İlginç Yazarlar ve Kitaplar

 

 

Ümit Yaşar Oğuzcan ve oğlu

Aşk ve hüznün şairi olarak tanınan, büyük oğlunun intihar ederek ölümünden sonra rotasını ölüm ve acı temalarına çeviren Ümit Yaşar Oğuzcan, bundan 93 yıl önce 22 Ağustos 1926’da Mersin’in Tarsus ilçesinde dünyaya gözlerini açtı.

Daha önce doğan kardeşlerinin ölümünden midir, bilinmez, Babası -ki o da şairdir- ona belki de yaşaması ümidi ile ÜMİT YAŞAR adını vermişti. Ama kaderin garip bir tecellisi olsa gerek, kendine verilen isimlerin anlamı ile örtüşmeyecek şekilde yaşamını hem ümit’ten hem de yaşama sevincinden uzak bir ruh haliyle sürdürdü.

Memuriyet yaparak yaşamını sürdürmesinin yanında ünlü bir şair olarak da tanınacaktı. Bugün onu bize sevdiren şiirleri, aslında ruhunda mündemiç hüznün, şairlik hamuruyla yoğrulmasının yansımasıydı.

Babası Lütfi Oğuzcan, annesi Güzide Hanım, kız kardeşi Biricik ve kendisi...

Ümit Yaşar'ın babası Lütfi Oğuzcan, Milli Mücadele zamanında iz bırakan isimlerden olduğu gibi şair ruhuyla da ön planda olan biriydi.

 

Lütfi Oğuzcan'ın, oğlu Ümit Yaşar için yazdığı sitem dolu bir şiiri...

 

Gülersen gönlümde çiçekler açar,

Sevgiyle getirdik dünyaya seni.

İnsanlar şüphesiz ümitle yaşar,

Tanrı o ümide bağlaya seni.

 

Gerçekten olmadık para düşkünü,

Cihanın bir pula sattık köşkünü,

Yaktıksak kalbinde sanat aşkını,

Yüceltmek istedik dehaya seni.

 

Sen dönme yolundan çatılsın kaşlar,

Ey oğul aldırma, yarılsın başlar.

Kaç yıldır dört yana attığın taşlar,

Getirdi Eşref’le hizaya seni.

 

Bak dünya ne güzel, bu sitem niye,

Ettim ben adımı sana hediye.

Mutluyum ey oğul babanım diye,

Çarptırma hicvinle cezaya beni!

Yıl 1926 Ağustos ayı

Tarsus’ta sofular mahallesinde

Allar giyinmiş bir kadın

Doğum sancıları çeker

Çeker ya…

 

Toplanır konu komşu

Evde bir telaş, bir kıyamet

Elleri nur olsun ebe hanımın

Çıka gelir fakir haneye

Gelir ya…

 

Nur topu gibi bir oğlan çocuğu

Güzel mi güzel, beyaz mı beyaz

Anasının kibrinden yanına varılamaz

Ağzı kulaklarına varır peder beyin

Varır ya…

 

Çifte çifte maşallahlar boncuklar

Kaynar lohusa şerbetleri güğüm güğüm

Hayır duaların biri bin paraya

Bir de isim konur fukaraya

Konur ya…

 

Ninniler söylenir salıncaklar sallanır

Türlü türlü oyuncaklar alınır

Güldüydü, yürüdüydü, koştuydu derken

Çocuk büyür mektebe gider

Gider ya…

 

Kendi ağzından yaşamı: “Önce şunu belirtmek yerinde olur ‘benim hayatım’ roman değildir. Baştan başa şiirdir benim hayatım, şiirdir ve aşktır. Köhne dünyaya 1926 yılında geldim. Doğrusu, çilem 1926 yılında Tarsus’ta başladı. Babamın adı Lütfü, anamınki Güzide. İlk çocukluk yıllarından bu yana çeşitli kazalar, hastalıklar, ameliyatlar geçirdim. Üç yaşında ayağım kırıldı, dört yaşında mangala oturdum, beş yaşında 20 basamak taş merdivenden düştüm, yedi yaşında başıma sandık kapağı düştü, bu arada fazla ateşli geçirdiğim kızamık sonucu kekeme kaldım (o günden beri ateşliyimdir). 14 yaşında apandisit, 19 yaşında böbrek (tek böbrekliyimdir), 30 yaşımda bademcik ameliyatı geçirdim.”

 

İlk mektep orta mektep lise

Edebiyat fizik kimya her neyse

Bir yandan hastalıklar ameliyatlar

Başı döner dünkü yavrunun

Döner ya…

 

“Babamın memuriyeti dolayısıyla çeşitli illerde, çeşitli okullarda okudum. 1946 yılında Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirdim.”

 

Yaşı varır yirmi ikiye

İçkiyi sigarayı kadını öğrenir

Çöker omuzlarına maişet derdi

Gece gündüz şiir yazar bir yandan

Yazar ya…

 

Kavak yelleri eser başında

Değmez ayakları yere bir türlü

Bu arada evlenir nasılsa

Çoluk çocuk sahibi olur

Olur ya…

 

Ekmek derdi, kömür derdi, ev derdi

Kimin umrunda aşıksa, parasızsa

Şu meyhane senin, bu meyhane benim

Anlar ayık kafa ile çekilmeyeceğini dünyanın

Anlar ya…

 

Bu hikayenin sonunu kim bilir

Dünyanın derdi dünyada kalır

Biter kederi garipçiğin

Elbet bir gün o da ölür

Ölür ya…

 

“Geçirdiğim kazaları sayarken 22 yaşında evlendiğimi de söylemiştim. Eşimin adı Özhan. Vedat ve Lütfi adlarında iki oğlum var… Hayatımdaki istifaların yekûnu dokuzdur. Çok güzel istifa ve aşk mektupları yazdığımı hiç bir tevazuya kapılmadan söylemeliyim.”

Ümit Yaşar liseyi bitirir bitirmez Osmanlı Bankası’nda işe başladı.

Sonraki adresi Türkiye İş Bankası oldu. 1948 – 1960 yılları arasında bir bankacı olarak Adana, Ankara, İstanbul’u dolaştı.

Kısa bir süre Yapı Kredi’de de çalıştıktan sonra İstanbul Akbank Genel Müdürlüğü’ne Krediler İkinci Müdürü olarak atandı. Buradan sonraki durak da, Türkiye İş Bankası Yayınları Müşavirliği oldu.

Bu mesleği terfileriyle 30 yıl sürdürecekti. Tipik bir memur hayatı vardı diyebiliriz, şairliğe soyunmasaydı eğer. Ama içinde tutamadığı cümleleri şiir olup döküldü kaleminden.

Mesleğinde otuzuncu yılını doldurduğunda, Ümit Yaşar Türkiye İş Bankası Halkla İlişkiler Müdür Yardımcısı görevindeydi. 1977 Haziran’ında kendi isteğiyle emekli oldu.

 

Bir yandan memurluk görevini yürütüyor olsa da, o aslında bir şairdi.

Ümit Yaşar aslında 9 – 10 yaşlarında kendisi küçük ama kalbi kocaman bir çocuk olarak, anne babasının da teşviğiyle şiire heveslenmişti. Annesi dönemin ünlü şairi Faruk Nafiz Çamlıbel’in tüm şiirlerini ezbere bilirdi ve babası da onu evin ikinci adamı olarak görüyordu. Duvarda ünlü şairin çerçeveli bir fotoğrafı dahi vardı ve evden şiir sesleri eksik olmazdı. Böyle bir evde yaşıyorken Ümit’in şairliğe soyunmaktan başka yolu yoktu.

 

Ümit Yaşar, şiir hayatına 1940’ların hemen başında şiirlerinin Yedigün dergisinde yayınlanmasıyla başladı. O zaman gencecik bir lise öğrencisiydi ve bu onun ilk adımıydı. Bu adımı İstanbul, Büyük Doğu, Varlık, Yücel, Türk’e Doğru, Hisar, Çığır, Toprak ve daha başka bir sürü dergi takip etti. Adımlar birleşip uzun yol koşusunu oluşturuyordu.

İlk şiir kitabı ‘’İnsanoğlu’’ 1947’de yayınlandı. 1975’e gelindiğinde 50 kitap çıkarmıştı. Bunlardan 33’ü şiir, 4’ü düz yazı, 13’ü antoloji ve biyografik eserdi. Bunlardan başka, şiir plakları, şarkı sözleri ve yergileriyle de ününe katkıda bulundu.

Kitap çalışmaları boyunca yayıncılık işleriyle de ilgilendi. 1960’da kendi adını verdiği bir yayınevi kurdu. 1965’te ise sadece üç sayı olsa da, ‘’Yergi – Dergi’’ adlı bir hiciv – mizah dergisi çıkardı. 1979’da İstanbul’da, eşi Özhan ile ‘’Ümit Yaşar Sanat Galerisi’’ni kurdu ve birlikte yönettiler.

Ümit Yaşar, şiirlerinde özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel’in etkisindeydi. En az onun kadar duyarlıydı şiire karşı. Daha çok aşk, ayrılık, özlem üzerine yazarken hayat onu oğlunun ölümüyle sınadığında şiirdeki yönünü acı ve ölüm temalarına çevirecekti.

Kendisi, bir rivayete göre 23 kez intihara teşebbüs eden Ümit Yaşar Oğuzcan, 1973 haziranında 17 yaşındaki büyük oğlunun Galata kulesinden atlayarak intihar etmesiyle bir nevi yaşayan ölüye döner.

Oğlu, sanki babasına “intihar öyle edilmez, böyle edilir” demiştir.

 

Oğluna yazdığı ilk şiir VEDAT 1

 

doğumunu anımsıyorum,

bir serçe kadar suçsuz,

bir ot kadar bilinçsiz

ve dilsiz bir taş gibi,

pembe, kırmızı, mor,

karışımında bir et parçası,

yoğrulmuş balçık,

yeşeren filiz,

biçimlenen tohum

ve başlayan bir yalandı seninle,

biliyorum…

ilk ağlayışını anımsıyorum,

ürperten bir çığlık,

bir su şırıltısı hüzün veren,

akortsuz telli sazların çaldığı bir senfoni,

soluk soluğa

ve son ağlayışını anımsıyorum,

akmasını gözyaşlarının,

boşluğa, sonsuzluğa,

o müthiş yalnızlığa.

 

gülüşlerini anımsıyorum,

kimi gün bir ustura gibi acımasız,

kimi gün bir gül gibi dokunaklı

ve kimi gün gökyüzü kadar

görkemli, masmavi, yalansız,

gülüşlerin inen bir tokattı aslında,

iğrenç yüzlerine insanların,

gülüşlerin, isyandı aslında,

gülüşlerin, ta kendisiydi çaresizliğin,

gülüşlerin, gülüşlerin,

ah senin beşikten mezara kadar,

ağlayan gülüşlerin.

 

Melankoli dolu ruhu ve bunları satırlara döktüğü şiirleriyle tanınan Oğuzcan’ın şiirlerinde, aslında yaşadıklarının etkisi çok büyüktür. Ümit Yaşar Oğuzcan, bu kadar etkili aşk şiirleri yazmasına rağmen, çokça intihar etmeye teşebbüs edecek kadar da karamsar bir ruh haline sahiptir aslında. Baba Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bu hayatı büyük oğlunu da olumsuz yönde etkiler. Babasının hayata bakış açısı ve bunu uygulama çabası, Vedat Oğuzcan’ın da aklında ‘intihar’ fikrini dolaştırır. Evde sürekli Ümit Yaşar’ın başarısız intihar girişimleri, acı sonuçları konuşulur hale gelmiştir ve ne yazık ki bu ruh hali nedeniyle evde huzur kalmamıştır.

 

VEDAT 2

 

bir dostluğu anımsıyorum aramızdaki,

gün gün değişen,

ama her gün biraz daha pişen,

acılarla büyüyen gelişen,

bir dostluğu anımsıyorum,

benimle ilk içişini,

ilk kez bir kadına gidişini,

ilk kez sevişini anımsıyorum bir kızı,

kırılışını,

ayrılışını

ve bir gün o büyük yıkılışını anımsıyorum,

yine de kızmıyorum sana, kızamıyorum,

çirkin yaşamamak için,

güzel ölmek istedin,

anlıyorum.

 

son günlerini anımsıyorum,

bir sır gibi sakladığın,

dayanılmaz acıların aklıma geliyor,

sonra korkuların, kuruntuların

ve o en vazgeçilmez yerinde uykuların,

yatağından sıçrayışların aklıma geliyor,

solan yüzünü anımsıyorum,

hüzünlü gözlerini,

bembeyaz, düzgün dişlerini,

yumuşak kahverengi saçlarını anımsıyorum,

sonra ellerini,

konuşan, düşünen, duyan ellerini,

bir sanatın çilesini dokuyan ellerini,

güçlü ellerini,

sonunda bütün kahpeliklerine dünyanın,

o meydan okuyan ellerini.

 

yarım kalmış hatıraydın sen,

tamamlandın ölünce.

şimdi yarım kalmış hatırayım ben,

tamamlanacağım yanına gelince…

 

Evet, bir gün… 1973 yılında on yedi yaşındaki Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’ne çıkar ve kendini aşağı bırakır… Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!” Bu olay, şairin ruh dünyasında tamiri mümkün olmayan hasara yol açmıştır ve o zamandan sonra kendini “Acılar Denizi” olarak tasvir etmiştir…

 

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,

Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;

Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.

 

Vedat’ın ölümü üzerine yazdığı ve üstad Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelenen bu dizeler, şairin bestelenmiş şiirleri arasında en sevilenlerindendir.

Ben acılar denizinde boğulmuşum

İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını

Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni

Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

 

Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime

Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını

Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle

Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını

 

Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma

Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek

Baksana; herkes içime dökmüş artıklarını

 

Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa

Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse

Yılların içimde bıraktıklarını…

 

Önceleri “su birikintisi” olarak nitelendirdiği şiiri, zamanla “minik bir göl” ve “kendi yatağında kıvrıla kıvrıla akıp giden bir ırmak” halini alır.