Atalay Yağmur

 

YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU VE ANKARA ROMANI

Okuduğunuz bir kitap sizi günlük hayatınızdan, yaşadığınız çevreden alıp kendi dünyasına götürüyorsa bence o kitap başarılıdır.

Ben bu gün büyük bir yazarımızın, klasik olmayı hak etmiş bir romanını okudum. Zihin dünyam bazen tökezledi, bazen koşmaya başladı. Bir geçmişe gittim, bir bu güne döndüm. Bu gün yaşadığımız bir takım problemlerin kaynağını yüz yıl öncesinde gördüm. En önemlisi de toplumsal değişimin, kültürel evrilmenin, ekonomi ve teknolojiye oranla çok daha yavaş, sancılı ve zor olduğunu anladım.

Bana bu kadar çok şeyi anlatan ve yaşatan kitap Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanıdır. Romanın en ilgimi çeken bölümü üçüncü baskıya yazar tarafından yazılmış olan önsözü oldu. İlk baskısı 1934 yılında yapılan romanın otuz yıl sonra yapılan üçüncü baskısına önsöz yazan Karaosmanoğlu şöyle diyor:

“Otuz yıl önce yazdığım bu romanı, üçüncü baskıya vermek üzere, gözden geçirirken bir düş görüyor gibi oldum ve bana öyle geldi ki burada hikâye ettiğim devri bir somnambül hali içinde geçip gitmiştim.

Fakat bu halim çok sürmüyor; uyanıyorum ve kendimi toparlayarak etrafıma bakıyorum, o devirden bu yana ne kalmış diye. Kitabın birinci bölümünde belirtmeye çalıştığım Milli Mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum.

Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye’nin gerçekleşmesine doğru bir gelişme olmuş mudur? Ben, o zamanlar, bir gün gelip öleceğini aklımdan bile geçirmediğim Atatürk’ün öncülüğü ve rehberliği ile bu ideal Türkiye’ye yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum. Şimdi o yirmi yıl üstünden bir yirmi yıl daha geçmiş bulunuyor. Fakat biz, sosyal, kültürel ve ekonomik devrim şartları bakımından, hâlâ romanımın ikinci bölümünde verdiğim ve karikatürünü yaptığım Ankara’nın içinde tepinip durmaktayız.”

Yakup Kadri’yi okuyunca gördüm ki iyi yazarlar, aynı zamanda büyük yazarlardır, büyük yazarlar aynı zamanda cesurdur, merttir ve dürüsttür. Kendisi de bir İnkılâpçı olmasına rağmen, inkılâpçılar tarafından yapılmış olsa bile bütün hataları görüyor ve hiç çekinmeden eleştiriyor. Kurtuluş savaşı sonrası Ankara hayatını yazarken kahramanının ağzından: “Bütün gülünçlüklerinizle” dedirtebiliyor ve ilave ediyor: “Bütün garabetleriniz ve bu yeni yaşama tarzına uymak için sarf ettiğiniz bütün nafile gayretlerinizle beni eğlendiriyorsunuz.” Aynı şekilde yeni Ankara’nın hoyrat mimari gelişimini de eleştirmekten çekinmiyor.

Onun hayalinde Mustafa Kemal’in önderliğinde yirmi yıl kadar bir sürede 1970’li yılların Türkiye’sine erişmek vardır. Birde coşkulu, heyecanlı yanı vardır yeni Ankara’nın ve Yeni Cumhuriyetin. Sanatta, sporda erdemle, başarının birlikte yol aldığı, başarıdan başarıya koşan bir gençlik düşler.

Hiçbir tarih kitabında, 1920’li yıllarda Etlik ve Keçiören’in bağlık olduğunu, Kalaba diye bir köyün varlığını, bu günkü Cebeci semtinin o zamanlar bir köy olduğunu, Hamamönü semtinde mandaların dolaştığını, Ankara’nın Taceddin diye bir mahallesinin bulunduğunu ve nihayet Etimesgut’un ormanlık ve çayırlık olduğunu okuyamazsınız. İşte bu romanda fazladan bunları da öğrenme şansına sahip oluyorsunuz.

Aynı şekilde hiç bir sosyoloji eserinde Cumhuriyet ilk dönemi aydın yozlaşması ve Türk köylüsünün demokrasi algısını bulamazsınız.

Ben kitaptaki bilgileri size anlatabilirim ama onu okumanın zevk ve heyecanını aktarmama imkân yok. Okumalısınız