Dursun Kuveloğlu

 

Mega-Plus Dergisi’nde yayımlanan röportaj (2013)

 

S. Dursun KUVEL(*) ile “ŞAHSENEM” romanını konuştuk.

 

S. Dursun KUVEL’in son romanı “Şahsenem” üzerinde konuştuk. Ermeni soykırım iddialarının gündemden düşmediği bir zamanda, Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulmalarının öncesi, sırası ve sonrasındaki olayları konu edinen “Şansenem” romanı, konu ile ilgili olanların çok şeyler öğreneceği bir eser. Yazarın deyimiyle “Şahsenem” romanı, “Hepimiz Ermeniyiz” demeyen bir roman.

 

Dursun Bey. Şahsenem romanınında, çok tartışmalı ve aktüel bir konu olan 1915 olaylarını ve Ermenilerin tehciri konusunu ele almışsınız. Neden?

 

Sorunuzu cevaplamadan önce “tehcir” kavramına itirazım olduğunu belirtmeliyim. Tehcir, zorla göç ettirmek demek. Olaya derinlemesine bakmadığımızda bu sonuç çıkabilir. Ancak, doğrusu zorunlu göçtür. Ermeni meselesinin aslında tarihi özeti, “İktiza-i hal, ilcat-ı zaman” (Zamanın zorlaması, halin icabı) dır. Tehcir kavramı yanlış ve kara propagandanın zihinlere nakşettiği bir ezberden öte mana taşımamaktadır. Tehcir edecek devlet, 600 sene kol kanat germez. Sanki Anadolu Türklerin eline yeni geçmiş ve buldukları halkı göçe zorlamışlar. Bu yaklaşım, 600 senenin izahatını yapmaktan uzak bir bakış açısıdır.

 

Şahsenem romanını neden yazdığım konusuna gelince… Yüzyılı aşkın bir süredir devam eden, son yıllarda ise artarak devam eden kara bir propaganda, Türk milletini soykırımla suçlamayı ve beşeri vicdanda mahkûm etmeyi amaçlamaktadır. Tek yanlı ve sürekli ivme kazanan bu karalama kampanyaları karşısında Türkiye ve aydınlarımız, maalesef 100 senedir doğruları anlatma ve kendisini aklama noktasında yetersiz kalmıştır. Bunda, bir kayıtsızlık, bir aymazlık, umursamazlık olduğu kadar, kötü hatıraları hatırlamama duygusu da bunun temelinde yatar. Kendi ölçeğimde buna razı olamadığım için Şahsenem romanını yazdım. Bir de bugüne kadar hep avcının hikâyesi yazıldı. Aslanın hikâyesini yazan olmadı. Şahsenem romanıyla aslanın hikâyesine yazdığımı düşünüyorum.

 

1915’te gerçekte ne oldu?

 

600 sene Osmanlı İmparatorluğu’nun “Millet-i Sadıka”sı olan bir toplum, birdenbire cinnet geçirmiş veya onlara 600 sene kol kanat gerek devlet, birdenbire aklını oynatmış da insanları yerinden etmiş değildir. Bir sabah uyandıklarında insanlar, “En iyisi kendi devletimizi kurmak” demezler. Birileri onlara dedirtir. “Size destek olacağız, silah-para ne lazımsa vereceğiz” diyenlerin akıl karıştırması vardır. O zaman onları ateşe atanlar ile bugün yüreklerdeki yaraları tekrar kaşıyanlar aynı devletlerdir. Yani, Türk milletini soykırım yapmakla suçlayanların derdi insani değil, siyasidir.

 

Bazı çevreler, “Bu mesele Türkiye Cumhuriyeti’nin meselesi değildir, Osmanlı İmparatorluğu yapmıştır” diyor. Sizin görüşünüz nedir?

 

Bunu söyleyerek her meseleyi çözüyorsak, hep bir ağızdan söyleyelim. Fakat gerçek hiç de öyle değildir. Osmanlı İmparatorluğunu reddeden kompleksli aydın tipinin bu görüşünün geçerliliği yoktur. Bütün dünya seni Osmanlının devamı görüp, öyle kabul ederken, bu absürt yaklaşımın gereçliliğinin olmayacağı açıktır. Buna rağmen bu görüşün seslendirilmesi, ideolojiktir. Osmanlı düşmanlığının başka bir kisvesidir. Maalesef bu meselede ecdat yalnız bırakılmıştır. Kurdun akılsızı gece sürüye daldığında gider çoban köpeklerine yapışır. Osmanlının hali de bu şekilde… Bir bacağına yedi düvel yapışmışken, Osmanlıya düşmanlık adına içteki kompleksi aydın tipi de diğer bacağa yapışma durumuna düşmektedir.

 

Şahsenem romanı, vicdanlara seslenebilecek mi?

 

Çok kararmamış ve ziftle kaplanmamış, önyargılarla meseleye bakmayanların vicdanlarına seslenmesini umut ederim. Seslenebileceğini düşünüyorum. Bir gerçeğin hakkını teslim etmekte fayda vardır: 1915 olayları, şanlı tarihimiz içerisinde altın bir sayfa olarak kabul edebileceğimiz olayların tarihi değildir. Gurur duymamız gereken bir durum yaşanmamıştır. İnsani ve vicdani açıdan yaralar açan bir dönemden bahsediyoruz. Ama bu dönemin soykırım, katliam veya ABD Başkanlarının moda deyimiyle, “Büyük felaket” olarak yaftalanıp siyasi malzeme yapılması da doğru değildir. Batı kaynaklı bir söz, “Yağmur yağdığında herkes ıslanır” der. Ermenileri kışkırtıp ateşe atanlar, 600 yıllık dostluğu ve komşuluğu sabote edenler marifetiyle Anadolu’nun dört bir yanına ölüm yağdı. Kan aktı. Bunun sorumlusu, bugün Ermenilere timsah gözyaşlarıyla ağlayanların ta kendileridir. Dün Ermenileri kışkırtanlar, bugün Diasporayı beslemektedir. Bir bakıma, “Akıllı lafını deliye söyletir” süreciyle mücadele halindeyiz.

 

Şahsenem romanında insan dramını karşılıklı olarak çok iyi vermişsiniz. Ortak acıyı yansıtmada oldukça objektif bir roman kaleme almışsınız. Bu konudaki değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

 

İnsan hakları konusunda ne kadar ayıplı ülke varsa, Ermeni tezlerini desteklemekte ve bu konuda Türkiye’nin üstüne gelmektedir. Türkiye olarak öncelikle onları deşifre etme ve konuşamaz hale getirmek zorundayız. Ermeni meselesinde Türkiye, yaralı kartal pozisyonundadır. Hani, yaralı kartala sormuşlar: “Acı çekmekten ziyade üzgün görünürsün, neden?” Yaralı kartal cevap vermiş: “Beni vuran okun ardında kardeşimin tüyleri var” Türk-Ermeni ilişkilerini insani ve vicdanı bakımdan en iyi özetleyen benzetme bana göre budur. 600 yıldır büyük bir hoşgörü ikliminde yaşayan iki toplumu birbirine düşürenler okları Türk milletinin kalbine saplamışlar. Okların arkasına da ateşe attıkları Ermenilerin cesetlerini takmışlardır.

 

Size göre zorunlu göç kaçınılmaz mıydı?

 

Kesinlikle evet. Batıdan yedi düvel saldırırken, doğudaki iller Rus işgali altına girmiş. Bu şartlar altında senin bazı vatandaşların düşmana beşinci kol hizmeti veriyor. Hatta gönüllü taburlar oluşturarak, onların saflarında sana saldırıyor. Osmanlının yerinde kim olsa aynısını yapardı, diye düşünüyorum. Küçük bir örnek vereyim: 2.Dünya Savaşı sırasında ABD, Japonlarla savaş halinde olmalarını gerekçe edinerek, ABD’nin dört bir yanındaki Japonları, güvenlik gerekçesiyle esir gibi bir kampta toplamıştır. Üstelik de hiçbirisi tehdit oluşturabilecek veya asayiş noktasında hiçbir aykırılık sergilemediği halde bu yapılmıştır. Başka söze gerek var mı, bilmiyorum.

 

“Hepimiz Ermeniyiz” sloganı, bir gönül alma mıdır?

 

Ben Ermeni değilim. Kendisini Ermeni hisseden varsa, söyleyebilir. Kime söylüyorlar, neden söylüyorlar, ona bakmak lazım. Ermeni meselesinde, Türkiye aleyhinde konuşmak tamamen serbesttir. Hatta insan hakları aktivisti olmanın normal bir sonucu gibi ele alınmaktadır. Bir bakıma, Ermeni tezleri konusunda doğruları konuşmama/konuşamama tabusu oluşturulmak isteniyor.

 

Bizim devlet adamlarımız ve siyasilerimizin konuya yaklaşımı son derece insancıl ve yapıcıdır. Karşılığı oluşsa, bugün bu meseleyi konuşuyor olmazdık. Oysa karşı taraf sahte ve imal edilmiş belgelerle tarih inşa ediyor. Bu meselede içte ortak bir duyarlılığın oluşmamış olması, en temel zafiyetimizdir. Zafiyetimizin kaynağı tarihte değil, bugünkü halimizdedir.

 

Ne yazık ki kamuoyu oluşturma ve yönlendirme durumundaki isimler de popüler olana oynuyor. Ne satın alınıyorsa, -tarihi gerçeklere ihanet etme pahasına da olsa- o tarafa meyletme garabeti yaşanıyor. Her nisan ayında benim dişlerim sızlıyor. Ecdadıma ve torunlarına karşı yapılan bunca hakaret ve iftiraya karşı sessiz kalmamayı seçtim. Haylaz çocuğu oynamaya karar verdim. Şahsenem, “Yeter artık” demenin romanıdır da…

 

Romanda 1915 olaylarının öncesi ve sırası olduğu gibi, sonrası ve hatta Diasporanın oluşumuna da yer vermişsiniz.

 

Ne yazık ki iç kamuoyunun Ermeni meselesine bakışı, hamasete ve tepkiye dayalıdır. Bu vaziyet, bilgi eksikliğinin zorlamasından kaynaklanmaktadır. Şahsenem romanını yazarken, özellikle gençlerimizin ve dışarıya giden vatandaşlarımızın Ermeni meselesinde satır başları noktasında da olsa bilgi sahibi olması için gayret sarfettim. Ermeni meselesinin insani taraflarını ele alalım, tamam. Ancak bunu yaparken, o dönemin şartlarını ve elinde silah tutacak, güvenliği sağlayacak jandarması olmayan devletin çaresizliğini de düşünelim.

 

Bir şeyi daha düşünelim. Ermeni meselesinin yaşanması, ayrılıkçı bir hareketin bozguna uğramasıdır. Olayın siyasi tarafının özeti budur. Ayrılıkçının ve silaha davrananın kabahati yok, eldeki imkanlar dahilinde tedbir alanın suçu çok. Ne yapsaydı Osmanlı? İsteyen istediği parçayı alsın, gitsin mi diyecekti. Osmanlının hatası, yaklaşan yangını zamanında görememek ve tedbiri erkenden, durumunun iyi olduğu zamanda alamamaktır. Şeyh Galip şöyle demiş: “Su uyur, düşman uyur, ayrılık hastası uyumaz” Bizde uyumayan ayrılık hastalarının sahibi her zaman aynı olmuştur. Dün de bugün de…

 

Size göre Türkiye’nin Ermeni meselesinde tavrı ne olmalıdır?

 

Türkiye uzun süre Ermeni mesesine karşı kayıtsız kaldı. Unutmak, hatırlamamak en iyisi diye düşündü. Bir bakıma yeni devlet, geçmişin bir bölümünü inkâr etmek, bir bölümünü de silerek yeni bir başlangıç yapmak düşüncesiyle hareket etti. Aydınların ciddi bir bölümü de bu yaklaşımı benimsedi. Ta ki Asala terör örgütünün saldırıları başlayıncaya kadar…

 

Asala terörü, Türkiye kamuoyuna Ermeni iddialarını tekrar hatırlattı. Bundan sonra karşılıklı suçlama dönemi başladı. Ermeni Diasporası soykırım yapmakla suçlarken, Türkiye’nin tavrı, “Asıl katliamları Ermeniler yaptı”  karşılığında kilitlendi. Gelinen nokta, haklı olanın haksız karşısında gerilemesi ve haksız hale gelmesine kadar taşınmıştır. Son yıllarda artan soykırım iddiaları ve bazı ülke parlamentolarının soykırım iddialarını tanıması, Türkiye’yi yok saydığı ve unutmak için çabaladığı sorunla tekrar yüzleştirmiştir.

 

Öncelikle kamuoyumuzun bu meseleyi öğrenmesi lazımdır. Tanımadığın, bilmediğin bir meseleye çözüm üretemezsin. Ortak bir dil, ortak bir tavır geliştirilmesi şarttır. Kendi içimizde geçmişi ve bugünü suçlayarak, Ermeni meselesinde mesafe alamayız. Türkiye’nin ekserisinin sağır ve umursamaz olduğu, bir bölümünün de Diaspora iddialarını beslemekte yarıştığı bir iklim içerisinde Ermeni meselesinde açılım gerçekleştirilemez. Ayrıca, bu mesele salt devletin ve siyasilerin görevi olarak da ele alınamaz. Aydınlar ve STK’ların bu meseleye sahip çıkması, bir sinerji oluşturması ve vicdanlara seslenen bir atmosfer oluşturması gerekmektedir. ,

 

Ermeni Diasporasının bebek seslerini kasetlere doldurup, “Bu ağlayan bebek sesi, tehcir esnasında annesi öldürülen ve ortada kalan bir bebeğin ağlama sesidir” iddiasına, soluk ve kitlelere ulaşmayan arşiv belgelerini yayınlamakla mücadele edilemez. Önce tarihimizle barışacağız. Sonra, geçmişimize ve ecdadımıza kara çalma ve oradan siyasi rant elde etme hesabı içerisinde olanların hesaplarını bozabileceğiz.

 

Teşekkür eder, başarılar dileriz.

 

(*) Dursun KUVELOĞLU

Yazar/ Kuşlukta Yazarlar Topluluğu

www.dursunkuveloglu.com