Ayşe Filiz Yavuz

 

 

CANAVAR / Stephen Crane

 

CANAVAR

 

Yazar: Stephen Crane

 

Türü: Kısa Roman (Novella)

 

Çeviri: Osman Çakmakçı

 

Türkiye İş Bankası Yayınları

 

1. Basım, Eylül, 2019, İstanbul

 

74 sayfa, 9 lira

 

Yazar 1871-1900 yılları arasında yaşamış, Amerikalı bir savaş muhabiri. Natüralist yazar olarak kabul ediliyor. Çok genç yaşta -29- hayata veda etmesine rağmen edebiyat dünyasında yer alacak kitaplara ve hikayelere imza atmış.

 

Kitap oldukça önemli bir konuya değinmiş: Önce kahraman yaptığı kişiyi, şartlar değişince, kendi menfaat veya kararı doğrultusunda, birden bire istenmeyen biri olarak ilan edip ölümünü bile istemek sosyal psikolojisi.

 

Kitabın arka kapağında özet olarak verilen bilgileri içeride ayrıntılı olarak okuyunca insan hem üzülüyor, hem bu tür insan duyguları karşısında dehşete kapılıyor.

 

Amerika’nın hayali bir kasabasında, doktorun evinde yangın çıkar. İçeride kalan doktorun küçük oğlunu kurtarmak için, evin yardımcısı olan zenci Henry yangına dalar. Onu battaniyeye sarıp çıkartırken yere düşer. Arkadan yetişen doktor oğlunu alır, çıkarır. Ancak zenci Henry hem yangından hem de doktorun çalışma odasındaki deney şişelerinin içindeki kimyasal maddelerin yüzüne devrilmesi ile kimyasal ve ateş yanıkları ile yüzü tanınmaz hale gelmiş olarak zor kurtarılır. O artık yüzü olmayan, yüzsüz veya canavar gibi görünen bir insan olmuştur.

 

Doktor ona bebek gibi bakar, iyileştirir. Ancak bu yüz ile ortalıkta dolaşması mümkün değildir. Her gören ondan kaçar. Yetmez, ötelenir, ölmesine izin vermediği için doktor suçlanır. Yine yetmez; ona baktığı için doktor da bu öfkeden payını alır.

 

Yangında içeriye dalarak çocuğu kurtardığı için o saatlerde bir kahraman olarak kabul edilen Henry’nin, sonradan istenmeyen, canavar, suçlu gibi kabul edilmesinin toplumsal tarafına, sosyal psikolojiye, “İstemeyiz.” düşüncesinin bütün toplumda nasıl giderek yaygınlık kazandığına atıf yapar kitap.

 

Yazar burada çok tarafsız bir gözle hemen hiç doktoru, toplumu veya Henry’yi haklı gösterecek (veya haksız) bir ifade kullanmaz. Okuyucuyu etkilemez. Okuyan kararı kendisi versin der gibidir yazar.

 

Kısa bölümler halinde toplumun farklı kesimlerinin (emekli bir yargıç, kendi gibi Afrikalı ve çok çocuklu bir aile, ev hanımları vs.) nasıl fikren canavar haline geldiğini gözler önüne sermiş.

 

Çocuk hareketlerini, davranışlarını ise çok iyi gözlemlemiş ve tanımlamış.

 

Gerçekten iyi bir ana fikre sahip kitap. Bir taraftan kurtardığı çocuğundan dolayı minnettarlığı ile ona karşı kendini hep borçlu hisseden doktor, topluma karşı taviz vermeyen bir insan, diğer tarafta yaşlı yargıç dahil canavarlaşan insanlar...

 

Eleştiri:

 

Çeviri: Çok rahat okunan bir kitap, su gibi akıyor. Ancak çok iyi bir çeviri olduğunu söylemek de zor. Dil hataları var.

 

Zenci Henry’nin konuşmalarındaki aksan bozukluğu romana verilmiş. Çevirinin aslında da bu aksan var mı merak etmemek ne mümkün. Edebi eserlerde aksanın yazıya dökülmesinin doğru olmadığı akademisyen edebiyatçıların üstünde önemle durdukları bir konu. Dolayısı ile dikkat çekiyor.

 

Kapak resmi yanık bir yüzü resmetmeye çalışsa da çok belirgin ve cazip değil.

 

En önemli nokta kitap içindeki 55. sayfada “Ermenilere yapılanlar, Türklerin yaptıkları, bütün Türklerin denize dökülmesi gerektiği” ifadeleri var. Bu ifadeleri kitapta çok bilgili (!) olduğu söylenen ev kadını bir kasaba kadınının ağzından veriyor yazar.

 

Yazar kitapta “ne yapıldığı, neden Türklerin hepsinin denize dökülmesi gerektiği” ne dair hiç bir bilgi vermeyerek okuyanları merak içinde bırakıyor. Tarihe bakmayı, ancak okunacak olan tarihin ise bütün dünyadaki ‘yalan tarih’ olacağının da bilincinde bir psikolojik yönlendirme yapılıyor. Kitabı okuyan günümüz okuru tarihe baktığında yazarın 1900 de öldüğünü ve bunları nasıl yazdığını fark edemeyerek olayı günümüz “sözde “soykırımına rahatlıkla getirebilir.

 

Yazar 1900 de vefat etmiş. 1915 Ermeni tehciri ile ilgili bu kitapta bir şeyin olması mümkün değil. 1915 öncesine ait Ermeni-Türk meselesine dair ne var, ne biliyor, ne öğrenmiş? Ancak bir ajan olarak –savaş muhabiri kimliğiyle- Osmanlı topraklarına gelmiş ve özellikle bu konuyu kaşımak amacıyla çalışmış olabilir. Çünkü Amerika’da bir kasabalı ev kadınının diline bile düşecek veya genel kültürlü olduğunu gösterecek kadar önemli, dünya çapında bir olay yaşanmamıştır. Anlamak, izah etmek mümkün olmayan bir kitap cümlesidir bu. Bunun bir kasabadaki kadının dilinden buraya verilmesi ancak kasıt veya yazarın özellikle Türklere karşı olumsuz-düşmanca bir tutumuna bağlanabilir.

 

Bu cümlelerin buraya eklenmesi ya çevirenin, ya kitabı ABD de sonradan basan yayınevinin bir notu bile olabilir ki bu gayri etik bir edebi uygulamadır. Bu yüzden kitabın İngilizce aslına bakıldığında bu cümlelerin yazara ait olduğu tespit ediliyor (sonradan yapılan baskılarda editör eklemediyse eğer).

 

“ Martha Goodwin was single and well along in this year. She lived with her married sister in Whilomville. She performed nearly all the house-work in excahnge fot the privilege of existence. Every one tacitly recognized her labor as a form of penance for the early end of her betrothed , who had died of small-pox, which he had not caught from her. But despite the strenuous and unceasing work a day of her life, she was a woman of great mind.

She had adamant opinions upon the situation in Armenia, the condition of women in China, the flirtation between Mrs. Minister of Niagara Avenue and young Griscom, the conflict in the Bible class of the Baptist Sunday-school, the duty of the United States towards the Cuban insurgents, and many other colossal matters. Her fullest experience of violence was gained on an occasion when she had seen a hound clubbed, but in the plan which she had made for the reform of the world she advocated drastic measures. For instance, she contended that all the Turks should be pushed into the sea and drowned, and that Mrs. Minster and young Griscom should be hanged side by side on twin gallows. In fact, this woman of peace, who had seen only peace, argued constantly for a creed of illimitable ferocity. She was invulnerable on these questions, because eventually she overrode all opponents with a sniff. This sniff was an active force. It was to her antagonists like a bang over the head, and none was known to recover from this expression of exalted contempt. It left them windless and conquered. They never again came forward as candidates for suppression. And Martha walked her kitchen with a stern brow, an invincible being like Napoleon.”

 

Bir Türk okur olarak kitabın iyi bir konuya sahip olmasının yanında bu çarpıtmanın (Türklerin Ermenilere yaptığı hiç bir olumsuz muamele olmamasına karşılık), Ermenilerin yaptığı akıl almaz mezalimlerin, işkencelerin, çocuk-kadın-yaslılara karşı vahşi davranışların, sonrasında Karabağ, Azerbaycan, Hocalı soykırımlarının unutulması, kabul edilmesi mümkün değildir.

 

Bu güzel ve önemli konuya rağmen yalan bir tarih ve çarpıtma bilgiyi iki cümle olarak bile kitaba sokarak, yazar kitabın bütün değerine soru işareti ekliyor.

 

Bir kaç cümleden bu kanıya varmak, obsesyon mu? Hayır. Konu milletimiz ise asla değil.

 

Kitaba yazık edilmiş.

-------------

 

2020/ Ağustos-Ankara

 

Ayşe Filiz Yavuz