Röportaj Konuğumuz, Sn. Dursun Kuveloğlu

 

Engelsiz Gazete  - Röportaj Tarihi : 17.10.2013

 

Engelsiz Gazete`nin röportaj konuğu yazar Dursun Kuveloğlu ile kitaplarından, siyasetten, turizme, şiire, gazetemiz ile ilgili düşüncelerine ve toplumun engellilere olan bakış açısına yönelik birçok konuda gerçekleştirmiş olduğumuz röportajda sizi şaşırtıcı birçok konuyu da bulacaksınız.

 

 

Emine Zaimoğlu : Merhaba Dursun Bey, önce sizi tanıyabilir miyiz? Dursun KUVELOĞLU kimdir?

Dursun Kuveloğlu : Öncelikle kıymetli okurlarınızı, takipçilerinizi ve gerçek engelsizleri saygıyla sevgiyle selamlayarak başlamak istiyorum. Ve tabi size de ilginiz için teşekkür ediyorum. Sorunuza gelirsek… 1963 Rize doğumluyum. İlkokulu orada bitirdikten sonra köyden kente göçün kurbanları arasına katıldık ve Ankara’ya yerleştik. Ortaokul ve Liseyi Ankara’da bitirdim. Üniversite eğitimimi de İstanbul’da tamamladım. Bir süre serbest muhabirlik yaptıktan sonra devlet memuru oldum. Ağırlıklı olarak siyasal danışmanlık yaptım. Bir süre bir strateji kuruluşunda analist olarak görev yaptım. Bu süre zarfında yazmaktan hiçbir zaman kopmadım. Gazete ve dergilere makaleler yazdım. Son olarak turizm sektörüyle ilgili bir kamu kuruluşunda görev yaptığım için, oradan ayrıldıktan bir süre sonra turizmin felsefesi diye tanımlayabileceğimiz turizm@gelecek.tr isimli kitabı yazdım. Bu benim ilk yayınlanan kitabım aynı zamanda…

Emine Zaimoğlu : Web sayfası ismi gibi…

Dursun Kuveloğlu : Evet, çok doğru. Ama aynı zamanda turizm sektörünün Türkiye açısından önemini işaret eden bir isim. “Turizm, Türkiye’nin geleceğidir” sözünü, dikkat çekici bir şekilde formüle etmeye çalıştım.

Emine Zaimoğlu : Hakikaten dikkat çekici olmuş… Ankara’ya göç etmenizi, kurban olmak olarak tanımladınız. Neden? Bir de neden Ankara diye sormak istiyorum?

Dursun Kuveloğlu : Bana göre köklerinden koparılan her canlı, birer kurbandır. Köyden kente göç etmeyi de bu sebeple kurban olmak olarak tanımladım. Aslına bakarsak, bu dünyanın ve Türkiye’nin bir gerçeği… Sosyal, kültürel ve ekonomik zorlamalar, göçü kaçınılmaz hale getiriyor. Ailece Ankara’ya göç edişimizin sebebi de bunlar… Bir de tetikleyici sebepler var. Dedem ve amcalarım Ankara’daydı. İnşaat işleriyle uğraşırlardı. Aileden sadece babam İstanbul’daydı. Dedemin ısrarıyla babam da Ankara’ya geldi. Kuveloğlu aşireti böylece bir araya gelmiş oldu. Babam Ankara’ya gelince, bizi de transfer etmek zorunda kaldı. Çünkü, ailesi köyde olan sadece babamdı.

Emine Zaimoğlu : Öğrencilik yıllarında yazmaya başladınız. Yazmak sizce neydi?

Dursun Kuveloğlu : Evet, çocukluktan beridir yazmaya ve okumaya yönelik çevremin ve öğretmenlerimin dikkatini çekecek kadar bir ilgim vardı. Bu sebeple başta öğretmenlerim olmak üzere çevrem tarafından yazmaya devam etmem için devamlı desteklendim. Teşvik edildim. Yazmak bana göre insanın kendisini ifade etmesi… Dünyada yaşayan insanlar, ne faaliyet içerisinde olurlarsa olsunlar, bir şekilde kendilerini ifade etme çabasındalar. Ben hem kendimi ifade ediyor, hem de hayata ve yaşananlara karşı itirazımı insanlarla paylaşıyorum. Yazmaktan daha etkili ve sevimli bir yol bulamadığım için yazıyor ve yazmaya devam edeceğim demek istiyorum. Yazı yazarak itiraz, talep yahut eleştirileri ifade etmenin çok da adil olduğuna inanıyorum. Çünkü size karşı birilerinin de cevap vermesi, karşı itirazlarını seslendirmesi mümkün. Ve yazma yoluyla itiraz ve eleştirileri insanlarla paylaşmanın, demokratik bir tavır olduğuna da inanıyorum.

Emine Zaimoğlu : Öğrencilik yıllarınızda ödüller alan şiirleriniz varmış. Sonra roman türünde yazmaya ağırlık vermişsiniz. Her iki edebi türe de yakınlığınız var gibi… Size şiir mi, roman mı diye sorsam, cevabınız ne olur?

Dursun Kuveloğlu : Şiir konusunda bir iddiam yok. Üç adet yayınlanmış romanıma karşılık (dördüncü romanım da kışa doğru çıkar sanırım) bir tek şiir kitabımın olmayışı, aslında tercihimin roman olduğunu ortaya koyuyor. Bence şiir yazmak olağanüstü bir yetenek gerektiriyor. Kelimelerin, duyguların dâhisi olmayı gerektiriyor. Şairler özel ve çok farklı değerde insanlar. Benim o sahada iddia sahibi olmam söz konusu bile değil. Sadık Tural Hocam, dostum, ağabeyimin bir lafı var. Çok seviyorum. Şöyle diyor: “Şiir dilin, müzik ruhun mührüdür” Gerçekten şiir, kelimelere vurulan bir mühürdür. Dilin mührüdür. Şairler de bana göre kelimelerin efendisidir. Edebiyatın dâhileridir. Ben sade bir edebiyatçıyım ve tarihi romanlar yazmayı seviyorum. Melih Cevdet Anday bir şiirinde şöyle diyor: “Ben mutlu günlerin şairiyim/ Saadetten alıyorum ilhamımı” Ben de ilhamımı tarihten alıyorum. Tarihi seviyorum ve tarihi romanlar yazarken sıkı araştırma yaptığım için kendim de tarihimizi öğrenmiş oluyorum. Bir bakıma öğrendiklerimi roman tekniğiyle soslayıp, daha lezzetli ve çekici hale getirerek, okurla paylaşıyorum.

Emine Zaimoğlu : Biraz kitaplarınızdan konuşalım istiyorum. www.dursunkuveloglu.com adresli kişisel web sayfanızı inceledim. Orada kitaplarınız hakkında tanıtım yazıları, medyada yeralmış haberler ve röportajlarınızı okudum. Gerçekten etkilendim. Romanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Dursun Kuveloğlu : Memnuniyetle. İlk romanım “Soylu Sessizlik” adıyla yayımlandı. Osmanlı Hanedan mensuplarının 1924 yılında yurtdışına, geri dönüşü olmayan bir sürgüne gönderilmesinin öncesi, sırası ve sonrasını konu alan bir roman. 2006 da yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Hem de reklamsız, lobisiz. 2008 yılında “Batum Çıkmazı” isimli romanım yayımlandı. O da Batum merkezli olmak üzere, 1917 ve sonrasında Kafkasların kısa tarihini, bir aşk hikâyesi eşliğinde anlatan bir romandır. O dönem Batum, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’da yaşayanların Alamanyası… İş ve aş için insanlar ve bu arada bizim akrabalar da oraya çalışmaya giderlerdi. 1917’de Bolşevik devrimi olunca her şey değişti. Sınırlar ve insanların hayatı değişti. Çalışmak için oraya gidenlerin bir bölümü geri dönemedi ve orada mecburi bir hayata mahkûm oldular. Evlenip, çoluk çocuğa karıştılar. Bu yaşanmışlık bana ilginç geldi ve romanını yazdım. Son yayımlanan romanım ise “Şahsenem” ismiyle piyasaya çıktı. Büyük bir emeğin eseri olmasına rağmen, hak ettiği ilgiyi ve tanıtımı görememesi, hala beni üzüyor…

Emine Zaimoğlu : “Şahsenem” romanında neyi anlatıyorsunuz?

Dursun Kuveloğlu : Dünya genelinde sürekli kaynatılan “Ermeni Soykırımı” konusunu ele alan, ama “Hepimiz Ermeniyiz” demeyen bir roman Şahsenem. 1915 olaylarının öncesi, sonrası ve Ermeni Diasporasının oluşumunun hikâyesini, gerçek belgelere ve herkesin üzerinde ittifakla birleştiği tarihsel gerçekliğin zeminine oturtarak yazılmış bir romandır, Şahsenem. İddia ediyorum, alanında yazılmış en objektif romandır. Bana sorarsanız, ustalık dönemi eserimdir. Ama beklediğim ölçüde sahiplenilmedi. Oysa özelikle yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın ve ülkemiz gençliğinin okumasını çok arzu ederdim. Hiçbir kitabım okunmasın, ama Şahsenem okunsun isterdim.

Emine Zaimoğlu : Ermeni meselesi hala gündemde… Uzun süre de gündemde kalacağa benzer. Siz, “Hepimiz Ermeniyiz” diyenlerden değilim dediniz. Bununla ne anlatmaya çalıştınız?

Dursun Kuveloğlu : Dünyanın en köklü birkaç milletinden birisi olan Türk milletinin fertlerinin, Ermenilere yönelik muhabbetini anlatmak için “Ben de Ermeniyim” diye tepki göstermesiyle hangi tarihi mesele halloldu, anlamıyorum. Ben Türküm ve 1915 olaylarına bakışım farklı. Canım öyle düşünmek istediğinden dolayı değil. Şöyle düşünün. Osmanlı, 600 sene muhabbet ve himaye gösterdiği Ermenileri, bir sabah kalkıyor, cinnet geçiriyor ve zorunlu göçe tabi tutuyor. Tehcir değil, zorunlu göç diye özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü Tehcir, zorla göç ettirmek demek. Zorunlu göç ise şartların zorlamasıyla yapılan demek. Şimdi devletlerin akşamdan sabaha cinnet geçirmez. İnsanlar cinnet geçirir ama devletler cinnet geçirmez. Osmanlı “Millet-i Sadıka” diye övgüye mazhar kıldığı insanlara karşı bir sabah uyanır uyanmaz düşman mı oldu? Böyle saçmalık olur mu? Bu olayın Osmanlıdan, Türklerden çok daha öncelikli suçluları vardır. Ruslar, Amerikalılar, Avrupa ülkeleri gibi… Ermenileri ateşe atan Taşnak ve Hınçak isimli terör örgütlerini de unutmamak lazım. İsyan etmeyen veya örgütlerine yardım etmeyen, çocuklarının örgütlerine katılmalarına karşı çıkan Ermenilere de terör uyguladılar. Varlıklı Ermenilere baskı ve terör uyguladılar. Terör örgütlerinin metotları da çok değişmiyor değil mi?

Emine Zaimoğlu : Bunca zaman geçmesine rağmen bu konunun sıcaklığını muhafaza etmesinin nedeni nedir?

Dursun Kuveloğlu : Ermeni Diasporası her türlü silahla ve duyguları ayaklandıran propagandayla tezlerini dünyaya anlatmaya çalışırken, biz merdiven altı propaganda diye tanımlanabilecek etkisiz ve hedef kitleye ulaşmayan yollarla zaman kaybetmişiz. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ermeni Diasporasının sessizliği vardı ve bu fırsat bilindi. İlk dönem aydınlarda iki eğilim vardır. Birinci eğilim, açıkça ifade edilmese de Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni bir devlet olduğu ve çöken Osmanlı İmparatorluğunun yaptıklarından dolayı sorumlu tutulamayacağı görüşüne dayanıyordu. Saçmaydı ama böyle düşünenler vardı. Çünkü tarih insanın eteklerine yapışır. Devletlerin eteğine yapışır. İstediğin kadar inkâr et, geçmişini reddet, ecdadını kabul etme; geçmişin her anı senin geçmişindir. İkinci eğilim ise o acı günlerin, bir daha hatırlanmamak üzere unutulması yolunun seçilmesidir. Çünkü Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulmaları, mağdur olan Ermeniler kadar, yüzlerce yıldır bir arada yaşayan Türkleri de üzmüştür. Sevdiğim bir hikâye var, paylaşmak isterim. Kartal kanadından bir okla yaralanmıştır. Kanadındaki oka baktıkça üzüldüğünü gören arkadaşı sorar. Yaralısın, acı çekmekten ziyade üzüntülüsün. Bu nasıl oluyor? Kartal cevap vermiş: Canım elbette acıyor. Ama canımı asıl yakan, beni vuran okun arkasında bir kardeşimin tüylerinin olmasıdır. Türk milleti açısından Ermeni meselesi budur. Bu sebeple bir kısım aydınlarımız, o acı günleri unutmak en iyisi diyerek, Ermeni Diasporasının ayak seslerine kulak tıkanmasını tavsiye etmesi ve yönetenlerin de uzun yılar bu görüşe bağlı kalması, soykırım iddialarının bugünkü aşamaya gelmesine yetmiştir.

Emine Zaimoğlu : Bundan sonrasını kitaba bıraksak iyi olacak sanırım. Özgeçmişinizi okurken, bir de tiyatro oyunu yazdığınızı öğrendim. Oyun hakkında neler söylemek istersiniz?

Dursun Kuveloğlu : Oyun yazmamın hikâyesi biraz tuhaf. Yine de anlatayım. Bir grup arkadaşla beraber tiyatroya gittik. Yanılmıyorsam bir Rus yazarın ağır bir eseri sahneleniyordu. Seyircinin yarıdan fazlası uyudu. Ben de sıkılanlar arasındaydım ve arkadaşlara ara verildiğinde gidelim diye söylendim. Birkaçı oyunun kalitesinden dem vurarak kalalım diye ısrar edince, nasıl oldu bilmiyorum. “Bu ne biçim oyun, ben daha iyisini yazarım” diye ortaya konuştum. Yazarsın-yazamazsın diye iddialaştık. Aslında iddiaya girmeyi de pek sevmem. Aklımda tiyatro oyunu yazmak diye en küçük bir plan veya düşünce yoktu. O olaydan sonra farz oldu. Farz oldu olmasına da tiyatro oyunu yazmak teknik işi, sistem işi… Yazarım demeyle olmuyor. Bir sürü tiyatro oyunu inceledim. Sonunda oturup oyunu yazdım. Dramaturg bir dostum da hatalarımı ayıklamama yardımcı oldu. Eseri Devlet Tiyatrolarına teslim ettim. Edebi Kurul’dan geçti ve Devlet Tiyatroları repertuarına alındı. 4-5 yıl kadar oldu, hala sahnelenmesini bekliyorum. Bu gidişle en azından bir çeyrek yüzyıl daha sahnelenme sırası gelmeyecek gibi görünüyor.

Emine Zaimoğlu : Her kitap farklı bir konuda, her kitapta ayrı bir okuma lezzeti var. Bunların hepsi sizin hayal ürününüz mü?

Dursun Kuveloğlu : Hayır, hepsi hayal ürünü değil. Hele tarihi roman yazıyorsanız, hayal ve kurgu da tarihsel gerçeklere uygun olmak zorundadır. Benim canım şöyle istedi, böyle istedi diye tarihi bir dönemi kafanıza göre yansıtma hakkınız yoktur. Böyle bir yaklaşım, en hafif deyimle geçmişe ihanet, ecdada saygısızlıktır. Ben romanlarımı yazarken şöyle bir yol izliyorum. Öncelikle romanımın konusunun geçtiği tarihsel dönemi anlatan kitapları, yerli-yabancı demeden okuyorum. Özellikle farklı dünya görüşlerine sahip olan yazarların eserlerini okumaya dikkat ediyorum. Çünkü tarihsel konularda neyin gerçek, neyin yakıştırma, hurafe veya uydurma olduğunu bilmek gerçekten zor. Yazarken yanlışa düşmeyeyim diye, çapraz kontrol imkânı da verdiği için, birbirine zıt dünya görüşlerine sahip yazarların konu hakkındaki eserlerini okuyorum. Hemen hemen hepsinin üzerinde ittifak ettiği ve “Bu olay böyledir, böyle olmuştur” dedikleri olayları gerçek kabul ederek tarihi bir zemin oluşturuyorum. O zemin üzerinde romanımı yazıyorum. Temel sağlam ve objektif olursa, üzerine inşa edilen roman da bana göre tarihi gerçeklik kapsamında sağlam ve objektif olabiliyor. Herkesin romanlarım hakkındaki eleştirilerini anlarım ve saygı duyarım. Ama romanlarımın objektifliği konusundaki eleştiri olursa işte onu kabul etmem

Emine Zaimoğlu : Yeni çalışmanız var mı?

Dursun Kuveloğlu : Evet, şu anda düzeltmelerini yapıyorum. Yeni romanımı da bitirdim diyebilirim. Bir aksilik olmazsa ekim sonu veya kasım gibi yayımlanmış olur.

Emine Zaimoğlu : Yine tarihi roman mı? Bir de belliyse ismi ne olacak?

Dursun Kuveloğlu : Tarihi roman sayılır. 1974-80 arası Türkiye’yi, 78 kuşağı diye tabir edilen o talihsiz nesli yazdım. Otuz yılı aşkın bir zaman öncesini yazdığım için o da tarihi roman sayılır diyelim. Evet, ismi de belli. Son anda editörlerin bir itirazı olmazsa veya daha çarpıcı bir isim gündeme gelmezse, bir-iki aya kadar yayınlanacağını umut ettiğim romanımın adı, “Koyu Gri Seneler-78 Kuşağı Romanı” olacak.

Emine Zaimoğlu : Bu güzel sohbet hızla devam ederken bir sorum daha olacak size. Engelsiz gazetemiz hakkında görüşlerinizi de öğrenmek istiyorum. Engelsiz gazeteyi daha önce takip ediyor muydunuz? Yoksa birileri tarafından mı önerildi?

Dursun Kuveloğlu : Engelsiz Gazete hakkında beni uyandıran Banu Kıran isimli yazar bir dostumdur. O bahsetti de bildim demeyeceğim, hatırladım. Çünkü bir ara incelemiş ve sonra takip etmekte ihmalkârlığın bir sonucu olarak unutmuştum. Sevgili yazar dostum Banu Kıran sizle olan dostluğundan ve faaliyetlerinizden bahsedince, yeniden ve ayrıntılı bir şekilde gazetenizi inceledim. İşte şimdi sizleyim ve lezzetli bir sohbetin içerisindeyim.

Emine Zaimoğlu : Engelsiz Gazete size neyi çağrıştırıyor?

Dursun Kuveloğlu : Engelsiz Gazete bana çok sevimli bir isim geldi. Gazetenin hedef kitlesini gözeterek Engelli Gazete de olabilirdi. Siz daha akıllıcasını, daha makul olanını tercih etmişsiniz, çok da iyi etmişsiniz. Gazetenizin ismi çok hoş! Engelsiz Gazete bana iki önemli hususu daha çağrıştırıyor; Birincisi, engelsiz görünen gerçek engellileri… İkincisi de ciddi, saygı duyulası ve desteklenmesi gereken gerçek bir sosyal sorumluluk projesini… Gerçekten de sosyal dayanışma hedefinde, sosyal sorumluluğun bir gereği olarak son derece kıymetli ve özel, saygıyı ve desteği fazlasıyla hak eden bir çabanızın olmasından dolayı, emeği geçen ve katkı sunan herkese minnetlerimi ve teşekkürlerini sunmak istiyorum.

Emine Zaimoğlu : Çevrenizde engelli tanıdıklarınız var mı? Ya da çalıştığınız iş yerinizde engellilere bakış açıları nasıl?

Dursun Kuveloğlu : Türkiye’de yüz binlerce engelli kardeşimiz olduğu gerçeğini dikkate alacak olursak, hemen hepimizin yakın çevresinde engelli akrabası, komşusu veya tanıdığı oluyor. Benim de engelli Amca Kızı vardı. Bu vesileyle rahmetle anmak istiyorum. Beş yıl kadar önce kaybettik. Bütün sülaleyi ağlattı. Oysa engelliydi ve kurtuldu diye bakılması normal bile karşılanabilirdi. Ama öylesine sevgi dolu bir yüreği vardı ki, hepimizi ağlatarak ebedi hayatına yürüdü. İş yerinde engelli elemanımız vardı. Lise arkadaşım engelliydi ve ona evine kadar refakat ettikten sonra kendi evime dönerdim. Yani hepimizin olduğu gibi, benim hayatımda da engelli diye tanımlanan, yüreği ve vizyonu engel tanımayan dostlarımız, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz oldu, olmaya da devam edecek. Bu vesileyle müsaade ederseniz birkaç cümle söylemek istiyorum.

Emine Zaimoğlu : Tabii ki lütfen…

Dursun Kuveloğlu : Toplumsal planda pek çok hastalığımız var. Bunların başında da engellilere yönelik bakış açısı geliyor. Büyük oranda engelli kardeşlerimizi ya görmezden gelen, ya da onlara acıyarak yaklaşan bir mantığımız, davranış kalıbımız var. Oysa akşamdan sabaha kendisini engelsiz ve seçilmiş şanslı gören insanların engelli hale gelmeyeceklerinin nasıl bir garantisi olduğunu ben bilmiyorum. Bana göre evlatlarımız ve yaşlı büyüklerimiz bize emanet, engellilerimiz sadece ailelerine değil, bütün topluma emanettir. Allah’a inanıyorsak, Allah’ın emanetlerine nasıl baktığımızın hesabını bizden soracağını da bilmemiz gerekir diye düşünüyorum. Anca ne yazık ki bu alandaki çabalar, kişisel vizyonla sınırlı kalıyor. Hala sistemli ve doğal yürüyen bir eylem planımız, sosyal sorumluluk yani yüksek, sürdürülebilir bir projemiz yoktur. Bu alanda siyasilerin iyi niyetli düzenleme yapma çabalarının toplumsal karşılığı zayıf kaldığı sürece, beklenen etkiyi göstermesi zorlaşmaktadır. Bir de gündelik hayatta şahit olduğumuz tuhaf olaylar var. Örneğin, belediyenin birisi üst geçit yapıyor. Hatta akıl edip, engelli vatandaşlarımız için üst geçide asansör yaptırıyor. Ama o asansör açılış töreninde birkaç defa inip çıktıktan sonra bir daha çalıştığı görülmüyor. Diyeceksiniz ki çalışsa da engelsiz görünenlerin kullanmasından zaten engelliler kullanmaya fırsat bulamayacaklardır, siz de haklısınız. Mesela beyinden engelli, insan olmaktan nasibini almamış bazı yaratıklar diyeceğim, kusura bakmayın, arabasını yaya kaldırımının üzerine park ediyor. Görme engelli vatandaşımız da yaya yolundan yürürken arabaya tosluyor. Yine aynı yaratık modellerinden bir başkası yol kenarına arabasını park ederken, gelip trafik lambasının veya otobüs durağının önüne park ediyor. Engelli-engelsiz bütün vatandaşlarımıza zülüm ve vicdansızlık. Böylelerine hatalı park cezası yazılıyor ki trafik cezalarında en az cezanın uygulandığı tarifedir. Oysa böylelerinin arabalarının direkt parka çekilmesi ve cezaların da ağırlaştırılması lazımdır. Son zamanlarda güzel şeyler de olmuyor değil. Özellikle görme engelli kardeşlerimiz için yaya yollarında sarı renkte oluklu döşeme uygulaması var. Yaya kaldırımına araba çıkmadığı zaman, görme engelliler için çok büyük bir saygı ve hizmet. Umarım medeni bir toplum olmak için çok daha fazla beklememize gerek kalmaz. Eğer bunun için çok zaman geçmesi gerekecekse, engelli-engelsiz, bu ülkede yaşayanları mutsuz ve gergin daha çok gün bekliyor demektir.

Emine Zaimoğlu : Bu güzel sohbet ve bizimle paylaştığınız görüşleriniz için çok teşekkür ediyor, bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Dursun Kuveloğlu : Asıl ben teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.

 

Engelsiz Gazete olarak biz de Sn. Dursun Kuveloğlu`na bu güzel röportaj için çok teşekkür ediyoruz.