Adnan Şenel

 

100. Yaşına Girerken Türk Sineması ve 2013 Değerlendirmesi

 

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na girdiği günlerde, yedek subay Fuat Uzkınay’ın çektiği belgesel film “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı”, Türk sinema tarihinin “ilk filmi”; çekim tarihi 14 Kasım 1914 de Türk sinemasının doğum günü olarak kabul edilegelir. Bu genel kanaat ve kabul edişten hareket ettiğimizde, henüz adım attığımız 2014 yılı da Türk sinemasının 100. yılı anlamına geliyor. Daha Kasım ayına çokça vakit olmasına rağmen, bu yıla girmemize binaen, sinemamızın 100. yaşını kutlamak ve bu bir asırlık dönemi kabaca da olsa değerlendirmek bu yazının amacı olacak.

 

25 Aralık 1895’te Paris’te Lumiere kardeşlerin çektiği ve otuz üç biletli kişinin “seyrettiği” yirmi dakikalık filmle birlikte başlayan “sinema” sanatı (ya da serüveni) bir anda öyle heyecan ve ilgi yaratmıştır ki, çok geçmeden, 1896’da bizde de ilk film gösterimi 2. Abdülhamit zamanında, sarayda yapılmıştır. Ardından halka yapılan ilk gösterim, açılan ilk sinema salonu (1908) derken, 1914’te Uzkınay’ın çektiği ilk belgesel filmle birlikte bilfiil ülkemizde sinema da başlamış olur.

 

Tabiidir ki, dünyada olduğu gibi, ülkemizde de sinema apayrı bir teveccüh ve iltifat gördü. Bir beyaz perde üzerine yansıyan ve çoğunlukla da sakarlıklar üzerine kurulu görüntüler, seyredenleri önce şaşkınlığa ardından da bağımlılığa sürükledi. Böylece, bizde de “yerli yapım” film çekme denemeleri yapıldı. Kuluçka dönemi denilebilecek bu süreçte ilk konulu filmler (“Pençe”, “Casus”, “Leblebici Horhor”, “Himmet Ağa’nın İzdivacı” ve ilk sansürlenen film özelliği taşıyan “Mürebbiye”) türlü zorluk ve aksaklıklara rağmen çekildi.

 

“Tiyatrocular dönemi” adı verilen ikinci bölümde, özellikle Muhsin Ertuğrul’un etkisi ve ağırlığı söz konusudur. Nitekim ilk sesli film olan “İstanbul Sokaklarında” (1928) ve ilk renkli film olan “Halıcı Kız” (1953) Ertuğrul’un yönetmenliğinde çekilmiştir.

 

Tiyatro kökenli oyuncu ve yönetmenlerin yavaş yavaş kenara çekilip de farklı alanlardan heveslilerin devreye girdiği üçüncü dönemde giderek artan bir ilgi ve teşebbüs görülür. Bu sanata meraklı yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncu çeşitliliğinde olduğu kadar çekilen film sayısında da olağanüstü bir artış vardır. Öyle ki, mesela 1966 yılında tam 239 film çekilmiştir ve bu rekor hala kırılmamıştır.

 

Bu dönem aynı zamanda “sosyal gerçeklik” adı verilen bir yönelişin de ağırlık kazandığı dönemdir. 50’lerde tomurcuklanan, 60’larda biraz daha hız kazanan, köyden kentlere göç, şehirleşme, bunlara bağlı olarak sosyal katmanlarda ve bu katmanların insanlarında meydana gelen psikolojik ve sosyolojik değişim ve dönüşümler, perdeye yansır hale geldi. Öte yandan köy romanlarının artışına paralel olarak, bunların filmleştirilmesiyle birlikte köy konulu yapımlar ortaya çıktı. Yine bu dönemde melodram türünde,  komedi ağırlıklı salon filmleri insanları kapalı sinema salonlarına-açık hava bahçe sinemalarına çekti. Başlıca “eğlence” aracının radyo olduğu bu dönemde, insanların daha çok eğlenme ve vakit geçirme ihtiyacını “tek tabanca” olarak karşılayan sinema sektörü, haliyle daha çok film çekme ve talebi karşılama cihetine gitti ve tabiri caizse Türk sineması maddî anlamda “altın çağ”ını bu dönemde yaşadı. Artan talep beraberinde daha çok çalışmayı icap ettirdi ve bu çalışmada rol alacak oyuncuları ve yönetmenleri sahaya çekti. Çeşitli dergilerin açtığı yarışmalarla çok sayıda erkek ve kadın başrol oyuncusu sektöre kazandırıldı. Zamanının çok tutulan ve sevilen aktör ve aktrislerinin bir günde iki-üç ayrı sete giderek farklı filmlerde rol aldığı bu dönemde kalite çok da aranmıyordu. Öncelik, halkın “daha çok film” ve “daha çok yeni yüz” ihtiyacını gidermeyeydi. Senaristlerin sigara paketleri üzerine senaryo yazıp aynı gün bu yazılanların kameraya çekildiği anekdotlar da bu döneme ait hoşluklardı.

 

70’lerin ortalarına kadar süren bu dönemde sektörün her birimi halinden memnun ve hoşnuttu. Yapımcısı, yönetmeni, oyuncuları, senaristleri, set işçileri, salon sahipleri… Halkın tek olmasa da en önemli eğlenme aracı sinema, bu saltanatını anarşinin civcivlenmeye başladığı yıllara kadar sürdürdü. Üniversitelerde başlayan ve sonra sokaklara, semtlere kayan anarşi ve terör, halkın ayağını yavaş yavaş salonlardan uzaklaştırdı. Yine bu yıllarda büyülü kutu televizyonun da arzı endam etmesi ve evlerin baş köşesini işgal etmeye başlamasıyla sinema salonları cazibesini gitgide kaybetti.

 

Bu cazibenin göz göre göre kayboluşunu gören sektörde baş gösteren panik ve çaresizlik iki önemli olguyu beraberinde getirdi. İlki, -hiç olmazsa gençleri elimizden kaçırmayalım mantığıyla- seks filmleri furyasının başlamasıdır. İkincisi de buna paralel olarak, o zamana kadar beyazperdenin gözdeleri olan “esas oğlan” ve “esas kız”ların sahnelere kayarak şarkı-türkü söylemek zorunda kalmalarıdır. İkinci-üçüncü sınıf oyuncuların -çaresiz ya da gönüllü- medet umarak girdikleri seks furyasının, bu yolu tercih eden yapımcıları ihya ettiği, lakin artık “Türk sineması” diye bir şeyin kalmadığı bu dönem 80 darbesiyle birlikte kapandı.

 

Darbenin getirdiği baskı ve denetim şüphesiz sektördeki niyet ve teşebbüsleri yakından etkileyecekti. Nitekim bu yıllarda, evet, yine filmler çekildi fakat bunlar ete süte dokunmayan, baştaki yönetimi huylandırmayan, kızdırmayan türdendi. Yapımcılar ve ekmek parası peşindeki sektör çalışanları (yönetmenler-oyuncular) bu kez başka bir “maden” keşfettiler: Arabesk. Bir başka ifadeyle, daha önce de tek tük sergilenmiş olan bu türe yeniden bel bağladılar. Yoksa, daha 60’larda başlayan şarkılı-türkülü filmlerle, 70’lerde Orhan Gencebay’lı filmlerle bu türün ilk örnekleri zaten verilmişti ve çok da tutulmuştu. Yapımcıları tekrar bu madene el atma ihtiyacını hissettiren, dönemin şartlarıydı ve başkaca da “çare” kalmamıştı! İşte bir diğer adı da “bol acılı” olan arabesk filmler furyası bu “ihtiyaca” ve çaresizliğe istinaden başladı. O dönemin, kasetleri çok satan arabesk şarkıcılarına ve türkücülere başroller verilerek bol bol filmler çekildi. Öyle ki, mesela, 1980’de çekilen 68 filmden 27’si, 1981’de çekilen 71 filmden 33’ü arabesk türdendi.

 

90’lı yıllara girildiğinde arabesk salgınının etkisi azaldı azalmasına ama sektör de kan kaybetmeye devam etti. Çekilen film sayısı komik rakamlara indi. Mesela, 1991’de çekilen film sayısı sadece 31’dir. Sinema salonlarının hızla kapanıp pasaj-garaj-düğün salonu haline geldiği; ayakta kalmaya çalışan salonlarda da Türk filmlerinin 3-5 kişiye gösterim yaptığı, kısacası sinemamızın can çekiştiği bu yıllarda şu üç önemli unsurun etkisini unutmamak gerekir: İlki, 80’lerden itibaren Hollywood şirketlerinin Türkiye piyasasına girmesi; üretim-dağıtım sistemini ve salonların kontrolünü (Sadece benim dağıttığım filmi göstereceksin!) ele geçirmesi ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak ABD ağırlıklı yabancı filmlerin ülkemizi istilasıdır. İkincisi, teknolojik bir  nimetin (ya da felaketin), yani video cihazlarının önlenemez işgalidir (Alırım videocudan kaseti, evimde film seyrederim!). Üçüncüsü de “sanat filmleri”nin çekilip “İşte hakiki-gerçek sinema budur!” sloganıyla halka dayatılma teşebbüsüdür. Sadece elit-entel-sınırlı kesime hitap eden bu filmlerin mantar gibi üremesi ve senaryosu, kurgusu ve yönetimiyle insanlarda sadece sıkıntı, bunalım ve vakit kaybına yol açan bu filmler, belki bu işe soyunanlarda manevi tatminler oluşturduysa da -araya serpiştirilen kaliteli birkaç istisnaya rağmen- sinemamızın oksijen çadırından çıkmasını sağlayamadı.

 

Sinemamızın bitkisel hayattan çıkışı 2000’li yıllarda başladı. Günümüze kadar ki on yıllık süreç içinde birtakım önemli değişiklikler oldu. Öncelikle yabancı film şirketlerinin hakimiyeti ve baskısı kaldırıldı. Sonrasında, peş peşe yapılan büyük alışveriş merkezlerinde cep sinemaları açıldı; küçük salonlarda ve fakat teknolojik açıdan geliştirilmiş (dijital-3D-dual sistem) perdelerde film seyredilir hale gelindi. Gelişmiş-ileri teknolojinin kameralara-efektlere aktarılmasıyla kaliteli filmler yapılmaya başlandı. Kültür Bakanlığı ve Eurimages desteğiyle yapımcılara destek çıkıldı. Bir çok filmimiz uluslararası festivallerde adından söz ettirdi. Bunlar ve ilaveten başka unsurların da etkisiyle, neticede eli yüzü düzgün ürünler ortaya çıktı; çıktıkça da -gençler ağırlıklı- seyirciler salonlara itibar eder hale geldi. Bilgisayar-internet “canavarına”, Cd-Dvd kolaylıklarına, çok kanallı televizyona rağmen, her geçen yıl sinema seyircisinin, çekilen film sayısının ve elde edilen hasılat oranının artıyor olması, Türk sinemasının artık “sürünme” sürecinden çıkıp yeniden ayağa kalktığını gösteriyor.

 

Bu tespitimizi pekiştirmesi amacıyla, geride bıraktığımız 2013 mevsiminin bazı rakamlarını  (2012’yi baz alarak) verelim: Bu yıl 90 kadar film vizyona girdi. Bu rakam 2012’de 60’tı. 19 Aralık tarihi itibariyle bu yılki seyirci sayısı 26.5 milyon (bir önceki yıl 21 milyon); elde edilen hasılat 246 milyon TL.(bir önceki yıl 184 milyon TL.) civarındadır. 2012 yılının en çok izlenen (6.565.850 kişi) filmi “Fetih 1453”ün elde ettiği hasılat 55.710.841 TL. (bütün zamanların seyirci ve hasılat rekorudur bu). Bu yılın en çok seyredileni ise, -Cem Yımaz’ın büyük bir zekâ ürünü olarak- gösterilerini kurguladığı “Fundamental”. Bu filmin seyirci sayısı 3.744.836; hasılatı ise 36.457.392 TL.

 

Son on yıllık tabloya baktığımızda film sayısı-seyirci-hasılat parametrelerinin her bir sonraki yıl arttığını; özellikle son iki yıldaki rakamların herkesin yüzünü güldürdüğünü görüyoruz ve bundan yola çıkarak, önümüzdeki yıllarda bu istatistiklerin daha da müspet hale geleceğini tahmin edebiliyoruz.

 

Sinema sanatının-sektörünün ne kadar önemli olduğunu -hâlâ idrak edemeyenler varsa da- biliyor olmak, en azından başlangıç itibariyle bir kıymet taşıyor belki, lâkin bu maalesef kâfi gelmiyor… “Sinema niçin önemli ve bizim ona bakış açımız ve yaklaşımımız niçin yeterli değil?” sorusunun cevabı ise bir başka yazının konusu.

 

***

Bu yazı, Türk Yurdu Dergisi'nin Ocak 2014 tarihli 317. sayısından yayınlanmıştır.