Osman Çeviksoy / Röportajlar

 

Osman Çeviksoy ile Mülakat  

 

Osman Çeviksoy: “Yaşadığınız olay ya da durum ne kadar olağan dışı görünse de inanırsınız, kabullenirsiniz; ancak okuduğunuz bir hikâyeyi, romanı inandırıcı bulmak, kabullenmek zorunda değilsiniz. Hatta okumak zorunda bile değilsiniz. Her an için kitabı elinizden bırakabilirsiniz; ancak kurgulama güzelse okumaya devam edersiniz. Güzel kurgulama demek, eldeki malzemeyle yeni bir dünya kurmak; günlük hayatın gerçeğini, sanatın gerçeğine dönüştürmek demektir. Bir arabayı yoldan çıkaracak, takla attıracak, yine de içindekilerin burnunu kanatmayacaksanız bunun altyapısını hazırlayacaksınız.”

Mülakat: Eyvaz ZEYNALOV

 

- Osman Bey, biz Azerbaycanlı okurlar olarak sizi Kardeş Kalemler Dergisinden tanıyoruz. Kendinizden biraz bahseder misiniz? Hayatınız, tahsiliniz…

- 1951 yılının üçüncü günü Türkiye’nin Çorum şehrine bağlı Feruz Köyünde doğdum. İlkokulu köyümde bitirdim. Ortaokulu ve İlköğretmen okulunu Çorum merkezde bitirdim. 1971’de ilkokul öğretmeni olarak çalışmaya başladım. Bir yandan da Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü 1979’da, Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1988’de bitirdim. 1990 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Türkçenin Eğitim ve Öğretimi Ana Bilim Dalında yüksek lisans derslerine devam ettim. Tez yazma aşamasında yüksek lisansı bıraktım. İlkokul öğretmenliğine devam ederken 1981 yılı sonunda Millî Eğitim Bakanlığı tarafından beş yıllığına Almanya’ya gönderildim. Orada Türk işçi çocuklarına Türkçe ve Türk Kültürü Dersleri verdim. Ülkeme döndükten sonra ilkokul öğretmenliğini bırakıp lisede edebiyat öğretmenliğine başladım. Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı bünyesinde oluşturulan Türk Dili ve Edebiyatı program hazırlama ve kitap inceleme komisyonlarında beş yıl çalıştım. Sonra tekrar edebiyat öğretmenliğine döndüm. Temmuz 2006’da kendi isteğimle emekliye ayrıldım. Türkiye Yazarlar Birliği, İLESAM, Avrasya Yazarlar Birliği üyesiyim. Kardeş Kalemler dergisi yazı kurulundayım. Evliyim. İki oğlum, biri kız, biri erkek iki torunum var.



- Her yazarın hayatında ilk yazılanların özel bir yeri vardır. Siz, ilk olarak yazmaya nasıl başladınız, neler yazdınız? Sizi yazmaya sevk eden neydi? Biraz maziye gidelim isterseniz.

- Bu konuda ben şanslıydım; çünkü ilkokul öğretmenim hem şair hem yazardı. Onun heveslendirmesiyle, yazmaya şiirle başladım. İlk şiirimi, usta işi bir şiire bakarak anneme yazmıştım. Olmadı tabî… İlk hikâyemi hatırlamıyorum; ancak yayınlanan ilk şiirimi de ilk hikâyemi çok iyi hatırlıyorum. Ortaokulu bitirdiğim sene 1968 idi. İlk şiirim Bab-ı Âli’de Sabah gazetesinde, ilk hikâyem Çorum Ekspres gazetesinde yayımlanmıştı. Şiirimde, modayı takip edebilmek uğruna yakışanı da yakışmayanı da giyip sokağa fırlayan hanımları eleştirmiştim. Hikâyemde ise trafik kazasında ölen kan kardeşimi anlatmıştım. Uzunca bir hikâyeydi. Tefrikası bir haftaya yakın sürmüştü. O sıralarda ben, yaz tatilimi kiremit ocağında çalışarak değerlendiriyordum. Gazetede adımı, resmimi, hikâyemi gören işçilerin, çavuşların, patronun bana karşı bakışlarının değiştiğini, daha çok saygı gösterdiklerini, biraz da benden çekindiklerini unutmuyorum.

- Hikâye kahramanlarınız genelde halkın içinden insanlar. Bekçi Yaşar, kavala küsen Muhsin Emmi, keklik avlayan Avcı Mirza,… Bu kahramanlar ve eserlerinizdeki diğer kahramanlar bekçi, avcı ya da çiftçi… Hepsi günlük hayatın içinden seçip çıkardığınız tipler. “Niçin günlük hayattan, niçin tanıdık tipler?” diye sorsak neler söylersiniz?

- Haklısınız, hikâye kişilerimin çoğu günlük hayatın içinden alınmış, canlı, yaşayan, gerçek kişilerdir. Ancak bunlar sıradan, kişiler değil, seçilmiş kişilerdir. Mutlaka bir yönleriyle, bir özellikleriyle; bir güzellikleriyle, bir duruşlarıyla, ilgimi çekmiş, beni adeta sarsmış, hikâye kahramanlarım olmaya hak kazanmış kişilerdir. Bunlar gecelerimi, uykularımı; hatta rüyalarımı çalmaya hak kazanmış kişilerdir. Evlatlarını okutabilmek uğruna bütün mal varlığını herkes değil yalnız Deli Eşrefler harcayabilir. Bir bayram sabahı, köylünün ne diyeceğine aldırmadan, evini ocağını bırakıp köyün hayli uzağındaki bahçesine, ayçiçeğiyle dertleşmeye ancak Fadime kadınlar gidebilir. Öfkeyle başlattıkları yürüyüşlerini lekesiz beyaza boyayıp dönmek için Şakir ile Fazlı olmak gerekir. “Duvarın Öte Yanı”na “Derdimi Gül Eyledim” diyebilen, her şeye sıfırdan başlayan, korkusuz Simoneler geçebilir. Güllerin üstüne kar yağsa da Bedrettin kötüye, kötülüklere teslim olmaz. Her babaya değil; evini, ailesini canından çok seven, karısından bin kat daha duygusal olan, gözyaşı denizine ha düştü, ha düşecek gibi olan babaya “Ağlamak Yasak”tır. Ancak Karabeylerin başına dağlar düşebilir… Bu kişilerin hepsi gerçektir; aramızda yaşayan, tanıdığımız, bildiğimiz insanlardır. Bunlar bizim annemizdir, babamızdır, eşimizdir çocuğumuzdur, komşumuzdur yani bizlerden birileridir. Diyebilirim ki ben, tanıdıklarımdan bazılarını diğer tanıdıklarıma anlatıyorum. Anlatan, anlatılan, okuyan, kimse kimseye yabancı değil. Bundan dolayı okuyucularım yazdığım hikâye ve romanlarda ya kendilerini buluyorlar ya da bir yakınlarını… “Sana Seni Anlatmak” adlı hikâye kitabım yayınlanınca “Gerçekten bana beni anlatmışsın!” diyenlerin sayısı az olmadı. “Boş Hamal” hikâyesine bile “Tıpkı beni anlatmışsın.” diyen bayanlar çıktı. Bir yazar arkadaşım hikâyeyi Kardeş Kalemler’de okuduktan sonra Muhsin Emmi’nin hayatta olup olmadığını sordu. Onu çok sevdiğini, hayattaysa ziyaretine gitmek istediğini söyledi. Bütün bu tepkileri olumlu buluyor, büyük oranda kişi ve konu seçimime bağlıyorum.

- Hikâyelerinizin muhtevası çok çeşitli. Almanya’da yaşayan Türkleri de konu edinmişsiniz. “Ağlamak Yasak” adlı kitabınız gurbetçilerimiz hakkında yazılmış hikâyelerden oluşuyor. Bu eserinizde biraz sosyolog tarafınız ağır basıyor. Sosyal meselelere eğiliyorsunuz. Kültürel çatışmaları çok ince bir şekilde işliyorsunuz. Eserlerinizin muhtevası hakkında neler söylemek istersiniz?

- Sadece “Ağlamak Yasak”ta değil, “Duvarın Öte Yanı”, “Derdimi Gül Eyledim” adlı Hikâye kitaplarımda ve “Ömrümüz Gurbet” adlı romanımda da gurbetçilerimizi anlattım. Onların özlemlerini, üzüntülerini, sevinçlerini, korkularını, iki kültür, iki medeniyet arasındaki sıkışmışlıklarını, çaresizliklerini işlemeye çalıştım. Bunu yaparken bir yandan da Batı medeniyetinin bugünkü geldiği noktayı okuyucularıma tanıtmak istedim. Bazen örtülü bazen açık karşılaştırmalar yaptım. Aslında köyden şehre göç konusu benim ilgi duyduğum, bazı hikâyelerimde işlediğim bir konuydu. Almanya’ya gidince göç olgusunun yurtdışı boyutunu da tanıdım. Türkiye’den Batıya sadece işçiler göçmemiş, sorunları da göçmüştü. Ayrıca bir de beyin göçü söz konusuydu. Bu çok boyutlu göçün sebep olduğu problemler, yıkımlar, yılgınlıklar, pişmanlıklar vardı. Bir yazar için bu konulara ilgi duymak, yazmak elbette doğaldı. Ben de bunu yaptım.

Aile hayatındaki değişim, çözülme, dağılma; kuşaklar arası çatışma; geçim derdi, hastalık, vatan sevgisi, aşk… Hemen her konuda yazdım ve yazmaya da devam ediyorum. İnsan yazarken biraz da sosyolog olmalı değil mi?



- Bir gün, bir ay veya bir yılda bitirdiğiniz bir hikâye oluyor mu?

- Eskiden bir günde yazıp bitirdiğim hikâyeler olurdu, şimdi olmuyor. Bir yılda yazdığım hikâye de yok. Hikâyelerimi genellikle bir aydan daha kısa bir sürede yazıyorum. Hemen belirtmeliyim ki bu sadece yazım süresidir. Hikâyenin olgunlaşıp yazılabilir aşamaya gelmesi daha uzun sürüyor. Beş, on, yirmi, otuz yıl önce “Mutlaka yazmalıyım?” dediğim hâlde henüz yazamadığım, beklettiğim hikâyelerim var. Onları ne zaman yazacağım, yazabilecek miyim, bilmiyorum. Bir örnek vereyim; az önce adı geçen “Muhsin Emmi” hikâyesindeki kavala küsen kişiyi tam otuz dört yıl önce tanımıştım. Hikâyeyi birkaç ay önce yazdım.

- Sanatkârlar vardır birden oturur apar topar yazmaya başlarlar, ilham gelmiştir. Bazısı kapanır, odasından dışarı adım atmaz, saatlerce yazar. Siz nasıl bir çalışma içerisindesiniz?

- Ben ilhamla yazmıyorum. İlhamla yazan hikâyeci var mı, onu da bilmiyorum. İlham, daha çok şairler için söz konusu sanırım. Bazılarına göre, ilham şairler için bile söz konusu değildir. Vahiy peygamberlere, ilham Allah’ın kâmil kullarına mahsustur. Allah, elçilerine vahyeder, ermiş kullarına ilham eder. Bize çalışmak düşer. Ben kelimeleri yan yana getirirken, paragrafları alt alta sıralarken, adına hikâye ya da roman dediğimiz uyumlu bütünlüğe ulaşmaya çalışırken hayli enerji harcarım. Daha çok geceleri, el ayak çekilince, sessiz ortamlarda yazarım. Hemen her hikâyem son şekliyle doğar. Bir süre beklettikten sonra okurum, beğenirsem kalır, beğenmezsem çöpe atarım. Eskiden gürültülü ortamlarda bile yazabiliyordum. Hatta bir yandan müzik dinleyip bir yandan yazabiliyordum. Şimdilerde yazmak için mutlaka sessiz ortamlara ihtiyaç duyuyorum. Bir de verimli çalışabilmem için mekânın düzenli olmasına dikkat ediyorum. Dağınık bir mekânda verimli çalışabileceğimi sanmıyorum.

- Eserlerinizi yazarken kurguda nelere dikkat ediyorsunuz? Bunu, yazmaya hevesli genç arkadaşlarımıza örnek olsun diye soruyorum. Kısaca değinirseniz memnun olurum.

- Benim için kurgu, ayıklama, ekleme, sıralamadır. Buna kısaca planlama da diyebiliriz. Ben, ister yaşanmış olsun, ister tasarlanmış olsun her olayı ya da durumu yazmaya başlamadan önce mutlaka kurgularım. Bunu, bazen zihnimde, çoğu zaman da kâğıt üzerinde yaparım. Yaşanmış olaylardan, durumlardan hareketle bir hikâye yazacaksam, kurgulamaya daha çok ihtiyaç duyarım. Hatta kafamdaki kurguyu daha da somutlaştırmak için taslak resimler çizerim. Gerçek hayattan aynen alınmış, kurgulanmamış olay ve durumlardan güzel hikâye çıkmayacağına inanırım; çünkü gerçek hayatta yaşananların inandırıcı olmaya ihtiyacı yoktur. O, gerçektir, siz ona sorgulamadan inanırsınız. Gözlerinizin önünde yaşanan herhangi bir olaya inanmamak gibi bir tercihiniz olabilir mi? Diyelim ki hızla giderken arabanız yoldan çıktı, tarlaya uçtunuz, takla attınız, burnunuz kanamadan kazayı atlattınız. Buna inanmama hakkınız olabilir mi? Yaşadığınız olay ya da durum ne kadar olağan dışı görünse de inanırsınız, kabullenirsiniz; ancak okuduğunuz bir hikâyeyi, romanı inandırıcı bulmak, kabullenmek zorunda değilsiniz. Hatta okumak zorunda bile değilsiniz. Her an için kitabı elinizden bırakabilirsiniz; ancak kurgulama güzelse okumaya devam edersiniz. Güzel kurgulama demek, eldeki malzemeyle yeni bir dünya kurmak; günlük hayatın gerçeğini, sanatın gerçeğine dönüştürmek demektir. Bir arabayı yoldan çıkaracak, takla attıracak, yine de içindekilerin burnunu kanatmayacaksanız bunun altyapısını hazırlayacaksınız. Bir öğle vakti, Ankara’nın Ulus semtinde, otuz yıldan sonra üniversiteden arkadaş, iki kişiyi karşılaştıracaksanız, bunun alt yapısını da mutlaka hazırlamalısınız. Aksi halde okuyucu size inanmaz. Eserinizi öyle kurgulamalı, öyle anlatmalısınız ki size inansın, sizi hayranlıkla okusun. Kurguda gerilim de düşünülmelidir. İster olay hikâyesi, ister durum hikâyesi yazınız, akışı öyle planlamalısınız ki okuyucunun ilgisi son cümleye kadar artarak devam etsin. Neyi nerede söyleyeceğimizi de güzel bir kurguyla belirleyebiliriz.

- Eserlerinizde hiç kendiniz doğrudan başkahraman oldunuz mu? Bunu buradan ifşa edip okuyuculara duyuralım isterseniz.

- Duyuralım… Bütün eserlerimin başkahramanı benim. Her hikâyede, her romanda olayı, kişileri, zamanı, mekânı ben belirlediğime göre, onları ben konuşturup ben susturduğuma göre, yaşamalarına, ölmelerine ben karar verdiğime göre bütün eserlerimin başkahramanları da ben sayılırım. Yaşanmış olaylardan hareketle yazılmış da olsa, hayal ürünü de olsa, bana göre bütün hikâyelerin, bütün romanların başkahramanları yazarlarıdır.

- Söylemiştim, biz sizi daha çok hikâyeleriniz-den tanıyoruz. Hikâye türü dışında başka edebî türlerde eserleriniz var mı? Bunlar hakkında genel olarak neler söylemek istersiniz?

- Yazmaya şiirle başladım fakat şiirle devam etmedim. Şiir zor geldi bana. Hikâye dışında roman yazdım. Basılmış iki romanım var. Bir de üzerinde çalıştığım, henüz bitirilmemiş bir romanım var. Radyo oyunu da yazdım. İlk romanımı radyo için beş bölüm olarak yazdım, seslendirildi, Türkiye radyolarında yayınlandı.

- Azerbaycan Edebiyatı’ndan kimleri, tanıyor ve okuyorsunuz?

- Edebî şahsiyet olarak Celil Memmed-gulizade’yi eserlerinden tanırım. Onun “Ölüler” adlı tiyatro eserini liseler için yazdığımız edebiyat ders kitabına almıştık. Bahtiyar Vahapzade’nin de “Ana Hediyesi” adlı şiirini aynı ders kitabına aldık. Bu iki eser Azerbaycan Edebiyatı’nı temsilen Türkiye’deki Liselerin son sınıflarında yıllarca ders olarak okutuldu. Vahapzade’nin şiirlerini kendi sesinden de çok dinledim. Ayrıca Resul Rıza’yı, Memmed Aslan’ı, Mehmet İsmail’i şiirleriyle tanıyorum. Anar’ı hikâyeleriyle tanıyorum. Ferman Eyvazlı ile tanıştık. “Kaçak Kerem” adlı bir kitap yazdığını biliyorum. Kitabı çok merak ettiğim halde bulamadığım için henüz okuyamadım. Azerbaycan’da ilk olarak benim bir ya da daha fazla hikâyemi çevirip gazetede yayımlayan Ferman Eyvazlı’dır. Ondan sonra “Geriye Hüzün Kalır” adlı uzun hikâyemi Memmed Aslan Azerbaycan Türkçesine çevirip “Üzüntü” adıyla Edebiyat Gazetesi’nde yayımladı. Bu yıl içinde siz iki hikâyemi çevirip yayımladınız. Sizin Kardeş Kalemler’de, internet sitelerinde yayımlanan bütün hikâyelerinizi okudum. Vatan sevgisinin imandan olduğuna inanıyorum. Siz de ağırlıklı olarak bu konuyu işliyorsunuz. Hikâyelerinizi severek, beğenerek okuyorum. Azerbaycan Edebiyatı’ndan isim olarak tanıdığım pek çok edebiyatçı var. Mehmet Emin Resulzade, Hüseyin Cavit, Ahmet Cevat, Samet Vurgun, Süleyman Rüstem, Mikail Müşfik, Nebi Hazrî, Elçin, Vagıf Samedoğlu, Ramiz Rövşen bunlardan bazıları. Bunların ve burada isimlerini saymadığım değerli edebiyatçıların eserleri Türkiye Türkçesine kazandırılmalıdır.

- Türk Edebiyatı’ndan kimler sizi etkiledi. Daha çok böyle sizi derinden etkileyen bir yazar veya yazarlar var mı?

- Her okuduğum yazarın az çok beni etkilemiş olduğuna inanıyorum. Örmek verecek olursak, Ömer Seyfettin beni o kadar çok etkiledi ki onun “And” hikâyesini okuyunca ilkokul arkadaşım Abdullah’la kan kardeşi olmuştuk. Benim, ilk olarak bir gazetede çıkan hikâyem Abdullah’ın ölümüne sebep olan trafik kazasını anlattığım hikâyemdir. Bir iki şiir denemesi dışında hiç kimse gibi yazmaya çalışmadım.

- Bize bu mülakatı verdiğiniz için teşekkür ederim Osman Bey.

- Ben teşekkür ederim Eyvaz Bey.

 ------

 

http://www.kardeskalemler.com/aralik2010/osman_ceviksoy_mulakat.htm