Adnan Şenel

 

BALKAN BOZGUNUNDA İSTİHBARAT ZAFİYETİNİN ROLÜ

Neticeleri itibariyle tarihimizin en önemli olayı Balkan Savaşlarıdır. İki safhalı bu savaşların ilkinde yaşanılan bozgunun üzerinden bir asır geçti. 14. asırda adım attığımız ve asırlarca Osmanlı idaresi ve düzenini hakim kıldığımız Balkanları birkaç ay içinde kaybettik. Her biri kısa süre önce bağımsızlığa kavuşmuş o küçük devletçiklerin Osmanlıya savaş ilan etmesiyle başlayan (8 Ekim 1912)  ve sekiz ay sürdükten sonra Londra Antlaşmasıyla (30 Mayıs 1913) biten Birinci Balkan Savaşı’nda tam anlamıyla hezimete uğradık ve İlber Ortaylı’nın ifadesiyle “Rumeli’deki anavatanımızı kaybettik.”[1]

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılış sürecini hızlandıran ve belki de vahim akıbeti kaçınılmaz kılan üç önemli savaştan (ilki 93 Rus harbi, diğeri Birinci Dünya Savaşı) biri olan ve Rumeli’den tamamen çekilişimizle neticelenen Balkan Savaşı’nı kaybedişimizin sebepleri o kadar çoktur ki, bunların her biri, üzerinde ayrı ayrı durulmayı hak edecek önemi haizdir. Siyasî, askerî, diplomatik, ekonomik vs. o kadar çok sebep vardır ve ne ilginçtir ki, bunların hepsi aynı zaman diliminde ve birbirini tetikler mahiyette bir araya gelmiştir.

Çok öncesinde “Şark meselesi” çerçevesinde kıvılcımlanan ve “büyük devletler”in de dahil olduğu dış tesirlerden beslenen isyanlar, ayaklanmalar; Kiliseler-Okullar Kanunu’nun çıkarılması; Balkan devletçikleri arasındaki gizli-açık ittifaklar; Osmanlı idarecilerinin beceriksizliği ve basiretsizliği; askerin siyaseti bulaşması, yüz bini aşkın askerin savaşın arifesinde terhis edilmesi; askerlerin-rediflerin eğitimsiz ve disiplinsiz olması; geç seferberlik ilan edilmesi; silahların ve mühimmatın yetersiz olması; yolların bozuk olması… Ve daha bir çok sebep, sadece bizi değil, düşmanlarımızı ve diğer “büyük” devletleri dahi şaşkınlığa uğratan bir mağlubiyeti beraberinde getirmişti.

Bu mağlubiyeti yaşamamızda, bir kısmını saydığımız sebepler rol oynadı elbette ama kaynakların hepsinde değilse de bir çoğunda, o da nedense sadece satır aralarında dile getirilen birisi üzerinde durmak istiyoruz: Bilgi-haber alma eksikliği; ya da, diğer tanımıyla, istihbarat zafiyeti…

***

İstihbaratın, tarihin en eski, köklü ve etkili faaliyetlerinden biri olduğu biliniyor. Etrafında ya da hedefinde bir başka düşman olan her topluluk-devlet, var olmak, varlığını sürdürmek, kendini korumak ya da rakibini altetmek için içte-dışta casuslar kullanmış; aldıkları bilgiler-haberler doğrultusunda stratejilerini ve planlarını geliştirmişlerdir. Kavramlar, yöntemler, kurumlar her ne kadar bugünkünden farklı anlamlar ve tanımlar taşıyorsa da, değişmeyen husus şuydu: Karşı taraf hakkında bilgi sahibi olmak.

M.Ö. 500 yılında “Savaş Sanatı” kitabını yazan Sun-Tzu, bu sanatın başarılı olmasında istihbaratın ne kadar önemli olduğunu şöyle vurguluyordu: “Bilge hükümdarla, iyi bir komutanın normal askerlere oranla kolaylıkla savaş kazanıp, zafere ulaşması İSTİHBARAT'a bağlıdır. İstihbarat hayaletle ya da ruhlar aracılığı ile kıyaslama ya da hesaplama yollarıyla elde edilemez. Ancak düşmanı durumundan haberdar olan insanlar aracılığı ile elde edilebilir.”. Sun-Tzu’nun savaş teorilerini yorumlayan savaş filozoflarından Du Mu da şunları der: Her meselenin çözümü önceden edinilen bilgiye dayalı. Düşmana saldırmadan önce düşmanın yetenekleri hakkında bilgi almak son derecede önemlidir. O zaman, her bir düşman için kapasitelerine uygun önlemler alınabilir. Düşmanın durumu bilinmedikçe bir ordunun operasyona kalkması başarı getirmez. Haber alma ise casus kullanılmadan yapılamaz.”[2]

Türk tarihinin önemli kaynaklarında da casusların ve haber almanın önemine vurgular yapılmıştır. Göktürk Kitabelerinde, Dede Korkut’un hikâyelerinde, Nizamülmülk’ün Siyasetnâme’sinde misaller ve öğütler yer almıştır. Mesela, Siyasetnâme’de şöyle bir öğüt vardır: "Dünyanın dört bir köşesine tüccar, seyyah, sufi, eczacı ve derviş kılığında casuslar göndermeli, (casuslar) duydukları her şeyi haber olarak getirmeli ve ülkelerin durumları hiçbir şekilde meçhul kalmamalıdır.”[3]  Kâzım Karabekir Paşa, 1923’de yayınlanan “İstihbarat” adlı kitabında istihbaratın tanımını şöyle yapar: “Barışta ve savaşta doğru haber almak, yanlış haber yaymak demektir. On kolordusu olan bir devlet, onbirincisini komşu hükümetin toprakları içerisinde meydana getirir.” Karabekir Paşa, kitabında “Ordumuzun en zayıf yeri istihbarattı” der ve Balkan Savaşı’ndan sonra ilk temelin (Teşkilât-ı Mahsusa) kurulduğuna dikkat çeker.[4]

Çöküş döneminde ordunun en zayıf yerinin istihbarat olduğu ne kadar hakikat ise, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren istihbarata bilhassa önem verildiği de o ölçüde hakikattir. Yani, Karabekir Paşa’nın dediği gibi, Osmanlı ilk dönemden itibaren “onbirinci kolordu”sunu kurmuştu. Özellikle Balkanların fethiyle birlikte, Rumeli’ye geçişte ve daha da ilerilere gitme safhasında düşmanla ilgili bilgiler elde etmek amacıyla istihbarata önem verilmiş; hemen her fırsatta dış istihbarat temini konusunda her türlü yöntemler denenmişti.[5]. Kısacası şu ki, altı asır boyunca üç kıtaya hakim olmuş, dünyaya nâm salmış Osmanlı İmparatorluğu’nun bu başarısının sebepleri arasında, istihbarat ne ölçüde önem kazanıyorsa, birkaç ay içinde Balkan devletçikleri karşısında bozguna uğrayıp Rumeli’yi kaybetmesinde de istihbarat zafiyeti aynı oranda önem arzediyor. Şimdi bu zafiyetlere örnekler verelim ve “bilgi” ile “başarı” arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışalım.

***

Osmanlı-İtalya arasında Ekim 1911’de başlayan ve bir yıl sonra, Karadağ’ın Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi üzerine Uşi Antlaşmasıyla sona erdirilen Trablusgarp Savaşı, zaten kaynamakta olan Balkan kazanının altına daha çok odun atılmasına yol açmıştı. Osmanlı’nın Trablusgarp’ta tutunamaması, Balkanlarda Osmanlı’ya kafa tutmaya niyetli olan ve hazırda bekleyen devletçiklere de bir nevi fırsat ve moral destek sağlamıştı.

Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’a Osmanlı’ya karşı diklenmesinde tabii ki Osmanlı’nın içinde bulunduğu siyasî ve askerî bunalım büyük rol oynamıştır ve fakat bundan da önemlisi, bu dört devletçiğin kendi aralarında açık-gizli ittifaklar kurma yönünde adımlar atması ve bunu da gerçekleştirmiş olmaları, yaşanılan bu bozgunun belki de ön habercisiydi.

Ne var ki, Osmanlı hükümeti, bırakın gizli olanları, alenen yapılan bu ittifaklardan bile zamanında haberdar olamamış; haberdar olduklarını da ciddiye almamış; gerekli tedbirleri sağlama yönünde adımlar atmamıştır. Oysa, Balkan devletçikleri arasında ittifak girişimleri ve görüşmeleri daha 1912’nin Nisan ayında başlamış ve hatta bunlar da basında yer almıştı. Daha sonraki aylarda da süregelen bu ittifak görüşmeleri ve teşebbüsleri Avrupa basınında sıklıkla yer almış; bunlar Osmanlı basınına da yansımıştı. Fakat, gazetelerde aylarca yer alan bu haberler Osmanlı hükümetleri tarafından bir türlü fark edilememiş ya da dikkate alınmamıştır. Ta ki, artık Ekim 1912’de bu ittifaklar, anlaşmalarla resmiyet kazanmış, cümle aleme ilân edilmiştir ki, Osmanlı devleti işin ciddiyetini kavramıştır.[6]

Daha öncesi de vardır: Şubat 1911’de, yani Sırp-Bulgar ittifakının imzalanmasından bir yıl öncesinde, Balkan devletlerinin Osmanlı aleyhine ittifak girişimlerinde bulunduğu gazetelere yansımıştı. 23 Şubat 1911 tarihli Hikmet gazetesinin, İngiliz gazetelerine de dayanarak, “Balkan hükümetlerinin aleyhimize ittifak ettikleri, ordularını hazırladıkları” şeklinde verdiği haber dahi, dönemin yetkililerince ve kamuoyunca dikkate alınmamıştır. Osmanlı idarecilerinin, dışişleri yetkililerinin bu ittifaklar sürecini takip etmedikleri o kadar ayan beyan ortadadır ki, savaştan bir ay öncesinde Bulgar Başbakanı Sorabanje’nin “Türkiye ile bir savaşı kaçınılmaz görüyorum; barışın devam etmesi artık hükümetlerin elinde değildir” şeklindeki açıklaması bile kale alınmamıştır. Öyle ki, Avusturya’nın önde gelen gazetesi Neue Freie Press, Osmanlı idarecilerin böyle bir şeyden haberdar olmamasının ve bundan bahsetmemesinin izahı zor bir durum olduğunu belirterek şaşkınlığını dile getirmiştir.[7]

İstihbaratın yani haber alma ve değerlendirmenin en önemli unsurlarından biri olan basın-yayın organlarının (o dönemde gazete) gereğince ve yeterince değerlendirilmemesi; içte ve dışta yayınlanan gazetelerde Balkan devletlerinin niyetlerine ilişkin onca haber yer almasına rağmen bunların ciddiye alınmaması sonucunda, Osmanlı devlet adamları meseleye uyanamamış, dolayısıyla önceden tedbirlerini alamamıştır. İşin ciddiyeti fark edildiğinde ise iş işten geçmiştir.

İstihbaratın bir diğer önemli unsuru olan, ataşemiliterler (askerî ataşeler), büyükelçiler de savaş öncesi gelişmeleri yeterince idrak edememiş; bilgi toplamakta yetersiz kalmış; az da olsa aldıkları bilgileri de zamanında yetkililere ulaştırmamıştır. Onu da bırakalım, yabancı ülke elçilerinin uyarıları dahi kulak arkası edilmiştir. Mesela, Avusturya’nın İstanbul elçisi vasıtasıyla, Balkan devletlerinin niyetleri ve ittifak girişimleri hakkında bilgiler ve uyarılar gelmiş olmasına rağmen Bab-ı âli’nin vurdumduymazlığı devam etmiştir.[8]

Sanki ölü toprağı serilmişçesine, gözlerin görmemesi, kulakların duymaması, idraklerin donması o hale gelmiştir ki, Sırpların savaştan aylar öncesinde Fransızlardan aldığı topları Selanik limanından alıp Rumeli’deki topraklarımız üzerinden Sırbistan’a götürmesinden dahi uyanamamışız; daha da vahimi, Avusturya’nın vermediği bu izni bizzat yetkililerimizce Sırplara vermişizdir. Fevzi Çakmak Paşa’nın ifadesiyle, devletimiz dost kazanmak hülyasıyla bu izni onaylamış[9]; topraklarımızdan geçirilen bu toplar da birkaç ay sonra askerlerimize karşı kullanılmış, binlerce can almıştır.

***

İnanılmaz bir gaflet içinde, gerek gazetelerdeki haberleri ve gerekse yabancı ülke elçilerin uyarılarını iyi değerlendiremediği için yeterli tedbirleri almayan ve savaşa bir nevi hazırlıksız yakalan Osmanlı hükümeti, her şeye rağmen ordusunu cephelere sürmüştür. Artık olan olmuştur ve şimdi her şey muharebe meydanlarında belli olacaktır. Peki ama muhabere meydanında zafer kazanabilmek için gerekli donanıma sahip miydik? Değildik. Başta belirttiğimiz gibi, askerî açıdan bir çok olumsuzluklar söz konusu idi. Bu olumsuzlukların içinde konumuzu ilgilendiren biri vardır ki, daha savaşın ilk günlerinde yaşadığımız bozgunun önde gelen sebeplerindendir: Bilgi-haber eksikliği…

Kırklareli (o zamanki adıyla Kırkkilise) bozgunu, her bakımdan Balkan savaşını kaybetmemizin ve Rumeli’yi elde çıkarışımızın kilit noktasıdır; aynasıdır. 21-24 Ekim tarihleri arasında, sadece dört gün içinde başlayıp biten ve ordumuzun büyük bir panik ve bozgun halinde Kırklareli’ni düşmana bırakmasıyla sonuçlanan bu muharebenin meydana getirdiği moral çöküntüsü, Balkanlar’daki bütün cephelere ve şehirlere de sirayet etmiş; zincirleme etkiyle, topraklarımız birer birer elden çıkmıştır.  

Kırklareli bozgunu, konumuz açısından bakıldığında, tam anlamıyla “istihbarat zafiyeti”nin bir sonucudur. Bizim ordumuz açısından bakıldığında, düşman hakkında, onun nasıl hareket edeceği konusunda doğru bilgiyi edinememek ve aksine düşmanın yaydığı yanlış bilgiye kanmak acı yenilgiyi hazırlamıştır. Düşman açısından bakıldığında ise, bilinçli şekilde yanlış bilgi yayarak gerçek niyetini saklamış; umulmadık bir cepheden ve güçlü bir şekilde saldırarak Türk ordusunu gafil avlamıştır.

Edirne-Kırklareli ve Midye olmak üzere iki hat üzerinde dizilen Şark Ordusu’nun komutanı Abdullah Paşa’nın planı basitti: Saldıracak olan Bulgar 1. ve 2. ordularını püskürterek Edirne hattına doğru sürmek ve burada iki ateş arasına alarak imha etmek. Abdullah Paşa ve kurmay heyetinin tahmin ve planlarına göre Bulgar 3. ordusu Kırklareli’nden 120 kilometre ötedeydi ve bir tehlike arzetmiyordu. Yani en kötü ihtimalle bile Bulgarların üç ordusu da karşıda olacak ve önce savunma sonra taarruz taktiğiyle iki ateş arasına alınabilecekti. Fakat hiç de öyle olmadı ve Osmanlı ordusunun sağ kanadını tutan 3. Kolordu komutanı Mahmud Muhtar Paşa savaş başladığında karşısında Bulgar 3. ordusunun öncü birliklerini ve sonra da tamamını gördü. Bu beklenmedik durum önce sağ kanadın sonra da cephe hattının tamamen çökmesine yol açtı ve üç gün içinde Kırklareli düşmanın eline geçti. 

Nasıl olmuştu da kısa süre içinde bozguna uğramıştık? İlk önce, düşmanın konumu ve nasıl hareket edeceğine dönük yanlış bilgiye sahipti Osmanlı kurmayı. Bu yanlış bilgiye göre harekat planı hazırlamış ve az bir kuvvet ayrılmıştı bu bölgeye.[10]. Bulgar 3. ordusunun Istranca dağlarını aşıp da sağ taraftan önlerine çıkacağına ihtimal bile vermemişlerdi. Bir nevi Bulgar kurmaylarının tuzağına düşmüşlerdi.

Bulgarlar, belki kendilerinin bile bu kadar çabuk ve kolay elde edeceklerine inanmadıkları bu zaferi elbette, ordularının gerçek hedeflerinin ne olduğunu saklamaya borçluydular. Öyle ki, Bulgar ordusunun gerçek niyetleri ve hangi yolları izleyecekleri, Bulgar devlet adamlarından dahi saklıyor; bu minvalde, Bulgar ordusunun kurmayları etrafa sürekli yanlış rivayetler yayıyor, muhabirlere aldatıcı bilgiler veriyorlardı. Mesela, bizzat Bulgar General Savof, bütün niyet ve çabalarını Edirne’ye çevirdiklerini, öncelikli hedeflerinin Trakya’nın başkentini ele geçirmek olduğunu; bunu gerçekleştirmeden hiçbir kesin harekata girişmeyeceklerini sık sık ve üstünü vurgulayarak etrafına yayıyordu.[11]. İşte, Bulgar komutanın ve kurmayların yaydığı bu yanlış bilgilere kanan, tahkik ettirmeyen, istahbarî zaaf gösteren Osmanlı kurmayı plan, taktik ve stratejisini hatalı yapmış; sonuç da, bütün dünyayı şaşkınlığa iten Kırklareli bozgunu olmuştur.

Cephede böylesi beklenmedik mağlubiyetler olmuştur ama esas şaşkınlık, bizim için çok önemli olan Selanik şehrinin tek kurşun atılmadan düşmana teslim edilmesiyle yaşanmıştır. “Nasıl olsa Selanik düşmanın eline geçecek madem, öyleyse şehir harap olmasın, insanlar ölmesin” şeklindeki tuhaf bir gerekçeyle teslim anlaşmasını imzalayan Hasan Tahsin Paşa ve kurmay heyeti de yine düşmanın “bilgi” tuzağına düşmüştü. Osmanlı ordusunun mevcudu 40 bin idi. Yunan ordusu Selanik’e 20 bin askerle gelmiş ve Vardar nehrinin öte yanında beklemeye başlamıştı. Diğer taraftan gelmekte olduğu söylenen Bulgar ordusunun mevcudu da 20 bindi. Yani Osmanlı ordusu iki ayrı cepheye eşit miktarda asker yığarak bile her iki düşmanla da baş edebilir, onları püskürtebilir veya en azından teslim olsa da haysiyetini ve onurunu korumuş olarak bunu yapardı. Ne var ki, “Öbür taraftan da Bulgar ordusu 50 bin kişi ile geliyor” şeklindeki Yunan-Rum propagandası, Selanik’teki bizim askerî ve idarî adamlarımız üzerinde öyle etki bırakmıştır ki, mağlubiyet peşinen o anda kabul edilmiştir bile.[12] Burada da (diğer her cephede ve mevkide olduğu gibi), düşmanın niyet ve hareket planları üzerine bilgi-haber eksikliği kendini hissettirmiş; kulaktan dolma ve sağlıksız haber ve kasıtlı propagandaların tuzağına düşmekten kurtulunamamıştır.

***

Bilhassa Başkan Savaşı öncesi ve esnasında yaşanan istihbarat zafiyeti ve eksikliği, tek başına Balkan bozgununun sebebi değildir elbette ama hezimetin boyutunu ve süresini etkilemiş olduğu da inkâr edilemez. İstihbaratın bu çerçevede önemi ve etkisi bu savaş sırasında anlaşılmış ve savaş sonrasında teşebbüslerde bulunulmuş; Teşkilat-ı Mahsusa’nın nüveleri atılmıştır.

Bilge önemlidir ve bir onun kadar önemli olanı da, o bilginin layıkıyla değerlendirilmesi ve işlenmesidir. Balkan Savaşı, istihbaratın, haberin, bilginin, analizin, öngörünün ne kadar mühim ve vazgeçilmez bir kıymet teşkil ettiğini göstermesi açısından özellikle incelenmesi gereken bir laboratuar niteliği taşıyor.

Kâzım Karabekir Paşa’nın  fikirleriyle bitirelim: “En basit bir taktik sorunun çözümünde düşmana ve araziye ait bilgiler elde etmeğe mecburuz.  Duruma hakim olmak her zaferin anahtarıdır. Ordularımızın zafere ulaşması için dostu, düşmanı yakından iyi tanımak gereklidir.”[13]


 

[1] İlber Ortaylı, İmparatorluğun Son Nefesi, Timaş Yay. İst, 2014, s. 105

[2] Sun-Tzu, Savaş Sanatı, Kastaş Yay. 3. Baskı, İstanbul, 2008, s.53-58

[3] Nizamülmülk, Siyasetnâme, Dergah Yay. İst.1995, s.92

[4] Kâzım Karabekir, İstihbarat. Berikan Yay. Ank. 2001, s.3

[5] Haldun Eroğlu, “Klasik Dönemde Osmanlı Devletinin İstihbarat Stratejileri”, AÜ-DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt: 22, Sayı: 34, Ank. 2003, s.21

[6] Selim Aydın, Balkanların Acı Yüzü, Yeditepe Yay. İst. 2013, s.218.

[7] Necmettin Aklan, Ve Selanik Düştü, Timaş Yay. İst. 2014 s. 161-164

[8] İbrahim Artuç, Balkan Savaşı, Kastaş Yay. İst,1988, s.73

[9] Fevzi Çakmak, Batı Rumeli’yi Nasıl Kaybettik, T. İş Bank. Yay. İst. 2012, s.6

[10] Edward J.Erickson, Büyük Hezimet (Balkan Harplerinde Osmanlı Ordusu), T. İş Bank. Yay. İst, 2013, s. 132.

[11] Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Aras Yay. 2. Baskı, İst. 2002, s.445-446

[12] Mustafa Balcı, Selanik Düştü, Kesit Yay. İstanbul, 2010, s.59-60.

[13] Karabekir, a.g.e., s.3

 

***

Bu yazı, Türk Yurdu Dergisi'nin Ağustos 2014 - 324. sayısında çıkmıştır...