Adnan Şenel

 

BOĞULMAMAK İÇİN

Yolun yarısını geçtiğinizi ve mesela kırklı yaşlarda olduğunuzu farzedin. Bir sabah kalkıyorsunuz, aynaya bakıyorsunuz, yüzünüzdeki değişimi, saçınızın, bıyığınızın hafiften kırlaşmaya başladığını görüyorsunuz. Kilo aldığınızı, şişmanlamaya başladığınızı idrak ediyorsunuz. Belki takma diş de kullanıyorsunuz. Sonra her günkü hayatınızı gözden geçiriyorsunuz. Şehrin kenar mahallelerinden birinde, pek de konforlu olmayan bir evde yaşıyorsunuz. Evlisiniz, karınız, iki çocuğunuz var. Karınız sürekli gündelik hayatın sıkıntılarından ve gıda maddelerinin zamlanmasından dem vuruyor; çocuklarınız ayak altında oradan oraya koşuşturuyor; onların bağrış çağrışları sizi rahatsız ediyor. Bir işiniz var; mesela bir sigorta şirketinde memur ya da amir olarak çalışıyorsunuz. Her gün işinize trenle ya da başka bir ulaşım aracıyla uzun süren bir yolculuk sonrasında gidiyorsunuz. İşiniz tekdüze, alışılageldik monotonlukta. Öğle arası dışarı çıkıyorsunuz. Şehir kalabalık. İnsanlar oradan oraya koşuşturuyor. Alışveriş merkezleri tıka basa dolu. Akşam yine aynı yoldan evinize dönüyorsunuz. Karınızın mutat söylenmeleri, mızmızlanmaları ya da felâket tellallığı eşliğinde yemeğinizi yiyorsunuz, televizyon seyrediyor ve sonra yatıyorsunuz. Belli yaşın üstündeyseniz, böyle bir yaşantı  size pek yabancı gelmedi değil mi?

Böyle bir hayatınız varsa ve bir gün, bu tekdüze (ve belki de anlamsız) yaşantı canınıza tak eder de, birkaç günlüğüne olsa da bulunduğunuz şehirden ayrılıp, mesela doğup büyüdüğünüz yerlere gitmek aklınıza gelirse ne yaparsınız?

Sizi bilmem ama kırk beş yaşında, sigortacı, biraz şişman, takma diş kullanan, evli, iki çocuklu George Bowling (ya da arkadaşlarının taktığı isimle “Şişko Bowling”), birkaç günlüğüne de olsa, monoton hayatından sıyrılmak için doğup büyüdüğü yere gitmeye, oraları bir kere daha görmeye karar verir.

İngiltere’nin banliyösü Batı Bletchey’deki Ellesmere Sokağı’nda oturan, on beş yıllık evli, otuz dokuz yaşında bir karısı, biri yedi diğeri on bir yaşında iki çocuğu olan Bowling, bir arkadaşının zorlamasıyla oynadığı at yarışından on yedi pound kazanıp, bunu bankaya yatırmış, ailesine dahi söylememiştir. Bu parayı nereye harcayacağını bilmemektedir. Madem ki harcayacağı bir para da vardır, niçin hafta sonu, karısına da bir yalan uydurarak, tek başına, doğup büyüdüğü kasabaya gitmesindi?

Gidiyor da nitekim. Şişko Bowling arabasına atlayıp Aşağı Binfield kasabasına gidiyor. Peki neler görüyor gittiği yerde?

George Orwell, “Boğulmamak İçin”* (daha önce “Daralma” adıyla yayınlanmış) adlı romanında bize Bowling’in aldığı radikal karar sonrası yaptığı yolculuk serüvenini anlatıyor. Öykünün başlarında Bowling’in yaşadığı bunalım ile sonlardaki kasabaya gidiş arasındaki epeyce geniş bölümde, Bowling’in hatıraları yer alıyor. Bu hatıralar, onun çocukluk ve gençlik dönemlerine ait. Bu geçmişe gidiş, Bowling’in yıllar sonra büyüdüğü kasabaya gittiğinde yaşayacağı hayal kırıklığı (ya da şoku mu desek?) daha iyi anlamamız için bir nevi ön hazırlık niteliğinde. Bowling’in çocukluk geçmişinin ağırlıklı bölümünü ise “balık tutkusu” kaplıyor. Yedi sekiz yaşlarında iken başlayan bu tutku, daha sonra otuz yıl boyunca eline olta almamış olmasına rağmen devam etmiştir. Bowling’in ağzından bu tutkuyu okuyalım: “Burada bir itirafta bulunacağım, daha doğrusu iki itirafta. Birincisi, hayatıma dönüp baktığımda bana balığa çıkmak kadar zevk veren başka bir şey hiç olmadı. Öbür şeyler, hatta kadınlar bile onun yanında sönük kaldı. Kadın peşinde epey zaman geçirdim gerçi ve şimdi bile fırsat olsa yine yaparım. Fakat bana istediğiniz ama istediğiniz kadını seçme hakkı tanıyın, karşısına da beş kiloluk bir sazanı koyun, her defasında sazan kazanır. Öbür itirafima gelince, on altı yaşımdan sonra bir daha hiç balığa çıkmadım.”

Babasının dükkânında çıraklık yaparken askere giden ve garip bir yerde, garip bir görevle askerliğini tamamlayan, sonrasında Hilda ile evlenen (ve niye onunla evlendiğini bilmeyen, evlendikten sonra başka biriyle evlendiğini anlayan) Bowling, bir işe girer ve monotonlukla örülü hayatına başlar. Bowling bunu da şöyle özetler: “İşe kapağı attım ve daha önce söylediğim gibi iş de bana kapağı attı. Uçan Semender'de on sekiz yılımı dolduruyorum. Önce yazıhanede başladım ama şimdi müfettiş, daha etkileyici olmak gerektiğinde de temsilci tabir edilen bir sıfatla anılıyorum. Haftanın birkaç günü bölge ofisinde çalışıyorum; gerisinde geziyor, yerel acentenin isimlerini gönderdiği müşterilerle görüşüyor, dükkân ve benzeri gayrimenkullerin değerlemesini yapıyor, arada bir kendi adıma birkaç sipariş kapıyorum. Haftada yedi pound kadar kazanıyorum. Ve açık konuşmak gerekirse, hikayem bu kadar.”

Şimdi gelelim Bowling’in, doğup büyüdüğü kasabada neler gördüğüne (ya da göremediğine)… Daha kasabayı tepeden gördüğü anda çok şeyin değiştiğini farkeder Bowling. Şoşe yol asfalt olmuş, genişlemiştir. Ağaçlar seyrekleşmiş; yolun kenarlarını evler kaplamıştır. Önceden iki tane olan fabrika, yeni kurulan onlarca fabrikaların arasında kaybolmuştur. Kasabaya girdiğinde her şey eskisinden çok ama çok farklıdır. Yollar, sokaklar, caddeler, lokantalar, barlar, insanlar… O kadar farklıdır ki… Önceden iki bin nüfusu olan kasabada şimdi yirmi beş bin kişi vardır. Ve artık kimse kimseyi tanımaz. Bowling en çok da mezarlığı görünce şaşırır. Yeni mezarlık yapılmıştır ama o da şehrin kenarındadır. Büyüktür fakat ruhsuzdur. Oysa kasabanın hemen ortasında, kilisenin bahçesindeki mezarlık çok farklıydı: “Mesele sadece kasabanın müthiş ölçüde büyümesi ve ölüleri gömecek seksen dönümlük bir araziye ihtiyaç duyar hale gelmesi değildi. Mezarlığın buraya, kasabanın kenarına konulmasıydı mesele. Atın gitsin; gözümüz görmesin! Ölümü hatırlamaya dayanamıyoruz. Mezar taşları bile aynı şeyi anlatıyor. Altta yatanın "öldüğü" asla yazılmaz; hep "göçtü" veya "ebedî uykuya daldı" denir. Eskiden öyle değildi. Kilisenin avlusu kasabanın tam ortasmdaydı; oradan her gün geçer, dedenizin gömülü olduğu yeri görür ve bir gün oraya sizin de gireceğinizi bilirdiniz. Ölüleri görmeye aldırmazdık. Öte yandan, kimi aile kabirleri iyice yalıtılmadığı için sıcak havalarda onları koklamak zorunda olduğumuzu da kabul etmem gerek..”

Çocukluğunda balık tuttuğu gölet de artık yoktur. Büyük bir gölet vardır şimdi şehirde. Gölete bir de yat kulübü kondurulmuştur. Bowling’e son darbe işte bu küçük göletin ortadan kaybolması vurmuştur. Onu, doğup büyüdüğü kasabaya belki de en çok bağlayan o bağ, yani göletin yerinde yeller esmektedir. Bowling, arabasına atlar ve evine döner. Şimdi evdeki mesele, karısına söylediği yalanın ortaya çıkmış olmasıdır. Bowling gerçek hayata tekrar dönmüştür artık.

Müzmin ve iflah olmaz bir modernizm karşıtı olan George Orwell, bu romanında kalkınma, gelişme, sanayileşme adına, insanoğlundan nelerin alınıp götürüldüğünü ve bunun yerine ona nasıl bir basmakalıplık ve monotonluk dayatıldığını ortaya koyuyor. Romanın karakterine kendisinin adını vermesi kasıtlı mıdır bilinmez ama büyük ihtimalle Orwell de aynı süreci geçirmiş, aynı bunalımın pençesine düşmüş olmalı. Bunu yazarken kendisi ne kadar karakteriyle ve olaylarla empati kurduysa, aynı ölçüde de okuyanlar da Bowling karakteriyle kendini rahatlıtla özdeşleştirebilir. Belli bir yaşın üstünde olan insanlar, kaçınılmaz olarak geçmişe hasret çekerler, geçmişe tekrar dönüp nostaljik bir yolculuk yapmak isterler. Fakat heyhat, bunu başarsalar bile, geçmiş artık bıraktıkları gibi değildir. Zaman törpüsü ve modernizm silindiri, o geçmişi alıp götürmüştür.

Orwell’in bu romanında herkesin kendinden bir şeyler bulacağını tahmin ediyorum. Yazarın nefis üslubu ve yer yer serpiştirdiği nükteler, espriler ve komik olaylar bu romanı bir solukta okumayı kolaylaştırıyor. Orwell’i, romanı ve nostaljiyi sevenler için ideal bir çalışma.

* George Orwell, “Boğulmamak İçin”, Can yayınları, İst. 2015, (Çev: Suat Ertüzün), 254 s.

***

Bu yazı, Kurgan edebiyat derisinin Mart-Nisan 2016 tarihli 30. sayısında yayınlanmıştır.