Adnan Şenel

 

Tarihî Filmlerin Kısa Tarihi ve

TARİHSİZ SİNEMAMIZ

 

Büyüklerimiz “Her musibette bir hayır vardır” derler. Buradaki musibet, hâlen bir televizyon kanalında oynayan “Muhteşem Yüzyıl” dizisidir. Bu dizinin musibetliği, ele aldığı tarihî dönemi, olayları ve kişileri, gerçeklere aykırı şekilde çarpıtması, senaryolaştırması ve kurgulaması; dolayısıyla kaş yapayım derken göz çıkarmasındadır. Dizinin yapımcı ve senaristlerinin esas maksadının belki de “göz çıkarmak” olduğu şüphesini bir kenara bırakıp, bu musibetten çıkan “hayır” üzerinde duralım.

Neticede bir dizi olması, ele aldığı tarihî dönemi dramatize etmesi, nihayetinde daha çok seyredilme gayesiyle entrikalar-çekişmeler-aşklar üzerine bina edilmesi hasebiyle, “Muhteşem Yüzyıl”, hem ülkemizde hem de başka ülkelerde ilgiyle seyrediliyor. Bu ilgiye paralel olarak, yediden yetmişe insanlarımızda tarihe karşı bir teveccüh, bir merak, bir öğrenme iştiyakı meydana geldi. Kanuni dönemine ait tarih kitaplarına ve romanlara rağbetin artması; televizyonlardaki programlarda o döneme yönelik tartışmaların, yorumların çoğalması, işte, bir musibetten çıkan hayır olarak, gündemimize oturdu. Her şeyden önemlisi olarak da, hemen her kesimden ve yaştan insanın zihninde şöyle bir yargının oluşmasına yol açtı: “Biz tarihimizi hiç mi hiç bilmiyormuşuz! Tarihimizi bize öğretmemişler ya da öğretememişler!”

Uzun yıllardır eğitim-öğretim uzmanlarının ikazlarına rağmen, soyut ve ezbere yönelik öğretim yöntemlerinden kurtulamadığımız ve hâliyle tarih dersleri de bundan nasibini aldığı için, çocuklarımıza ve gençlerimize tarihimizi öğretemedik. Bunun neticesinde, kendi geçmişimize ne kadar ilgisiz ve bilgisiz olduğumuzu; kendi tarihimize ne kadar yabancılaştırıldığımızı, işte bu televizyon ekranlarına ve sinema perdelerine yansıyan diziler-filmler sayesinde idrak etmiş olduk. “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin böyle ilgi görmesinin yanı sıra, “Fetih 1453” filminin 2012 yılının en çok seyredilen filmi olup 6,5 milyon seyirci sayısına ulaşması da insanımızın tarihe ne kadar aç ve muhtaç olduğunun bir göstergesi değil mi?

Bu öyle bir gösterge ki, hem tarihçilerimizi hem de sinemacılarımızı “tarihî film” konusunda fikirlerini beyan etme safhasına kadar getirdi. Meselâ, sinema yazarı-eleştirmeni Atilla Dorsay “Türkiye ve Türk sineması uzun bir aradan sonra tarihiyle barıştı” derken, yönetmen Derviş Zaim, “İnsanın geçmişiyle olan ilgisinin, geleceği yaratmak dürtüsüyle harekete geçtiğini” söylüyor. Tarihçi İlber Ortaylı da “İnsanlarımız günlük çerçeveden bakıyorlar ve maddî tarihi bilmiyorlar” diyor ve bir soru üzerine de şu cevabı veriyor: “Türkler maalesef tarihî film yapamazlar. Bir İtalyan bir Fransız sinemasının, bir Macar sinemasının, Polonya’nın büyük rejisörleri senaristleri vardır. Bu adamlar büyük tarihçiler gibidirler. Bu tür insanlar Türkiye’de yok. Bizim senaristlerimiz fevkalade zayıf. Sağcı olsun, solcu olsun, kendi hastalıklarıyla malûl adamlar. Bir meseleyi maalesef encamı ve efradıyla tetkik edip değerlendirmekten, uygun ve uygunsuz yönleri ayıklamaktan bihaberler.”

Sinemacılarımızın “sinemanın tarihle barıştığını” söylemesi ne kadar sevindirici ise tarihçimizin “tarihî film yapamayacağımızı” ileri sürmesi de o kadar hazindir. Bir yanda bizi ümitlendiren, öte yanda karamsarlığa iten iki tespit… Gerçeğin iki yüzü… Televizyon ekranlarında ve sinema perdelerinde tarihî dizilerin/filmlerin umulmadık ölçüde rağbet görmesi, gerçeğin bir yüzü evet, ama ortaya konulan ürünlerin, bilhassa senaryo-muhteva açısından zayıf ve yetersiz olması da gerçeğin diğer yüzü.

***

Sessiz sinema döneminde önce İtalya’da başlayan tarihî film (“Quo Vadis?”, “Pompei’nin Son Günleri”) girişimleri, ardından ABD’de (“Hoşgörüsüzlük”, “Bir Ulusun Doğuşu”, İngiltere’de (“VIII.Henry”, “III. Richard”), Fransa’da (“Napolyon”), Rusya’da (“Potemkin Zırhlısı”, “Grev”) devam etti. Sesli ve renkli dönemde hız kazandı ve bütün ülke sinemalarında bu türün örnekleri peşpeşe geldi: “Julius Caesar”, “Harp ve Sulh”, “Ben Hur”, “Spartacus”, “On Emir”, “Rüzgar Gibi Geçti”, Firavunlar Ülkesi”, “Viva Zapata”, “Korkunç İvan”, “Raşomon”, “Yedi Samuray”, “En Uzun Gün”, “General Patton”, “Kwai Köprüsü”. Günümüze geldiğimizde, son sürat gelişen teknolojinin (bilgisayar, ses, görsel efektler vb.) de katkısıyla daha ihtişamlı, görkemli ve albenili tarihî filmler karşımıza çıktı: “”Cesur Yürek”, “Schnidler’in Listesi”, “Piyanist”, “Son Samuray”, “Truva”, “300 Spartalı”, “Cennetin Krallıgı”, “Amadeus”, “Çöküş”, “Gandhi”, “Er Ryan’ı Kurtarmak”, “Güneş imparatorluğu”, “Bir Zamanlar Amerika”, “JFK”, “Kral Arthur”, “Hero”, “Ran” vs.

Türk sinemasının başlangıç yıllarında tarihî filmlere ilgi azdı. Harplerden başını alamamış ve haliyle ekonomisi çökük durumda olan bir ülke idik ve tabiî olarak sinemaya gerekli yatırım yapılamıyordu. Her şeye rağmen ortaya konan yapımlar da küçük bütçeli ve basit senaryolara dayalıydı. Millî Mücadele-Kurtuluş Savaşı konulu birkaç örneği istisna tutarsak, sinemamızın tarihî filmlere yönelmesi 50’li yıllarda, o da tek tük denebilecek örneklerle gerçekleşmiştir. Aydın Arakon’un 1951’de çektiği “İstanbul’un Fethi” filmden, Faruk Aksoy’un 2012’de yönettiği “Fetih 1453” filmine kadar, aradan geçen 60 yıl içinde “tarihî film” addedilebilecek film sayısı iki elin parmak sayısını geçmez: “Kızıl Tuğ Cengiz Han”, “Horasan’dan Gelen Bahadır”, “Vatan Kurtaran Aslan”, “Bizans’ı Titreten Yiğit”, “Abbase Sultan”, “Kılıç Aslan”, “Kanije Kalesi”…

Bir asırlık sinema dönemimizde çekilen 6 binin üzerinde film içinde, tarihî filmlerin sayısı yüzde biri geçmez. Daha çok Orta Çağ dönemi tarihimizle ilgili, Cüneyt Arkın’lı, Kartal Tibet’li, Serdar Gökhan’lı “Malkoçoğlu”, “Battal Gazi”, “Tarkan”, “Karaoğlan” filmlerinden ibaretmiş gibidir tarihî film katalogumuz. Ne yazık ki, binbir türlü zahmetle kotarılan bu filmlerle de, gün gelmiş “bir okla üç adamın vurulur mu?” denilerek dalga geçilmiştir. Hatta bazı işgüzarlarımızca “Kahpe Bizans” adlı bir film çekerek, bu filmler “ti”ye dahi alınmıştır.

***

Tarihî filmi diğer sinema türlerinden ayıran en önemli husus, pahalı ve zahmetli olmasıdır. Geçmişe ait, tarihî bir dönemi, olayları, kişileri yansıtmak durumunda olan bir tarihî film, plato-mekân-kostüm-aksesuar gibi unsurlara azamî dikkat göstermek zorunda olduğundan ve tabiatıyla bu da maliyeti arttırdığından “pahalı” bir yatırımdır. Aynı zamanda da “riskli” bir yatırımdır. Mesela, Kevin Costner’li “Su Dünyası” (1995) ve “Postacı” (1997), Kris Kristofferson’lu “Cennetin Kapısı” (1980), Elizabeth Taylor’lu “Kleopatra” (1963), büyük bütçelerine rağmen yapımcılarını zarara uğratan filmlerdi. Buna karşılık, yine büyük bütçelerle çekilen ve fakat yapımcıların yüzünü güldüren tarihî filmlerin sayısı çok daha fazladır. Mesela “Titanic” (1997) 200 milyon dolara çekilmiş; 2,19 milyar dolar gelir elde etmişti. Beş Uzakdoğu ülkesinin ortak yapımı “Kızıl Uçurum” (2008), 80 milyon dolarlık bütçesiyle Asya tarihinin en pahalı filmi olma hüviyeti kazanmakla kalmayıp, 600 milyon dolar hasılat elde ederek de göz kamaştırmıştı.

***

Tarihî filmlerin, Batı ülkelerinde, tarih derslerinin daha iyi öğrenilmesi amacıyla kullanıldığını; öğrencilerin soyut ve ezberci olarak değil, somut, görerek, duyarak, anlayarak, sorarak ve sorgulayarak tarihî bilgileri öğrendiğini, kavradığını biliyoruz. Dolayısıyla, Batı’da tarihî filmler böylesine önem arz ederken, ülkemizde ve üstelik inanılmaz bir “konu” potansiyelimiz olmasına rağmen, bu türe bigâne kalınması, önemsenmemesi, dikkate alınmaması tuhaf ve daha da ötesi düşündürücü değil mi?

Hunlar’dan, Göktürkler’den başlayıp bugünlere kadar uzanan ve hemen her asrı, her dönemi ve hatta her yılı başlı başına bir film konusu olabilecek bir tarihimiz varken, hangi bahanelerin, hangi üşengeçliklerin ve hangi şuursuzlukların arkasına saklanıp da, bu muhteşem potansiyeli değerlendiremiyoruz? Sonra da kalkıp, maksadı ve dünya görüşü belli senaristlerin elinden çıkmış dizilerin, filmlerin tarihimizi nasıl çarpıttıklarından şikâyetçi oluyoruz.

Tamam, bu sefer sadece elı sıkı yapımcılarımızı, iş adamlarımızı, zenginlerimizi “günah keçisi” hâline getirmeyelim… İlber Ortaylı’nın da vurguladığı üzere, bizim tıpkı birer tarihçi gibi bilgi sahibi senaristlere-yönetmenlere de ihtiyacımız olduğundan hareketle, eli kalem tutan, bu işlerden az-çok anlayan sorumlu ve şuurlu yazar-çizer takımımızın da üzerlerine düşeni yapmadıklarını, ellerini bir kerecik de olsa taşın altına sokmadıklarını üzülerek görüyoruz. Böyle olunca da, sinemamız tarihsiz, insanımız da talihsiz olmaktan kurtulamıyor…

 

***

Bu yazı, Türk Yurdu Dergisi'nin Nisan 2014 - 320. sayısında çıkmıştır...