Ayşe Filiz Yavuz

 

 

AĞRI DAĞI EFSANESİ / Yaşar Kemal
 

Yapı Kredi Yayınları, 16. Baskı, İstanbul
Türü: Roman
1985 Yılı
Abidin Dino resimlemiş. 119 sayfa
Yaşar Kemal iyi bir romancı. Dili rahat. Hikaye veya romanların su gibi aktığı, okuyucuyu sürüklediği kesin. Ancak içinde hiç parti-siyaset olmasa da,  bu bir efsane dense de içi politik söylem dolu: Kürt ağalarının, ateşperest demirci  Hüso’nun, Ağrı Dağı’ndaki dağlıların övüldüğü. Hâttâ kervan şeyhinin bile şeyh
olarak takdir edildiği bir roman.
Halk isterse, bir olursa karşısında ordular bile duramaz. Halk ayaklandı mı doğrar geçer.’ mesajlarının olduğu bir
efsane. “Hele Kürtçe konuşunca daha bir heybetli görünüyordu Mahmut Paşa”  ifadesi de bunun bir göstergesi. Burada bir çelişki de var tabi ki. Paşa’nın hem gaddar,  hem kürtçe konuşunca heybetli-güçlü, hayranlık uyandıran- biri gibi anlatılması da  romana bir çelişki olarak damga vurmuş.
Ağrı Dağı’na gidenin dönmediği  söylenirken zirveye gidip ateş yakacak olan roman kahramanı dağlı Ahmet’in sağ salim  gelmesi için onu kutsayan bir ateşperestin olduğu ve onun övüldüğü bir  kitap. Ateşperestin ağzından kale paşası Mahmut  paşa’nın “kafir’ diye nitelendirildiği bir kitap. Osmanlı ve onun paşasının yerden yere  vurulduğu bir anlatı.“Her Osmanlı paşası iyidir.” değil bu itiraz.  Ancak paşa kötülenirken, “Osmanlı
paşası-Osmanlı” kötülenerek ifade  kullanılması öyle çok dikkat çekiyor ki.
…
Bir at dağlı Ahmet’in kapısına gelir durur.  Ahmet sahibine gitsin ya da sahibi arayıp bulsun diye üç defa atı nehir
kenarına götürüp bırakır; ancak at hep geri gelir. Oranın adetlerine göre artık at  Ahmet’indir, “yadigar” olarak adlandırılır töreye göre ve artık sahibi sonradan gelse  bile at verilmez. Verilmesi Ahmet için yüz karası anlamına gelir. At, Osmanlı paşası, Beyazıt sarayındaki
Mahmut Paşa’nındır. Paşa bunu duyar, atı ister. Ancak Ahmet artık vermez. Çünkü bu  geleneklere aykırıdır. Ağrı ve
Beyazıt’ta oturanlar da atı vermesini  onaylamazlar zaten. Paşa küplere biner. Araya soktuğu o  bölgenin hatırlı yaşlıları, şeyhleri de atı vermesini kabul etmezler. Paşa üç kişiyi de  zindana atar. Paşa’nın kızı Gülbahar bu arada olayı duyar, yemek gönderir  zindana gizlice. Bu arada Ahmet’in çaldığı kavala da aşık olur. Ahmet’i görür. Vurulur.  Aşk büyür. Zindancı başı Memo da aşıktır Gülbahar’a. Memo aşkını içine  gömer. İki aşık gizlice vuslata ererler. Sonra Memo’nun yardımı ile kaçarlar. Memo,  Paşa bunu duyunca, zaten kendini sağ bırakmayacağını bildiği için, vuruşarak atlar  sarayın duvarlarından ve ölür. Bütün Ağrı yöresi bunu duyar. İki aşık için  Osmanlı sarayı ve saray erkanı ayağa kalkar, Paşa’ya karşı. Paşa yalnız kalır. Halk aşıklara arka çıkar. Sonu farklı biter. Küp gölü üzerinde
çobanların gelip kaval çaldığı bir anma yerine dönüşür bu olayın devamı.
…
İyi bir yazım, anlatım olsa bile politika her yerden öyle bir taşıyor ki. Buram buram Kürt propagandası kokuyor.
Kitapta verilmesi gereken en önemli mesaj sonlarda yatıyor, kitap sadece bu mesaj üzerinden planlanmış olsaydı aslında  daha iyi bir kitap çıkabilirdi ortaya. Sevdiğine sorar Ahmet.
“Benim ölmemem için Zindancıbaşı
Memo’ya ne verdin?”
“Ne isterse vereceğimi söyledim.”
“Ne isterse mi?”
“Evet. “
“Her istediğini mi?”
“Evet.”
Gülbahar’ın bu cevabı yıkar Ahmet’i.  Her şey demek onun için ruhunun kırılmasıdır. Yıkımdır. Kendinin hayatı
karşılığı sevdiğinin her şeyinden belki namusundan bile vazgeçmesi… Bu sevmek  midir yoksa alçaklık mıdır? Ahmet kırgındır, yıkılmıştır. Hikaye bu mihval  üzerinden sonlandırılmıştır; ancak hikaye babanın öfkesi üzerinden yürür ve
bu son vurucu nokta güme gider adeta. Yaşar Kemal bir fırsatı kaçırmıştır bana  göre.
Sevmek her şeyden vazgeçip sevdiğini yaşatma mıdır, yoksa ölse bile kendini sadece ona saklamak mıdır?
Kitap da vurgulanması ve hikayeleştirilmesi gereken budur aslında.

 

------

Ayşe Filiz Yavuz
2021 Mart/ Ankara