Adnan Şenel

 

Esir Türkler ve “Karanfil”

 

1978 yılıydı; lisede tarih dersinde hanım tarih öğretmenimiz büyükçe bir dünya haritasını karatahtanın önüne açmış ve “Bana bu haritada Azerbaycan’ın yerini gösterecek olan var mı?” diye sormuştu. Sınıfta sadece iki öğrencinin parmağının kalktığını görünce acı acı gülümseyen öğretmen “Yazık!” demişti sadece… “Yazık!”

Ondan bir yıl öncesinde, 1977’de, o fırtınalar koparan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmine gitmiş ve iki karakter nezdinde, ülkemize sığınan Azerbaycanlı soydaşlarımızın Sovyetlere iadesini üzüntü ve öfke içinde seyretmiştik.

Yine 12 Eylül 1980 darbesinden önceki dönemde, duvarlara asılan “Esir Türklere Hürriyet” afişlerinde, o demir parmaklık arkasındaki temsilî soydaşımızın yüzünden yansıyan hüznü ve acıyı görüp“Aa, Türkiye dışında da Türkler mi varmış!” diye şaşırıp kalanlara, sınırlı da olsa bilgimiz dahilinde, milyonlarca soydaşımızın Sovyet, Çin ve Bulgar emperyalizmi ve mezalimi altında bulunduğunu anlatmaya çalışırdık.

Sadece belirli bir ideolojik kitlenin ilgisi ve bilgisiyle sınırlı “Esir Türkler” meselesi, her ne kadar 12 Eylül darbesinin akabinde unutulur gibi olduysa da, önce 1989’da Berlin (Utanç) Duvarı’nın, ardından da 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanması, “Aa, Türkiye dışında da Türkler varmış!” şaşkınlığını bir kez daha yaşattı uyuşuk zihinlere.

1944’teki o meşhur “Türkçülük-Turancılık” davasında “sanık”ların “ırkçılık” yapmakla suçlanıp tabutluklara reva görülmelerini müteakiben milletin şuurundan silinmeye çalışılan fakat şuuraltından koparılıp atılamayan “Dış Türkler” meselesi, her daim Türk milliyetçilerinin ilgi alanında olmuştur. Atatürk, o takdire şayan uzak görüşlülüğüyle “Merak etmeyin, gün gelecek Sovyetler Birliği dağılacak”  demiş ve fakat hem kendi döneminde hem de sonraki dönemlerde bu öngörü (kehanet değil), çok fazla ciddiye alınmamıştı. Öyle ki, 1991’de Gorbaçov’un istifasıyla birlikte Sovyetler Birliği’nin dağılması, dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de bir süre şaşkınlık yaratmış; adeta böyle bir şeye inanılmamıştır. Türkiye’nin de o dönemde nasıl hazırlıksız yakalandığı ve sonraki süreçte nasıl yanlış adımlar attığı ayrı bir tahlil konusu.

 “Esir-Dış Türkler” meselesinin bu kabataslak tarihçesini vermekteki maksadım, emekli general Osman Gazi Kandemir’in “Karanfil”(*) adlı romanı için yapacağım tahlilin daha iyi anlaşılabilmesine matuftur.

Bilhassa tarihî ya da dönem romanları, ele aldığı o tarihî olayın-şahsiyetlerin ya da belirli bir dönemin daha sarih ve iyi anlaşılabilmesi açısından önemli bir rol taşırlar. Kuru ve kalıplaşmış cümlelerle bezeli ders kitaplarıyla başarılamayan “tarih öğretimi”, bir roman ve/veya film aracılığıyla çok daha tesirli şekilde gerçekleştirebilir. Son yıllarda insanlarımızın tarihe ve geçmişimize ilgi duymasının bir sebebi de televizyon dizileri, sinema filmleri ve tarihî romanlar değil midir?

Bu çerçeveden hareketle, Osman Gazi Kandemir’in “Karanfil” adlı romanı, ele aldığı dönem ve konu itibariyle, üzerinde özellikle durulması gereken bir eser. Her ne kadar konu Nahçıvan ağırlıklı olmak üzere Azerbaycan’da geçiyor ve 3-4 aylık bir dönemi ele alıyorsa da, roman boyunca tarihe yapılan yoluculuklarda ve geri dönüşlerde Türkiye’nin ve Türk karakterlerin  sık sık vurgulanması ve hepsi bir yana, Türkiye’nin bir asır boyunca Azerbaycan’la münasebet içinde bulunuyor olması sebebiyle, “Karanfil”, “biz”e de ait bir tarihî roman olma niteliği kazanıyor.

1991’de Sovyetlerin dağılması ve Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasından bir yıl sonra Ermenistan’a bağlı silahlı birliklerin Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasını basıp, çoluk-çocuk, genç-yaşlı ayırımı yapmadan (resmî rakamlara göre) 613 sivili katletmesi, Türkiye’de de büyük infial ve öfkeye yol açmıştı.

Roman, bu katliamdan kısa bir süre sonra, yüzbaşı iken ordudan firar eden ve kaçak olarak market işiyle uğraşan Seyfi’nin İstanbul’dan kalkıp Nahçıvan’a gitmesiyle başlıyor.  Kendisi önceden seçilmiş, takibe alınmış, uygun biri olduğuna kanaat getirildikten sonra “bize yardım et” ricası ve teklifiyle ikna edilmiştir. İstanbul’da iken kulağına fısıldanan “Kafkas İslam Ordusu”nun ne olduğu merakı da eklenince, bu göreve talip olmuş; gizli yollardan Nahçıvan’a gelmiştir. Burada, rüyalarına da giren aksakal Mirza Bey, onun torunu Reyhan ve kaldığı evdeki diğer kişilerle tanışır; kaynaşır ve Bakü’ye gidip gençlere askerî eğitim vermek için uygun zamanı bekler. Geçen süre içinde, bulunduğu kasabada gerek hâlâ etkisini sürdüren KGB uzantılarına, gerek iç hainlere yönelik kararlı davranışlarıyla adından söz ettirmeye başlar.  Bir süre dağlara çekilen Seyfi, yanına aldığı gözüpek birkaç gençle Laçin’de Ermeni askerlere karşı eylemler düzenler. Nihayetinde Ebulfez Elçibey’in Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Bakü’ye geçer; dört bir yandan gelen gençlere askerî eğitim verir. Fakat Azerbaycan’da iç siyasetteki kaos ve belirsizlikler; öte yandan da Rusya’nın nüfuzu ve baskısı devam edince Seyfi’ye ülke dışına çıkması bir nevi dayatılır. Ya Türkiye’ye ya da Kırgızistan’a gidecektir. Onun niyeti Kırgızistan’a gitmek, kaldığı işe devam etmek ve günü geldiğinde de Azerbaycan’a geri dönmektir. Peki, bunu gerçekleştirebilecek midir?

Ana hatlarıyla muhtevası bu olan “Karanfil”, evet, konusu, kurgusu, örgüsü ve kahramanları itibariyle dört dörtlük bir “macera-aksiyon” romanı. Üstelik, tek taraflı da olsa tutkulu bir aşk’ın da yer aldığı bir roman… Akıcı bir üslup, güzel bir dil ve dozu iyi ayarlanmış bir gerilim eşliğinde bir çırpıda okunuveren bir roman… Sadece bu unsurlar itibariyle bile, güzel bir roman olarak, okunmayı hak ediyor “Karanfil”… Lâkin bu nitelemeyle yetinmek eksik ve haksızlık olacaktır; çünkü bu roman, içindeki bilgiler ve mesajlar açısından da ayrı bir kıymet kazanıyor.

Soru şu: “Karanfil”i okuyanlar neler öğrenecekler ya da hangi mevcut bilgilerini tazeleyecekler? “Karanfil”i okuyanlar, öncelikle, Azerbaycan’ın 1918’den 1992’ye uzanan tarihini, bağımsızlık mücadelesini, Sovyet Rusya hakimiyeti altına girişini, 1991 yılındaki bağımsızlığını kazanmasından sonra Ermenilerin işgâl ve mezalimlerini, Elçibey’in Cumhurbaşkanı seçilmesi ve ardından Suret Hüseyinov darbesiyle görevden el çektirilme sürecini öğrenecekler. Bu akış içinde, Turan ülküsü peşindeki Enver Paşa’yı; onun kardeşi olan ve 1918’de Azerbaycan’a gelip Rus ve Ermeni birliklerini püskürten Nuri Paşa’yı; yine onun komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu’nu ve bu ordunun başarılarını öğrenecekler. İlaveten, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bağımsızlığını kazanan bir ülkedeki insanların -sanki sudan çıkmış balık misâli- nasıl boşluğa ve şaşkınlığa düştüklerini; bir asır boyunca esaret altında kaldıkları için hürriyetin henüz ne anlama geldiğini idrak edememiş ve KGB’nin oluşturduğu baskı ve korku psikolojisini üzerlerinden atmakta zorluk çeken halkın yaşadığı tereddütleri öğrenecekler.

Yazarın -kahramanı Seyfi ve diğer karakterlerin ağzından dile getirdiği- görüşler, tespitler ve tahliller kaçınılmaz olarak okuyucuyu hem aydınlatacak, hem de düşüncelere sevk edecektir; ki, Kandemir’in de başlıca amacının bu olduğu sayfaları çevirdikçe hemen anlaşılıyor. Bir asırlık dönemde, gerek Türkiye Türklerinin gerek Azerbaycan Türklerinin -başları sıkıştıkça- birbirlerine yardıma koşmaları, günümüzde çokça kullanılan tabirle “iki devlet bir millet” olmaları; kısacası “kardeş ülkeler” sıfatını taşımalarına rağmen hâlâ arada “snırlar”ın olması hazin değil midir? İdeallerin, ülkülerin, hedeflerin yüceliğine ters orantılı olarak, Türkiye ile diğer Türk topluluklarının, Gaspıralı İsmail’in “dilde, fikirde, işte birlik” düsturunun aksine, hâlâ birbirlerinden kopuk olmaları hazin değil midir?

Yazar Kandemir’in romanının satır aralarında işte bu duyguların dolaylı şekilde dile getirildiğini hissediyorsunuz. Türkçülüğün, Turancılığın, Türk milliyetçiliğinin -iki ülke nezdinde- nasıl ele alındığını, yaşandığını ve kavrandığını görebiliyorsunuz.

Karanfil, yazar emekli general Osman Kandemir’in ilk romanı. Dijital baskısını okuduğum ve halihazırda yayına hazırlanan “Gelincik” ise ikinci romanı. Her iki romandan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki, Kandemir’in güçlü bir kalemi, yoğun bilgi birikimi, kıvrak bir zekâsı ve bütün bunların birleşimi olan nefis bir kurgusu var. Yıllarca yaptığı askerlik mesleğinin ardından, bir kenara çekilip “emeklilik” rehavetine ve tembelliğine düşmeyen; bir sorumluluk hissiyle böylesi romanlar yazan Kandemir’i öncelikle bu cesaretinden ve teşebbüsünden ötürü kutlamak gerekiyor. Zaten kısır ve güdük olan roman sahamıza Osman Gazi Kandemir gibi kalemlerin giriyor olması, geleceğe dönük ümitlerimizi ve beklentilerimizi bir kat daha arttırıyor. Hülâsa: “Karanfil”, okunması ve kitaplığımızda yer alması elzem bir roman…

***

(*)Karanfil, Kurgan Edebiyat Yay. Ankara, 2013, 504 s.

***

Bu yazı, Türk Yurdu Dergisi'nin Mart 2014 tarihli 319. sayısından yayınlanmıştır.