtıcı unsurlar olmamalıdır. Onun için, çok dikkatli ve özenli olmak gerekiyor. Sonbahara kadar bu romanı bitirmeyi planlıyorum. Bakalım, inşallah yeni yayın döneminde basılırsa hep birlikte göreceğiz nasıl bir ürün ortaya çıkacak. Ben de merak etmiyorum değilim hani. Bunun dışında, bir dönen romanı daha var aklımda; onu da yazdıktan sonra, tamamen asıl ilgi alanıma, yani macera-gerilim türüne yöneleceğim.

Emine Zaimoğlu : Biraz önce birçok yabancı yazar ismi saydınız. Sadece yabancı yazarlar mı okudunuz? Ya da aynı tür romanlar mı okudunuz?

Adnan Şenel : Tabii ki hayır. Benim çok sevdiğim ve hemen hemen bütün romanlarını okuduğum Türk yazarlarımız da var. Mesela Kemal Tahir… Mükemmel bir yazardır benim için. Sonra Peyami Safa, Tarık Buğra, Refik Halid Karay, Emine Işınsu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay… Daha birçok isim sayabilirim. Farklı türlerde, farklı kalemler… Şüphesiz ki, bu isimler de, daha önce sözünü ettiğim “donanım” hususunda bana çok katkıda bulundular. Günümüzde ise üslubunu ve tarzını çok beğendiğim yazar İhsan Oktay Anar’dır. Son dönem Türk edebiyatının bence zirvesidir. Okuyanlar zaten bu konuda bana hak verecektir de, ben eğer hâlâ okumamışlar var ise bu lezzeti kaçırmasınlar diye vurgulamak istedim.

Emine Zaimoğlu : Bu güzel sohbeti bitirmeden önce, gazetemiz ve engelliler konusunda görüşünüzü almak isterim.

Adnan Şenel : Memnuniyetle… Sosyal sorumluluk çerçevesinde yapılan her işe, eyleme ve projeye saygı duyar ve takdir ederim. Engellilerin sorunlarına ilişkin bir site yapmak, bir haber portalı hazırlamak da takdire şayan bir hizmettir; bu vesile ile size tebriklerimi ve başarı dileklerimi sunuyorum. Engellilik meselesine gelince… Bölümüm icabı fakültede özel eğitim dersleri aldım. Teorik de olsa, özel eğitime muhtaç insanlarımızın ne gibi sıkıntıları ve istekleri var bunları öğrendik. Ama iş pratiğe gelince çok daha farklı algılıyorsunuz olan biteni. Hele hele sizin ya da yakınınızın başına bir engellilik durumu geldiğinde durumu idrak ediyorsunuz. Hani, bana damdan düşeni getirin misali. Kendimden bir örnek vereyim; bundan 12 yıl önce üveit adı verilen bir göz hastalığına yakalandım. Herkes için göz hastalığı şüphesiz çok çok önemlidir ama kendi adıma, çok okuyan, yazan ve ekmeğini de yazı çizi işlerinden kazanan biri olarak göz sağlığı daha da bir önem arz ediyor. Hastalığın şiddetli dönemlerinde ve daha sonraları da gelen ataklar döneminde her iki gözüm de belirli sürelerde devre dışı kalıyordu. Kortizonlu damlalar, göz bebeğini büyüten damlalar kullandığım süre içinde ne okuyabiliyor ne yazabiliyordum. Ben üç yıl boyunca ne kitap, ne gazete okuyabildim. Kitap hastası biri için bu nasıl bir kahredici durum varın hesap edin. Bir ölçüde kalıcı görme kaybım olmasına rağmen şimdi daha iyiyim şükürler olsun ama hiçbir zaman gözleri görmeyecek, açılmayacak o insanları düşünün. Ve diğer engelli vatandaşlarımızı… Biz kendini sağlıklı gören, sağlıklı hisseden insanlar her an kendilerinin de engelli hale gelebileceği bilinciyle hareket edebilseler, belki de engelli insanlarımızın sıkıntılarının büyük ölüde giderilmesi de mümkün olacaktır. Dolayısıyla, ben bütün engelli insanlarımızın şartlarının en kısa zamanda ve yeterli şekilde çözümlenmesini temenni ediyor ve her şeye rağmen hayatı sevmeye devan eden, mücadeleden asla vazgeçmeyen bu güzel insanlara şifalar ve mutluluklar diliyorum.

Emine Zaimoğlu : Görüş, düşünce ve duygularınızı bizimle paylaştığınız için teşekkür ediyorum. Yeni romanlarınızda başarılar diliyorum.

Adnan Şenel : Ben de size bana bu güzel sohbeti yapma imkanını verdiğiniz için teşekkür ediyor ve bütün Engelsiz Gazete müdavimlerine selam ve saygılarımı sunuyorum.

Bu güzel samimi röportaj için Sn. Adnan Şenel`e Engelsiz Gazete Ailesi teşekkür ediyoruz.

 

---

Engelsiz Gazete - Ağustos 2014

http://www.engelsizgazete.com/default.asp?git=roportajdetay.asp&rpjid=53&t=x