Adnan Şenel

 

Prison Break, Breaking Bad ve Fringe örnekleriyle

YABANCI DİZİLERDE AİLE BAĞLARI VE SEVGİ 

70’li yılların başından itibaren evlerimizin başköşesinde yerini alan ve bugüne kadar da vazgeçilmezliğini koruyan televizyon, sadece haber, belgesel, eğlence programlarıyla değil, sinema filmi ve diziler aracılığıyla da bizleri o büyülü ekranına hipnotize etmişti. Siyah-beyaz da olsa, ekrandan yansıyan heyecan ve duygu yüklü uzun metrajlı filmler, sinemayı evlerin içine sokuyor; çay ve bisküvi eşliğinde iki saatlik bir rüya yolculuğuna çıkıyorduk. Sinema filmlerinin yanı sıra yine o yıllarda insanları kendisine müptela eden ve bir sonraki haftayı iple çektiren televizyon dizileri de vardı. Henüz yerli yapımların (Aşk-Memnu, Kaynanalar gibi) nadir olduğu ve fakat yabancı dizilerin çokça olduğu o yıllarda, bugün dahi hatırlayanlar için unutulmaz addedilecek örnekler vardı. Dallas, Kaçak, Kaygısızlar, Beyaz Gölge, Komiser Colombo, Zengin ve Yoksul, Kökler, Kung-Fu, San Francisco Sokakları, McMillan ve Karısı, Doktorlar, Bonanza, Jack, Baretta, Kral ve Ben…

80’lerde, ekranların renklenmesi ve kanalların çoğalmasını takiben hem yerli hem yabancı dizilerde patlama yaşandı. Hemen her kanalda ve hemen her akşama bir, bazen de iki-üç dizi düşecek şekilde gözlenen bu artış, haliyle kalitede bir düşüşü ve ardından da seçiciliği beraberinde getirdi. Toplumun her kesimine ve insanına göre bu diziler “müşteri” buldu; beğenilen diziler uzun soluklu, beğenilmeyenler de kısa ömürlü oldu.

Dizilerin ülkemizde olsun, dışarıda olsun hep bir cazibesi ve çekiciliği olagelmiştir. Her biri bağımsız bölümlerden oluşan ya da konu sürekliliği içeren diziler yılın (sezon) büyük bölümünde ve haftalık periyotlarla yayınlanmakta ve bir “bağımlı” kitle oluşturursa uzun zaman dilimine yayılabilmektedir (Guiding Light adlı dizi 1952-2009 arası, 57 yıl yayınlanmış. 1973’de yayınlanmaya başlayan Amerikan yapımı pembe dizi Yalan Rüzgârı hâlâ devam ediyor).

Televizyon dizileri de, sinema filmleri gibi her açıdan (sosyo-kültürel, psikolojik, sosyolojik, ekonomik, ideolojik, teknik, eleştirel) ele alınabilir ve incelenebilir. Ekranları başındaki milyonlarca-milyarlarca insanın beğenisini, sadakatini kazanan ve onları bir nevi müptelası haline getiren bu dizilerin anatomisi elbette çeşitli düzlemlerde yapılıyor; haklarında teknik-akademik-kritik yazılar kaleme alınıyor. Bu normal ve olması gerekendir; çünkü içinde “insan” ve “hayat” olan ve karşısında bir muhatabı, hitap ettiği bir kitle olan bu dizilerin de bir amacı, hedefi, ideolojisi var. Yani, sadece ekran karşısında oturup hoşça vakit geçirtmenin yanı sıra, müptelalarına doğrudan ya da dolaylı “mesajlar” ve “bilgiler” de vermeyi amaçlayan diziler de mevcut.  Böylesi yabancı yapım dizilerden -bütün bölümlerini izlediğim ve dikkatimi çeken- üçü hakkında kısaca bahsetmek istiyorum.

***

PRISON BREAK, 2005 yılında başlayan ve dört sezon süren, toplam 81 bölümden oluşan ABD yapımı, IMDb puanı 8.6 olan bir dizi. Farklı bölümleri çeken 31 yönetmen ve 12 senarist dizinin teknik kadrosunda görev almış. Dominic Purcell, Wentworth Miller, Sarah Wayne Callies’in başrollerini oynadığı dizi, ülkemizde “Büyük Kaçış” adıyla yayınlandı.

İzleyenlerin büyük beğenisini kazanan Prison Break, adından da anlaşılacağı üzere, hapishaneden kaçış öyküsü üzerine kurulu. İlk bakışta “klasik bir kaçış öyküsü, ne özelliği olabilir ki?” dedirtse de, izlemeye başladıktan itibaren konunun ve kurgunun hiç de öylesine klasik ve basit olmadığını, aksine giderek genişleyen ve karmaşıklaşan bir olaylar girdabının içine girdiğinizi anlıyorsunuz.

Siyasî bir komploya kurban giden ve idama mahkûm edilen kardeşini kurtarmak için kastî suç işleyerek kardeşinin bulunduğu cezaevine giren; bunun öncesinde de cezaevinin planını vücuduna dövme yaptıran inşaat mühendisi kahramanın, bu amacına ulaşma yolunda attığı sistemli ve planlı adımlar, izlediği stratejiler sizi de bu yolculuğa eşlik ettiriyor. Fox River adlı yüksek güvenlikli cezaevinden kaçan mahkûmların Panama’daki maceraları, buradaki kaçılması imkansız bir hapishaneye girmeleri, oradan kaçışları, ülkeye döndükten sonra da kirli emeller peşindeki üst düzey şirketlere karşı giriştikleri mücadele, dört sezonda anlatılıyor.

Prison Break, kıvrak zekâların ve gerilim dozu yüksek maceraların yanı sıra, Amerikan ceza ve infaz sisteminin sorgulandığı, adalet, polis, ve FBI gibi kurumların ne tür çıkar ilişkilerine bulaştığının sergilendiği; güç elde etme uğruna insanların nasıl kolayca harcandığının gözler önün serildiği bir dizi. Fakat bütün bunların yanında da, bir insanın (sonradan öz kardeşi olmadığını öğrendiği halde) kardeşi için ne tür fedakârlıklara katlandığını ve tehlikeleri göze aldığını da vurgulayan Prison Break, sevginin ve dahası aile kavramının her şeyden önce geldiği mesajının verildiği bir dizi.

***

BREAKING BAD, IMDb puanlamasına (9.6) göre en çok beğenilen dizilerin başında geliyor. ABD yapımı dizi 2008-2013 yılları arasında, 5 sezon-62 bölüm olarak yayınlandı. Bryan Cranston, Aaron Paul, Anna Gunn’un başrolleri paylaştığı dizide 25 yönetmen ve 10 senarist çalışmış.

Bu dizinin konusu da ilk bakışta sıradan, basit ve klişe gibi görünüyor. 3.evre kanser olduğunu öğrenen lise kimya öğretmeni Walter White’nın, karısı ve oğlundan oluşan ailesinin geleceğini teminat altına almak için gayrı meşru bir yola sapması, dizinin konusunu oluşturuyor. Yetenekli ve bilgili kimya öğretmeninin, sahip olduğu bu bilgi potansiyelini, yaşadığı bölgenin en kaliteli ve etkili uyuşturucunu üretmek (pişirmek) için kullanmaya karar vermesi ve ufak oranlı paralar kazanmasıyla başlayan bu macera, olaylara büyük çetelerin de dahil olmasıyla giderek karmaşıklaşıyor. Saflık derecesi yüksek Metamfetamin üreten Walter White, milyonlarca dolar para kazanır ve en sonunda da bölgesinin bir numaralı patronu haline gelir.

Anlaşılacağı gibi, sıradan bir konuya sahipmiş gibi görülmekle birlikte, Breaking Bad’i yabancı diziler içinde yüksek oranlı beğenilir kılan başka hususlar var. Kaybedecek bir şeyi olmayan ve iki yıl içinde ölecek olan bir kanser hastası adamın, ailesinin geleceğini sağlama almak adına uyuşturucu üretmeye başlaması, beraberinde sorgulanmaya ihtiyaç duyan birçok soruyu da getiriyor. Bir baba, eşi ve çocuğu için her şeyi göze alabilir mi? Ürettiği uyuşturucu başkalarına zarar verecek olsa da böyle bir şeyi göze alma mubah görülebilir mi? Süreç içinde, birçok insan hayatını kaybediyor olsa bilse, gayri meşru ve gayri kanuni eylemler içine girmek hoş görülebilir mi? Ailesinden ve akrabalarından gizli yürüttüğü bu uyuşturucu üretimi sürecinde, bir baba ailesine sürekli yalanlar söylemeli mi?

Dizide akıp giden olaylar zincirinde, ahlâkî-etik sorgulamaların sık sık yapıldığı görülür. Gayeye giden her yol mubahtır anlayışı, Walter White’ın karakterinde geri dönülmez tahripler yapar. Başlangıçta iyi bir insan olan ve tamamen iyiniyetle yola çıkan bir adamın, o yolun bir yerlerinde karakter değişimine uğradığını görürüz. Artık yapılan iş amacını aşmış, para ve güç kazanma hırsı White’ın bütün benliğini kaplamıştır. Uyuşturucu üretmenin kendisi bir nevi White için “uyuşturucu” haline gelmiş; karşılığında çuvallar dolusu para geldiğini görmenin zevki, her türlü riskin ve tehlikenin önüne geçmiştir. Ve bu keyif hali bir süre sonra, kocasının ne yaptığını öğrenen ve önce şiddetli tepki gösteren karısına da sirayet eder. Kazanılan milyonlarca doların aklanması, aynı zamanda muhasebeci olan kadına düşer. Benzer karakter değişimi ve ahlâki çözülme kadında da görülür. Karakterler arasında tek sağlam duran, White’ın aynı zamanda narkotik polisi olan bacanağıdır ve o sonuna kadar “Heisenberg” kod adlı uyuşturucu simsarını yakalamak için mücadele eder. Aradığı kişinin bacanağı olduğunu öğrendi halde dahi bu uğraşından vazgeçmez.

Dizi, sadece insanların hangi amaçlar uğruna nasıl kişiliklere dönüştüğünü ortaya koymuyor. Amerikan vergi sistemi, sağlık sigortası üzerine de sorgulamalar yapıyor. Haksız elde edilmiş, kaynağı belirtilmemiş ve vergilendirilmemiş paranın nasıl sıkı denetime tabi tutulduğu, kolayca piyasaya sürülemediği, hesabının sorulduğu bir sistemde, kara paranın nasıl ve hangi yöntemlerle aklandığı da gözler önüne seriliyor.

Oyuncu Bryan Cranston’a Walter White rolüyle defalarca ödüller getiren Breaking Bad, aynı zamanda psikolojik çözümlemeleri de gerektiren farklı bir dizi.

***

FRINGE, 2008-2013 yıllarında, 5 sezon ve 100 bölüm olarak yayınlanan bir dizi. 36 ayrı yönetmen ile 35 ayrı senaristin görev yaptığı dizide Anna Torv, Joshua Jackson, John Noble, Jasika Nicole gibi oyuncular rol almış. ABD-Kanada yapımı Fringe’nin IMDb puanı 8.5. İzleyenler tarafından çok beğenilen bu dizi, yukarıdakilerden ayrı olarak biraz daha farklı ve değişik.

Bilim-kurgu bir dizi olan Fringe, kurgusal olarak, FBI’ya bağlı Sınır Bilim Departmanı’nda görev yapan ajanların başlarından geçen maceraları anlatıyor. Bu departmanın görevi, dünyayı (ve evreni) tehdit edebilecek, olağanüstü-doğaüstü, tuhaf olayları açıklığa kavuşturmaktır.

Fringe, tipik bir bilim-kurgu dizisi olarak görülse de, aslında her bir bölümde gördüğümüz olağanüstü-tuhaf olayların tamamen “kurgu” olmadığını, teoride, kâğıt üstünde bunların gerçek hayatta da öngörüldüğünü bize hissettiren bir yapım. Evet, belki yüz bölüm boyunca kurgulanan olaylar normalde gerçekleşmesi zor ve hatta imkânsız da olsa, bilimsel teoriler açısından baktığımızda, hemen hemen hepsinin bilim adamlarınca dile getirildiğini, kâğıda döküldüğünü biliyoruz.

Kimya, biyoloji, matematik, tıp ve fizik bilimlerinin, teorik açıdan “mümkün olabilecek” buluşlarının, birer birer gerçekleşen “olağanüstü-tuhaf” olaylar şeklinde kurgulandığı dizi, bu bilim dallarına ilgi duyan herkesi ekrana kilitleyecek bir bilgi bombardımanı hüviyetinde.

Kuantum fizik, kuantum sıçrama, zamanda yolculuk, paralel evren, zaman çizgisi, görünmezlik, mutasyon, şekil değiştirme, duygu aktarımı, telepati, telekinezi, zihin kontrolü, düşünce okuma, organ nakli, hipnoz… Ve daha bir çok konu, bağımsız şekilde ve fakat arka planda akıp giden genel konuya bağlı olarak işleniyor. Mantık örgüsü ve bilgi aktarımı öyle sağlam ki, bilim-kurgu bir dizi olmasına rağmen, izleyenlerin zihninde, “gerçekte ve gelecekte bütün bunlar olabilir” gibi bir intiba oluşturabiliyor.

İki dâhi ve çılgın bilim adamının fantezilerinden ve hayallerinden yola çıkarak inanılmaz buluşlar yapması ve daha sonrasında bu buluşlarının yıkıcı sonuçlara yol açmasını engelleyememeleri sebebiyle başlayan gariplikler silsilesi, Fringe dizisini, bu türü sevenler açısından ayrıcalıklı bir konuma oturtuyor. Özellikle, çatlak bilim adamı Walter Bishop ile oğlu Peter Bishop arasındaki baba-oğul ilişkisi ve sevgisi bile, başlıbaşına bu dizinin izlenmesi için yeterli olabiliyor.

***

Birbirinden farklı tür ve konuları ele almakla birlikte, bu üç dizide de temel bir takım unsurlar ortak paydada buluşuyor. Bu unsurlar: Aile bağları, anne-baba ve kardeş sevgisi, dostluk, fedakârlık ve aşk… “Sevgi”nin her şeyin üstünde olduğu ve sevgi varsa her şeyin üstesinden gelinebileceği, her türlü fedakârlığın ve riskin göze alınabileceği, bu üç dizinin de mesaj merkezinde bulunuyor.

İlk bölümünden itibaren, aynı ayna 50’den fazla ülkede birden yayınlanmaya başlayan ve gördüğünüz gibi, yüksek maliyetli ve geniş kadrolu olan bu diziler, haliyle, görsel-teknik açıdan seyredenlerin ilgisini ve beğenisini kazanıyor. Şüphesiz ki, yapımcıların ya da çekildiği ülkelerin bakış açıları ve ideolojileri de bu dizilere şırınga ediliyor. Peki, bizim ülkemizde çekilen ve her bir bölümü neredeyse iki saate yaklaşan dizilerde bizler neler buluyoruz ya da bulamıyoruz? Bu da, yerli dizileri masaya yatıracak bir başka yazının konusu…

***

Bu yazı, Yeni Düşünce Dergisi'nin Eylül 2014 - 325. sayısında çıkmıştır...