Ayşe Filiz Yavuz Avşar

 

Prof. Dr. Ayşe Filiz Avşar ile BİR ARPA BOYU YOL isimli kitabı üzerine söyleşi…


“Gezmek, yeni yerler görmek, değişik bölgelerde yaşayan insanlarla tanışmak, onlarla iletişim kurma ihtiyacı sadece bir merak duygusu; sonradan kazanılan bir alışkanlık mı yoksa yaratılıştan gelen bir özellik mi? Sorumuzu, Ede Yayıncılıktan yeni çıkan üçüncü kitabı Bir Arpa Boyu Yol ile okuyucularına yeniden merhaba diyen Ayşe Filiz Avşar’a yönelttik.„
 

Ahmet Kömeçoğlu


Siz hatırlıyor musunuz, gezmeye ne zaman ve nasıl başladığınızı?
Babam ormancıydı, Türkiye’nin en güzel yerlerinde dolaştı, gezdi. O ormanda, arazide vazifesini yaparken biz de yaz tatillerinde onun yanında tuttuğu küçük evlerde kaldık. Babam aldığımız bir arabayı dağ yollarında, hiç kimsenin ulaşmadığı yerlerde bizleri dolaştırarak eskitmeyi göze aldı. Ama ben şu anda medeniyete kurban gitmiş bir dolu tabiat harikasını babamın bu gezme sevdası sayesinde gördüm ve onların hafızamdaki canlı yerlerini de unutmamak üzere bir yerlere kaydettim. Keşke buralar hep bakir kalsaydı ve başkaları da buralardan feyz alsaydı diye düşünüyorum. Yurt dışına çıkmak Türkiye’de dolaşmak her zaman hayalimdi. Fırsat buldukça bunu yaptım. Babamla başladım buna. Ama daha sonra da değişik görevler vasıtasıyla, kongreler vasıtasıyla yurt dışında ve yurt içinde meslektaşlarımla yaptığım gezilerim oldu. Bu gezileri sadece bu vazifeyi icra ederek değerlendirmedim. Farklı bir bakış açısıyla değerlendirmeyi ve buralardan ders almayı amaç edindim.

Ders almakla kalmadınız ve edindiğiniz kazanımları okurlarınızla da paylaşma ihtiyacı duydunuz.
İlk başta kitap yazmak gibi bir niyetim yoktu ama buralarda tuttuğum notlar vardı. Aldığım notlarımı başta kendim için, ileride hatırlamak için ve geriye döndüğüm zaman neler yaptım, neler yaşadım bunları değerlendirmek için yapmıştım. Fakat bunların, kitap olacağını düşünmeden yazdığım notların, başkaları için de belki bir takım ders unsurları veya bakış açısı kazandırmak için bir şeyler verebileceğini düşündüğüm için bunları yazı haline getirmeye başladım. 

Nelerdi onlar? Hangi konular öne çıkıyordu, gördükleriniz, yaşadıklarınız arasında?
İlk yazdığım yazı Afganistan üzerine idi. Afganistan’a ilk gidişimde kaldığım bir haftalık kısa sürenin, benim hayatımda çok önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Döndükten sonra aylarca attığım her adımda Türkiye’de yaşamanın getirdiği büyük nimetin ne olduğunun idrakiyle adımımı attım ve Allah’a şükrettim. Afganistan geçmişte çok mamur olan, zengin bir ülkeyken otuz küsur yılı aşan bir savaştan sonra yanmış yıkılmış hali hastaların en acil durumda bile hastanede gerekli tıbbi malzemeyi bulamayıp işportadan eldiven dikiş malzemeleri temin edip sonra bunu hastaneye götürüp ameliyatlarını yaptırmaya çalışmaları unutulacak şey değildi. Kazanlarda kaynayan ilaçlar; kaşık kaşık bunların şişelere doldurularak dağıtılması; doğru dürüst yapılmayan tahliller; hastaların ucuz, hangi ülkeden geldiği belli olmayan, içindeki etken maddesinin ne olduğu bilinmeyen ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılması; hiçbir teknik tıbbi malzemenin olmayışı; Batının, Dünya Sağlık Örgütünün buralara tıbbi yardım adı altında götürdüğü yardımların bile bazı ülkelerin para karşılığı ve kendi ülkelerinin propagandası amacıyla, ihale usulüyle oralara gittiğini görmek ama bunu Türk Hükümetinin karşılıksız olarak yapması unutulmayacak şeylerdi. Çok farklı bir coğrafyaydı. Eski bir Türk Yurdu olarak kabul edeceğimiz bu topraklarda, otuz yıldan daha uzun süren savaşın izleri korkunç bir tahribat yapmıştı ve bu benim gönlümü çok ağır yaraladı. Bunları kayda geçirdim. Duygulu anlar kağıtlara döküldü. Uzun bir yazı çıktı. Sonra bunun ciddi bir dergide, Türk Yurdu dergisinde yayınlanması söz konusu oldu. Bunun arkası geldi.

Yazılarınızın devam etmesinde Türk Yurdu gibi saygın bir dergide yayınlanmasının etkisi odu mu?
Bu benim için bir teşvik oldu, böyle ciddi bir dergide böyle bir yazının yayınlanması. Arkasından diğer gezi yazılarını yazmaya başladım. Tabi bu gezi yazılarını yazarken sadece kendi düşüncelerim değil, aslında bizim neyi nasıl görmemiz gerektiği konusunda da okuyanlara bir takım işaretler vermeyi amaç edindim. İnşallah yerine ulaşır. 

Nelere ağırlık veriyorsunuz yazılarınızda? Bir Türk gezgini olarak paylaşmak istediğiniz öncelikler neler? 
Gezmek demek sadece başkalarının yemeklerin tatmak, nasıl yaşadıklarını, nasıl giyindiklerini öğrenmek değil; hayatı nasıl gördüklerini, nasıl değerlendirdiklerini, nasıl düşündüklerini de öğrenmek demek. Bulundukları şartlarla düşünceleri arasındaki değerlendirmeyi yapmak demek. Bizim oraları hangi gözle değerlendirip ne yapabileceğimizi, Türk’ün elinin oralara nasıl ulaşacağını, ne yapması gerektiğini öğrenmek demek. Bizim geçmiş tarihimizde oralara giderken atalarımızın hangi düşünceyle gittiklerinin de farkına varmak demek. Oralara gidip geldikçe tarihi açıklarımızı, eksiklerimizi nasıl öğrenmemiz gerektiğinin farkına da vardım. Açıklarımızı gördüm, tarihi öğrenirken yaptığımız yanlışları gördüm. 

Gördüğünüz, fark ettiğiniz eksikliklerin giderilmesi ve yanlışların düzeltilmesi için neler öneriyorsunuz? 
Aslında tarih kitaplarının, coğrafya kitaplarının daha farklı yazılması gerektiğinin idrakine vardım. Şu an düşündüğüm şey şu; tarih yazarları da coğrafya yazarları da çocuklarımıza bu kitapları yazmadan önce, buraları görmeli, gezmeli ve çocuklara buraları öğretirken nasıl vermeleri gerektiğini mesajlarının farkına vararak kitaplarını yazmalı. Onlar, bir roman, bir hikâye, bir film tadında yazılarak çocuklara öğretilirse çok daha iyi olur. Çünkü ben bu açığı tarihi, coğrafyayı sevmeme rağmen fark ettim, kendimde. Görmenin faydasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ve gezmek de bana bu eksiklerimi gösterdiği için çok olumlu olduğu düşüncesindeyim.

Gezmenin, görmenin faydalarından söz açılmışken, gittiğiniz yerlerde başka milletlerden farklı olarak işte bu Türklere özgü bir durum diyebileceğimiz hususlarla karşılaştınız mı?
Genlerimizin önemli olduğunu düşünüyorum, hayata bakış açımızda. Ama geleneklerimizin ve tarihimizin de bizim düşüncemizi şekillendirdiği kanaatindeyim. Biz geçmişimizin hiçbir döneminde vahşet yapmamışız. Yaptığımız her türlü savaşın savaş amacıyla değil, dünyaya adil bir düzen götürmek amacıyla yapıldığını biliyoruz. Tarih kitaplarının hiç birisinde Osmanlının, Selçuklunun, Türklerin yakıp yıkmak için vahşet götürmek için gittiği ile ilgili bir kayıt görmedik. Gittikleri her yerde insanları dilde serbest bırakmışlar, dinde serbest bırakmışlar ve elde ettikleri her türlü kazancıda gittikleri topraklarda, oralarda imar için harcamışlar. Bunlar son derece önemli duygular ama şu anki batı ortaçağdan itibaren farklı duygularla dünyayı değerlendirdi. 

Hangi farklı duygularla değerlendirdiklerini düşünüyorsunuz?
Farklı duygular neler? Biz üstün ırkız, bütün dünya bize hizmet etmeli aslında ve dünyanın kaynaklarını da bu üstün ırkın getirdiği düşüncelerle şekillendirmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla gittikleri yerde yer altı ve yer üstü kaynaklarını mümkün olduğu kadar kendi menfaatleri için kullanmaya çalışıyorlar. Tabi bu bakış açıları da gittikleri yerlerdeki sefaleti açıklamaya yetiyor. Sudan’da da, Afganistan’da da gördüğümüz, Irak’ta da gördüğümüz şey o. Gittikleri yerde insanların mutluluğu hiçbir zaman ön planda olmamış. Ön planda tuttukları tek şey kendi ülkeleri için elde ettikleri menfaatler. Dolayısıyla insan unsuru geride kalmış.  Ama biz gittiğimiz yerde önce insanı değerlendiriyoruz; insanı görüyoruz, insanın duygularını ön plana alıyoruz. Dolayısıyla biz gittiğimiz yerde bir toprak, bir millet bazında değil, fert fert gittiğimiz ülkedeki insanların mutluluğunu değerlendirerek bakıyoruz. 

Kitabınızda, batılılar sömürmek için, Türkler destek olmak için gidiyor, diyorsunuz. Geçmişte de bunun böyle olmasının bu günkü ilişkilere bir katkısı var mıdır?
Bu da tabi çok önemli. Bu düşüncenin bizim hayatımızda şu anki neslimizin hayatında önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü düşünceler de yüzlerce binlerce yıl içinde ruh yapısına aktarılır. Ummadığımız bir zamanda kullandığımız bir kelime bir davranış bile çocuklarımıza bir alışkanlık olarak bir bakış açısı olarak yansıyabiliyor. Şu an eğer Türk hükümeti, Türk Devleti bu ülkelere yardım için gidiyorsa, geçmişten, gelenekten gelen bu duygularla gidiyor ve gittikleri yerlerde de onun için çok başarılı işlere imza atıyor ve sevgiyle karşılanıyor. Biz gittiğimiz yerlerde bize misyoner gibi bakıldığını görmedik. Bununla ilgili şüphesi olanlar oldu. Onlar da haklılardı. Çünkü o ülkelere giden, yardım için giden batılı insanların ve kuruluşların tamamı orayı misyoner düşüncesiyle değerlendirmişler. Oradaki insanların sağlık amacıyla geldiklerinde neyi düşündükleri, neyi yaptıkları ve yaptıkları yardımların arkasında neyin propagandasını amaçladıklarıyla ilgili soru işaretleri haklı olarak o ülkedeki insanların da bakış açılarını değiştirmiş. Ama gittiğimiz yerlerde bize hep geçmişteki atalarımızın mirasının getirdiği bakış açısıyla değerlendirme yapıldı ve sevgiyle karşılandık. İnşallah atalarımızın getirdiği bu düşünceleri veya bizim için bıraktıkları bu mirası biz layıkıyla yerine getiririz ve gelecekteki nesillerimize de biz aynı iyi duyguları, Türklere karşı, milletimize karşı olan iyi duyguları da taşıyarak aktararak bunun üstüne devam ettiririz. 

Bir Arpa Boyu Yol kitabınızı okuduğumuzda sadece Türk coğrafyasıyla ilgili olmadığınızı, adeta insan olan her yerde yaptığınız bir şeylerin olduğunu görüyoruz ve yapacaklarınızın olduğu mesajını da alıyoruz. Sudan’ın sizi derinden etkileyen yerlerden biri olduğunu anlıyoruz.
Afganistan, Sudan ve Gagavuzya’da birer haftalık hastane veya sağlık programı deneyimimiz oldu. Buraların beni çok etkilediğini söylemem gerekir. Sudan’daki hastaların tevekküllü halleri, sabırları, hiçbir problem çıkarmadan sıralarını beklemeleri, hastane kapısında yatmaları, o masum bakışları benim hayatımda son derece önemli bir yer tuttu. O dönemlerde keşke gazeteci olsam o her bir yüzü, o her bir masum yüzü ve ümitli bekleyişi tek tek fotoğraflara aktarsam diye düşündüm. Ama tabi bu bir profesyonel işiydi. Bir gazeteciye düşen işti. Benim oradaki vazifem yapabildiğim kadar onlara Türkiye’den bir takım sağlık yardımlarını, desteği veyahut tıbbi bilimsel uygulamaları götürmekti. Onun için çalıştık. Ama oradaki hastaların tevekküllü yüz hallerini unutmam, masumiyetlerini unutmam mümkün değil. Darfur’da günlerce aç susuz Türk sağlık heyetinin kapısında kilometrelerce kuyruk oluşturarak ama sadece Türk heyetine muayene olmak için bekleyen hastaları n hikâyeleri bizim için unutulacak şeyler değil. İnsanlar eğer güvenerek Türk’ün kapısına geliyorlarsa ve onlardan bir şey istiyor ve başkalarına gitmiyorlarsa bu bizim sağladığımız güvendir ama dünyanın bize olan ihtiyacıdır. Biz büyük olmak, büyüklüğümüzü devam ettirmek, güçlü olmak durumundayız ve bu karakterlerimizi de asla unutmamak durumundayız.

Kitabınıza Bir Arpa Boyu Yol ismini vermeniz, daha yazılacak daha çok sözünüzün olduğu ipucunu veriyor bizlere. Yeni bir kitap var diyebilir miyiz?
Aslında birkaç kitap var diyebiliriz. Gezi hatıralarımı yazmaya devam ediyorum. Bizim gözümüzle dünyanın yeniden anlatılması gerektiğini düşünüyorum. Meslek hayatımda karşılaştığım olayları da içine alan kısa öykülerden oluşan farklı bir kitap üzerinde çalışıyorum, bitmek üzere.
Yazarlık, ressamlık, kolleksiyonerlik gibi pek çok meziyetiyle Prof. Dr. Ayşe Filiz Avşar, hekimlerin, yeteneklerini azami derecede kullanmalarının en iyi örneklerinden biri. Bir Arpa Boyu Yol, kendi çizdiği karakalem resimler ve birbirinden ilginç konuları içeren yazılarıyla onun son eseri. Bir Arpa Boyu Yol, Ede Yayıncılık tarafından, Türk Gezginleri Dizisi İçinde yayınlandı.

22 Ekim 2011, haberiniz.com http://haberiniz.com/yazilar/roportaj42200rof_Dr_Ayse_Filiz_Avsar_ile_BIR_ARPA_BOYU_YOL _isimli_kitabi_uzerine_soylesi%E2%80%A6.html