Atalay Yağmur

"KOYU MAVİ GECE"

 

Bana göre şiir edebiyatın atasıdır. Özellikle Türk toplumunda ve yazıya geç geçen toplumlarda edebiyatın adıdır şiir. Şiirin şekli yapısı, ritim ve ahengi ezberlenilmesine, nesilden nesile taşınmasına, hoşlanılmasına sebep olmuştur.

 

“Neredeyse insanlık tarihiyle yaşıt olan şiir, dünyanın her yerinde üretilmeye, dinlenmeye ve okunmaya devam ediyor… ‘Marifet iltifata tabidir.’ fehvasınca şairler takdir ve ilgi gördükçe yeni bir şevkle şiir üretimini sürdürdüler. Günümüzde de dergiler, kitaplar şiirin arz vasıtalarıdır.” Okuduğum cümle Prof. Dr. Nurullah Çetin’in Şiir İncelemeleri Kitabından alınmıştır. (Artık arz vasıtalarına TV ve internetide eklemek gerek) (Aslında şiir üretilmez. Üretim el ve makinenin işidir. Şiir yazılır, resim yapılır, müzik bestelenir v.s Bütün bunlar sanattır ve beyin ile yüreğin ortak sonucudur.)

 

Birkaç gün önce facebook sayfamda gördüğüm Büşra Demir’e ait şu satırları yazmadan geçmek istemiyorum:

Şiir okumaya ne zaman başladım hatırlamıyorum fakat yazmaya başladığım tarih dün gibi aklımdadır. Yorgunluğum, mutluluğum, hüznüm ne varsa o mısralarda gizlidir.. Bir nevi açık yaralara benzetirim ben o mısraları. Neden mi? Hemen izah edeyim. Yazdığınız her şey, samimiyetinizle yazdığınız her sözcük tuz basmaya müsait taze bir yaradır okuyucunun gözünde. Bir açık yakalamaya görsün, vuracaktır bam telinize ve değiştirecektir tane tane işlediğiniz o duygularınızı. Yorgunluğunuzu unutacak ve başlayacak kendi hikayesini okumaya o şiirde. Haksızlık mı? Evet haksızlık... Ben yazdım bencilliğiyle korumaya çalışacaksınız şiirlerinizi ama artık iş işten geçmiş olacak. Çünkü onu defterlerin arasında saklamak için değil, sırlarınızı yediden yetmişe paylaşmak için yazdığınızı bilmek de sizi arafta bırakacak. Yazmayı bırakmalı mıyım artık? sorusunu şimşek hızıyla geçireceksiniz aklınızdan ve yine tövbe tutmayan elinize kalemi alıp başlayacaksınız sayfa sayfa şikayet etmeye.

Şiir yazmak büyük marifet arkadaş. Yanlış anlamayın kendimi yüceltmiyorum çünkü henüz bir şair olarak görmüyorum kendimi. Üstatlarım yazmış, dökmüş içini. Bize de okumak düşmüş. Bir şiirini okuduğumuzda işte deriz, işte benim ustam bu. Yazmak istediklerim nasıl da bir sanatçı titizliğiyle işlenmiş o dizelere.. Kıskanılası doğrusu. İçi gidiyor insanın.

 

Şair ve şiir tüm insanlık tarihinde olduğu gibi Türk tarihinde de önemli bir yer tutmaktadır. “İslamiyet’ten önce Türk toplumunda büyücü din adamı, hekim, kâhin, gibi kişiler aynı zamanda şairdi.” (N.Ç)

 

Ahmet Haşim: “Şiir sözle müzik arasında, sözden çok müziğe yakın özel bir dildir.” diyor. Fransız şair Paul  Verlaine ise şiiri ve kendi poetikasını anlattığı ünlü şiirinde.

 

“Ara rengin peşindeyiz çünkü biz;

Rengin değil, ara rengin sadece.

Ancak öyle sarmaş dolaş ederiz

Kavalı boruyla, rüyayı düşle.” diyor.

 

Şairin kimseyi ikna etmek ya da kimseyi kandırmak gibi bir derdi yoktur. Kendisini de kimseye beğendirmek gibi bir kaygı taşımaz.  O doğrunun ve güzelin peşi sıra koşmaktadır. Bu koşuda sadece yüreğinin sesini dinler. Ruhuna yerleşmiş olan ahenk sözünde can bulur. Bu ise okuyucuya veya dinleyiciye şiirsel bir bedenle yansır.

 

Doç. Dr. Yılmaz Taşçıoğlu: “Şiirde güzellik duygusunun oluşmasını sağlayan etkenlerin başında ses ve ahenk unsurları gelir.” diyor. Gerçekten de bir şiir kitabını eline alan kişi şiirde ne anlatıldığından daha çok, nasıl anlatıldığına bakar. Ruhuyla şiirin sözleri arasında bir ahenk, yakınlık arar.

 

Prof. Dr. Nurullah Çetin: “Bir edebiyat türü olan şiirin kesin bir tanımı yapılamamaktadır. İnsanlar en eski zamanlardan beri duygu, düşünce ve hayallerini kısa, öz, ahenkli ve etkili bir şekilde sözlü ya da yazılı bir şekilde ifade etmişler ve buna ‘şiir’ demişler. ” diyor.

 

Şiir ile şair özdeşleşmiştir. Oysa ozan da şair karşılığı olarak kullanılmaktadır ve ozan çok konuşan, şiir söyleyen ve yazan anlamında kullanılmaktadır. Geleneksel (eski) Türk edebiyatında hikâye, roman ve diğer edebi türler şiirin gölgesinde kaldığı için ozan “Çok konuşan” olarak nitelenmiştir. Günümüzde ise sözün fazlası diğer edebi türlerin niteliği olmuştur.

 

Geleneksel Türk şiiri ölçülü ve kafiyelidir. Bunu ilk bozmaya çalışan Tevfik Fikret olmuştur. Geleneksel şiir tanımı ve anlayışını reddererek kafiyeli ve ölçülü olmasa da her güzel sözün şiir olduğunu söyleyen ise Recaizade Mahmut Ekrem olmuştur. (1847-1914) Türk şiirinde serbest şiirin en usta örneklerinin verildiğini görmek için ise Nazım Hikmet’i(1902-1963) beklemek gerekmiştir. En güzel örneklerini ise Arif Nihat Asya’da bulmuştur. Garip akımı üyeleri, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday gibi şairler serbest şiirin yeni örneklerini vermişlerdir.

 

Ebetteki şiiri matematiksel kurallarla sınırlamak mümkün ve doğru değildir. Buna rağmen şiirin hiçbir kuralı yoktur demekte akıl ve mantık işi değildir. Her şiir “Kısa, öz ve ahenkli” olmalıdır. “Şekli bakımdan mükemmel olan bir şiirde fazla kelime olmayacağı gibi, eksik bir kelime de olmamalıdır.” Toplumdan topluma, kişiden kişiye kısmi değişikler olabilir fakat özde şiir hemen hemen her yerde hatta her zaman bu şekilde algılanmıştır.

 

“Şiirde şekil; bütünlüğü sağlayan, değişik unsurları derleyip toparlamaya yarayan bir yapıdır. Şiirde önemli olan duygu, hayal, düşünce, insan, ruh, tabiat, eşya, ses, şekil, vezin, kafiye arasında tam bir uyum olmalı.” (NÇ)

 

Sistemli herhangi bir vezin ve kafiye uygulaması olmaması demek, şiirin ahenk arayışından yoksun olacağı anlamına gelmez.

 

Bir şiir kitabını biçimsel, içerik ve yapısal bakımdan incelemek mümkündür.

 

İncelemekte olduğumuz Ali Çayköylü’ye ait “Koyu Mavi Gece” adlı şiir kitabının bu açılardan (biçim, içerik ve yapısal) bir değerlendirmesi aşağıdadır.

 

Kitabın biçimsel incelenmesinde:

 

1-Büyük çoğunluğu Şekil bakımından serbest türde şiirlerden oluşmaktadır.  Bu bir şiir kitabı ve içinde eksiğiyle fazlasıyla  Sekiz adedi hece olmak üzere toplam yüz bir adet şiir vardır. Birçok yeni şair gibi Ali Çayköylü’de kendisini zaman zaman kafiyenin cazibesine kaptırmış. Örneğin ilk şiirindeki “Ateş ve Hacı” dizesinde bana “Hacı” kelimesinin kafiye uğruna şiirde yer bulduğu izlenimini verdi. (Ateş ve Hacı özel isim olsa dahi.) Kitabın ilerleyen sayfalarında aynı duruma sıkça rastlanıyor. (sayfa 9) Bir başka kafiye yanılgısı da kafiye uğruna cümle ögelerinin yer değiştirmesi (Devrik cümle) kullanımı. Boşa taarruz (sayfa 17) “Dürüstlüğü sandım sermaye.” Sırf “sermaye” kelimesi sona gelsin diye cümle devrilmiş. Oysa Burada “Dürüstlüğü sermaye sandım.” denilse hem okuma kolaylaşacak, akıcı olacak, hem de cümle daha şiirsel olacak. Serbest şiirde “iç kafiye” diye bir kural da vardır. Yani bir önceki mısranın son kelimesi ile sonraki mısranın ilk kelimesi veya ortadaki kelimesi kafiye oluşturabilir.

 

Yukarıda sözünü ettiğimiz Fransız Şair Paul Verlaine aynı şiirinde kafiye için:

 

            “Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!

            Hangi sağır çocuk ya deli zenci

            Sarmış başımıza bu meymenetsiz,

            Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?” diyor.

 

2-Konuşma dili ve yazı dili karışık olarak kullanılmıştır. Kafiye ve ritim uğruna yazı dili ile konuşma dili birbirine karıştırılmıştır. Bu da anlatımı doğallıktan çıkarma eğilimi oluşturmuştur.

 

3-Yineleme vb kelime istifleri zaman zaman çok güzel kullanılmıştır. (sayfa 110 Mustafa, sayfa 92 iş yok güç yok)

 

4-Teşbih (benzetme) (sayfa 12-Doğum Günü) , istiare (İğretileme) mecaz-ı mürsel (ad aktarması), tecahülü arif (bir konuyu bilmiyormuş gibi davranmak) vb  edebi sanatlar abartılmadan kullanılmış.

 

5-Şairin henüz kendini hissettiren bir bir üslubu göze çarpmıyor. Ancak günümüzde hece şiiri yazanların N.F.Kısakürek’e, serbest şiir yazanların Nazım Hikmet’e özendiği düşünülürse Ali Çayköylü’de herhangi bir şairin üslübunu taklit etme gibi bir durum göze çarpmıyor.

 

6-Şiirlerin çoğu Lirik olmakla beraber, pastörel (sayfa 7-Bahar sensin) , satirik (Eleştirisel) (Sayfa 110-Mustafa) gibi şiirlerde bulunmaktadır.

 

Kitabın İçerik açısından incelemesinde:

 

1-Genel olarak her bir şiir belirlenen bir konuyu anlatmaya çalışıyor. Bu da her şiirde bibütünlük oluşturmakta ve okuyucuyu yormamaktadır.

 

2-Kitap, genellikle duygu yoğunluklu şiirlerden oluşmaktadır. Şair bu haliyle kendisini sınırlamıştır.

 

Şiirlerde yapısal bir bütünlük oluşturulmuş. Parçalar şiirin bütünü ile uyumlu ve bütüne hizmet eder özelliktedir.

 

Bütün bunların yanında elbette ki şair şiirlerinde ferdi kimliğini yansıtmış. Nerelerde, nasıl yaşadığına dair ipuçları, çevresi ile ilişkileri, sevinçleri, özlemleri, şiirlerde aşırıya kaçmadan, okuyucuyu rahatsız etmeden, şiirlerdeki ahengi bozmadan gayet güzel verilmiş.

 

Şair ferdi kimliğinin yanında milli kimliğini de aynı ustalık ve özenle mısralara serpiştirmiştir.  Ahlaki milli değerlere uygun düşmeyen herhangi bir cümle kullanmamış. Zaman zaman milli değerleri ortaya koymakta tereddüt etmemiştir.

        

Şiirlerinde ferdi ve milli olmanın yanında evrensel değerlere de ters düşen bir ifade veya mısra bulunmamaktadır. Bu haliyle kitap yeryüzündeki herhangi bir kişinin rahatça okuyabileceği ve haz alabileceği bir hüviyet taşımaktadır.

 

Son olarak tartışmalı bir konu olan “Şiirde noktalama işaretleri” ne değineceğim. Şiirde noktalama işareti kullanılmalı diyen hemen hemen yok gibidir. Aynı şekilde kullanılmaz diyende yok gibidir. Bu şartlarda bu konu şairin ihtiyarına bırakılmıştır. Kullanmayana söylenecek söz yoktur. Fakat Şairimiz gibi kullananlara deriz ki: Madem kullanıyorsunuz TDK yazım kılavuzunda ki ilkelere uygun kullanmalısınız. Dört nokta koymayın, diğer noktalama işaretlerini de yerli yerince kullanın. Bu şiirlerinize daha da değer katacaktır.

 

Bana göre iyi şiir, kötü şiir yoktur. Sadece zaman şiirleri eleyecek ve kalburun üstünde kalan ve elenen şiirler olacak.