Dursun Kuveloğlu

 

Yeni Düşünce Dergisi'nde Dursun Kuveloğlu ile yapılan söyleşi

 

 

Tarihi romanlar yazarı Dursun KUVELOĞLU, bu sayımızdaki röportaj konuğumuz oldu. Dursun KUVELOĞLU ile AKÇAĞ Yayınlarından çıkan, Ermeni meselesini konu edinen ve ikinci baskısını yapan “ŞAHSENEM/Kılıçla Gelen Kılıçla Gider” romanı ile “KOYU GRİ SENELER-78 Kuşağı Romanı” isimli eserleri üzerine konuştuk.

TUBA KAYA: Dursun Bey, sizi tarihi roman yazarı olarak tanıyoruz. Neden tarihi roman? Siz de son yıllarda moda haline gelen TV dizileri ve tarihî kitap yayınlama furyasına mı kapıldınız? Yani, popüler olana mı oynuyorsunuz?

Dursun KUVELOĞLU: Edebiyatta modaya inanmam. Edebi eser konjonktürel olamaz, olmamalıdır. Moda neticesi olan eserler kalıcı olamaz. Neden tarihi roman sorusuna dönersek, Melih Cevdet Anday’ın sevdiğim bir şiirindeki iki dize şöyledir: “Ben mutlu günlerin şairiyim/Saadetten alıyorum ilhamımı.” Benim ilham kaynağım da tarih. Şundan tarih: İçerde ve dışarıda ecdada karşı akıl almaz bir karalama kampanyası var. Ecdadın torunu olarak, Atalara karşı insani ve vicdani vazifemi yerine getirmek, vefa borcumu bir nebze de olsa ödeyebilmek için tarihi romanlar yazıyorum. Tarihimizi de ecdadımızı da seviyorum. Özetle, tarihî romanlar yazma gerekçem budur.

TUBA KAYA: ŞAHSENEM romanınız kısa sürede ikinci baskıyı yaptı. Şahsenem romanını birkaç kelimeyle ifade etmek isterseniz, neler söylersiniz?

Dursun KUVELOĞLU: Son yıllarda Türkiye ve Türk milleti, her nisan ayında, Ermeni Diasporasının iç ve dış savunucularının iftira ve hakaretleri karşısında yıllardır dişlerimi sıkmaktan dişlerim sızladı. Büyük devlet ağlamaz, şikâyet etmez, mağduru oynamaz diyerek bu iftiralara gereği kadar cevap verilmedi. Ben de bu milletin bir ferdiyim. Ecdadıma yapılan bunca hakarete ve iftiraya daha fazla sessiz kalamadım. Bu sebeple Şahsenem’i yazdım. Şahsenem, “Hepimiz Ermeniyiz” demeyen bir roman.

TUBA KAYA: Nasıl tepkiler aldınız?

Dursun KUVELOĞLU: “Hepimiz Ermeniyiz” diye bağıranlar görmezden geldi. Çünkü objektif ve tarihi zeminin gerçekliği üzerine oturmuş bir roman. Tarihi gerçekleri çarpıtmadan, tarihe ihanet etmeden yazılmış bir romandır, Şahsenem. Bana göre bugüne kadar yayımlanmış en objektif romandır. Çünkü konu hakkında bugüne kadar lehte ve aleyhte yazılmış, herkesin üzerinde ittifak ettiği ve “Bu olay böyledir” dediği doğruları yol haritası olarak kabul etmiş bir roman. “Hepimiz Ermeniyiz” demediği için bazı çevreler görmezden gelebilir ama, Ermeni meselesinin ve iddialarının hemen hepsine roman tekniği içerisinde cevap verebilen bir roman olduğu için memnunum.ŞAHSENEM, benim de beğendiğim ve  akademisyen edebiyatçı ve tarihçilerin de, ‘ başarılı bir tarihî romandır’ dediği bir eser oldu.

TUBA KAYA: Ermeni meselesini bir iki cümleyle özetlemenizi istersem, neler söyleyebilirsiniz?

Dursun KUVELOĞLU: Osmanlı yahut Türk milleti ne ile suçlanıyor? Ermenileri zorunlu iskâna tabi tuttu diye suçlanıyor. Bazı illerini içerisine alan dış destekli bölücü ve ayrılıkçı bir isyana karşı devletin güvenliğini ve bütünlüğünü koruması suç ise Osmanlı büyük kabahat işledi. Herhalde, “İsteyen istediği yerde devlet kursun” denmesi bekleniyordu. Böyle bir şey var mı? Türk milletini soykırımcı bir millet gibi göstermeye çalışanlara şunu söylemek isterim: Türk milletinin binlerce yıllık tarihinde soykırım yahut asimilasyon örneği olabilecek tek bir uygulama yoktur. Osmanlı 600 yıldır her imkânı ve muhabbeti sunduğu bir topluluğu, bir sabah kalkıp da sürmeye kalkışmadı ya… İnsan cinnet geçirir ama devletler cinnet geçirmez. Osmanlı Ermenileri o denli rahat, imtiyazlı ve birinci sınıf vatandaş idi ki, başta Çarlık Rusya’sı olmak üzere, diğer ülkelerde yaşayan Ermeniler Osmanlı İmparatorluğuna göç etmek istiyordu. Hatta bu duygu, o ülkeler nezdinde şikâyet konusu oluyordu. Ermenileri kışkırtan Amerika, Fransa, İngiltere ve Çarlık Rusya’sı… Hatta Ermenilerden bahsederlerken, yani bizim “Millet-i Sadıka” dediğimiz insanlardan bahsederlerken, “Onlar Hıristiyan Türkler” deniyordu. O denli bizden, o derece bizimle kaynaşmış Ermenilere karşı soykırım uygulandığı yahut ABD’nin moda deyimiyle “Büyük felaket” yaşatılması asla gerçek değildir. Doğru değildir. Akıl, vicdan ve tarih namusunun kabullenebileceği bir tez değildir.

TUBA KAYA: Türkiye’nin uzun süre bu iddialara karşı sessiz kalması, Ermeni Diasporası’nı cesaretlendirmiş olmalı…

Dursun KUVELOĞLU: Aslında adı Ermeni meselesi yahut bir başka ayrılıkçı hareket olsun, hepsi emperyalist ülkelerin Türkleri Anadolu’dan çıkarmak ve yok etmek için icat ettikleri “Doğu Meselesi”nin neticesidir. O dönem Ermeniler onlar için kullanılacak ve ateşe atılacak birer odundu, bugün ve yarın belki başkaları… Ama meselenin özünü “Doğu Meselesi” kapsamında düşünmek ve analiz etmek mecburiyetindeyiz. Cenap Şahabettin’in güzel bir sözü var: “Su uyur, düşman uyur, ayrılık hastası uyumaz.” Türkiye bu gerçekleri dikkate alacak şekilde uyanık olmak ve geleceğini planlamak durumundadır. Sessiz kalma konusuna gelirsek… Büyük devletler, milletler ağlamaz. Unutmaya çalışır. Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” adlı eserini okuduğunuzda, Türkiye Cumhuriyetinin uzun yıllar bu meseleye bakış açısını görebilirsiniz. Orada, “Dayanılmaz, çok acı ve hatırlamak istemeyeceğimiz kadar kötü olaylar yaşandı. En iyisi unutmak” görüşü vardır. Çünkü tecavüze, kıyıma, soykırıma uğratılan savunmasız Türklerdi. Yeni bir sayfa açmak ve yaraları sarmak öncelik kabul edildi…

TUBA KAYA: Türkiye, bu denli haklı olduğu bir konuda, neredeyse suçlu ilan ediliyor. Nerede hata yaptık?

Dursun KUVELOĞLU: Öncelikle Ermeni meselesini, tarihimizin altın sayfası, gurur duyulacak dönemi olarak göremeyiz. Aksaklıklar, eksiklikler elbette oldu. Bunlar, devletin çökmüş virane hâlinden kaynaklanmış aksaklıklardı. Hastalık, yokluk, kıtlık, fukaralık sadece Ermenileri değil, din ve milliyet ayrımı gözetmeden herkesi yok etti. Yağmur yağarken herkes ıslandı. Anadolu’nun üstüne ölüm yağıyordu, herkes öldü. Bunun sorumluları, Ermenileri kullananlardır. Onları ateşe atanlardır. Hala da sahipleri aynıdır. Hani bir atalar sözümüz var: “Akıllı lafını deliye söyletir.” Hesabın, planın ve tezgâhın sahipleri başka, onun hayaline kapılıp da eline silahı alanlar başka… Bu konuda son söz olarak şunu söylemek isterim: Kartal okla yaralanmış. Bir başka kartal yanına gelerek, “Acı çekmekten ziyade üzgün olduğunu görüyorum, neden?” diye sorar. Yaralı kartal cevap verir: “Evet. Çünkü beni vuran okun arkasında kardeşimin tüyleri var.” Bizim Ermeni meselesi karşısındaki vaziyetimiz, yaralı kartalın vaziyetidir bir bakıma…

TUBA KAYA: Daha fazlasını öğrenmek isteyenler “Şahsenem”i okusunlar diyerek, yeni basılan “KOYU GRİ SENELER-78 Kuşağı Romanı” üzerinde konuşalım. Kitabı okuduğumda aklıma gelen soruyla başlamak istiyorum: Romanın başkahramanı Hasan, gerçekte siz misiniz?

Dursun KUVELOĞLU: Gustave Flaubert’e romanı Madam Bovary için, “Madam Bovary kim? Sevgiliniz mi? Aşık olduğunuz kadın mı?” diye sormuşlar. Flaubert, “Madam Bovary benim” demiş. Flaubert erkek bir yazar sonuçta. Yani romandaki kahramanların hepsi benim. Hasan da benim, diğerleri de… Yaşadıklarımı, şahit olduklarımı, dinlediklerimi harmanlayıp “Ben” yaptım ve “Koyu Gri Seneler” ortaya çıktı.

TUBA KAYA: Neden romanın ismi “Koyu Gri Seneler?” “Gri” ismiyle başlayan popüler romanlardan mı esinlendiniz? Bu sayede romanın ismi daha çarpıcı olur diye mi düşündünüz?

Dursun KUVELOĞLU: Hayır. O tür romanları da okumuyorum. Bu ismi seçerken, hareket sebebim bambaşkadır. Açıklayayım. İnsan hayatını ve insanın dünya hayatında yürüdüğü çizgiyi bir doğru, biz sopa gibi düşünelim. Bir ucu beyazdır. Bir ucu ise simsiyah! Beyaz saflığı, sevabı, Hak’kı, doğruyu ifade eder. Siyahlık ise şeytanı, günahı, kötülüğü… İnsan dediğimiz eşrefi mahlûkat, beyaz ile siyah arasındaki gelgitlerle hayatını tamamlar. Kimi beyaz yakın durur, kimi ise siyaha, kötülüğe, şeytana yakın durur. Öyle bir hayatı yaşar. 70-80 arası Türkiye, ne beyaz yakın durdu. Ne de siyaha yakın durdu. Doğrular ve yanlışlar vardı. Büyük bir akıl tutulması yaşanmıştı ve o dönemin Türkiye’si zaman zaman siyaha yaklaşan “Koyu Gri Seneler”i yaşadı. Kitabın adında “Gri” kelimesinin geçmesinin sebebi budur.

TUBA KAYA: “Koyu Gri Seneler” romanınızda bir cümle çok dikkatimi çekti: “Kendimi fikirlerine yakın, kendilerine uzak hissetmem bundandı” gibi bir cümle var romanın içerisinde… Bununla neyi kastettiniz?

Dursun KUVELOĞLU: Çok iyi yakalamışsınız. Bu romanı dikkatli okuduğunuzu gösterir. Teşekkür ediyorum. Bununla şunu anlatmaya çalıştım. Oldum olası sözleriyle hayatı birbirine çelişen insanlardan haz etmemişimdir. Moda tabirle sözde değil, özde olmak diyelim. Bu tip insanlar o zaman da vardı, bugün de ziyadesiyle vardır.

TUBA KAYA: 70-80 yılları arasını, 12 Eylül’ü anlatan çok sayıda roman yazıldı. Bunların büyük bölümü propagandadan öteye gidemedi. Sizin romanınızın farkı nedir?

Dursun KUVELOĞLU: Kimsenin yazdıklarına haksızlık etmek istemem. Benim romanımın farkını anlatmaya kalkarsam, diğer yazarlara haksızlık etmiş olurum. Yazılan romanların çoğunu okudum. Adnan Şenel’in “Elma ve Bıçak” romanı dışındaki romanlardan etkilendiğimi söyleyemem. Orada insan vardı, insana has duygular ve zaaflar vardı.  Okuyamadıklarım ve haberdar olmadıklarım varsa -ki mutlaka vardır- elbette bunları tenzih ederim. “Koyu Gri Seneler” romanını yazarken, ideolojik körlük yaşamadan yazmaya çabaladım. Herkesi, hepsini bir gözle görmeye çabaladım. Hepsi bizim çocuklarımızdı ve pırıl pırıl bir nesil mahvoldu. Hayatta kalanlar geleceklerini kaybetti. Aileler yıllardır dinmeyen korku ve gözyaşı dolu anlar yaşadı. Ben meseleyi anaların yüreklerinden, babaların yüreklerinden, eşlerin ve çocukların yüreklerinden okumaya gayret ettim. Sanırım bize lazım olan da doğru olan da budur…

TUBA KAYA: Empati yaptınız yani…

Dursun KUVELOĞLU: Öyle de diyebiliriz. Edebiyat eseri propaganda yapmamalıdır. Roman, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyimiyle, “Okuru dönemine götürmelidir.” Yazar olarak, aydın namusu gereği benim sorumluluğum, okuru o döneme götürmek ve kararı okura bırakmaktır. Roman eğer propaganda yapmak kaygısıyla yazılırsa buna roman diyemeyiz. Buna broşür, el ilanı, ideolojik manifesto vs gibi bir sürü ad takabiliriz. Ben propaganda ve siyaset yapmak değil, roman yazmayı tercih ettim. Romancı roman yazmalı, propaganda siyaset yapanların işi olmalıdır.

TUBA KAYA:Roman nedir, nasıl yazılır diye sormayacağım ama,sizin bu iki romanınızda da,dağınık gibi görünenin içindeki  organik bütünlük , zekası yerinde olanların fark edebileceği bir başarı…Romanın teorik yapısı konusunda da, çalışmalarınız oldu  mu?

Dursun KUVELOĞLU:Son beş-altı yıl içinde,  çevirileri ve yerli düşünce sayılan teorik bilgi veren kitapları okudum,yararlandım. Diğer yandan, bir özel okul saydığım  kuşlukta yazarlar topluluğu  grubu üyeleriyle yaptığımız haftalık sohbetlerin bana çok katkısı oldu.Kendisi, hem  roman ve hikayenin yapısı üzerinde teorik yazılar yazmış olan,hem roman tahlil ve eleştirileri yayınlamış bulunan Sadık Tural Hocanın ortaya koyduklarından da,sohbetlerinden de, kovanıma bal taşıdım.Ben roman yazmak için doğduğuma inanıyorum ve romanımın başarılı olması için gereken hazırlıkları yapmaktan kaçmam,kaçmayacağım.Romanın yapısına ilişkin bilgiler,yetkin ve yeterli teorisyenlerin yazdıkları,akademisyenler için farklı bir değer taşıyabilir;bana göre ise, roman yazanların alabildiği bal kadar önemli ve değerlidir.

TUBA KAYA: Bundan sonraki projeniz nedir? Sanırım, bizi yine, yeni bir tarihî romanla tanıştıracaksınız. Yanılıyor muyum?

Dursun KUVELOĞLU: Yanılmıyorsunuz. Evet, bundan sonraki eserim üzerinde çalışmaya başladım. Bu roman da 1918’li yıllarda, Ayintap (Gaziantep), Kilis, Halep arasında geçen bir olayın romanı olacak. Ayintap’ın işgalde kurtulma mücadelesi, Fransız işgali, Halep-Anadolu ekseninde gelişen olaylar; gerçek bir kahramandan ve olaydan esinlenerek işlenecek. İnsan ve vatan odaklı bir roman olacak. Romanı kafamda büyük ölçüde yazdım. Birkaç bilgi ve belgenin peşindeyim. Onlara da eriştikten sonra yazmaya başlayacağım. Öyle sanıyorum ki, her şey yolunda giderse 2015 yılında bu romanımla okurun huzuruna çıkacağım.

TUBA KAYA: Bu güzel sohbet için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Dursun KUVELOĞLU: Ben teşekkür ederim.

----

Yeni Düşence Dergisi, Mayıs 2014