Ayşe Filiz Yavuz

 

 

KÜRE / Zübeyir TOKGÖZ

 

KÜRE

Türü: Roman (Bilim Kurgu-Fantastik)

Yazarı: Zübeyir Tokgöz

Yayınevi: Elips

1.Baskı, Ocak 2006, Ankara

Bir bilim-kurgu kitabı olarak yazılmış olsa bile okuyunca içinde ütopik fikir, hayaller de bulmak mümkün. İstenen, gelecekten beklenenleri değil, olması muhtemel ama hala daha biraz uzak olan teknolojiyi anlatırken, uzaydan, galaksiler arası yolculuktan, gen bankalarından bahsederken, hırslara yenik düşen ve yok edilmeye çalışılan dünyadan söz ederken bunu yine “insani” olan davranışlar ile düzeltecek sey “bir Türk ve ailesi” oluyor. Kitabın başında olayın kahramanı olan Dağhan ve sevdiği olan Selcen’den bahsederek hissettiriyor yazar bunu. Sonra bir ses olarak karşımıza kitaba adını veren küre ile “Tunahan” ın ruhu ve Dağhan’ın gemisi “Gün 2” çıkıyor. Daha sonra ise Yenidoğan adlı komutan işin içine girince milli duygular ve bunun üzerine şekillenen ütopya ortaya çıkıyor. Ütopya aslında olmasını istediğimiz şeylerin, hayallerimizin dünyası . Bu dünyadaki hayat tarzından ziyade tasavvur edilen, çok uzak bir zaman diliminde Türklerin kurtarıcı olmasından bahsediyor. Amerika “Kaptan Amerika” diye film çekerken ve kendi ütopya ve sözde “kahramanlığını” anlatırken bizim yazarımızın gelecekteki mahvolan dünya ve belki de uzay ve galaksilerin kurtarıcısı olarak bizim genetiğimizi taşıyan insanları öne çıkarması ütopya ve Amerika’ya nispet, nazire gibi olmuş. Ayrıca bunun doğru olduğu, kaynak tüketen Amerika’nın yerine, dünyayı-insanlığı yaşatan Türklerin varlığı güzel bir algı oluşturuyor.

Bilim kurgu ne? Biraz ütopya, biraz hayal, biraz tasavvur, biraz geleceği görme, tahmin etme ve biraz da abartı. Kitapta bunlar gerektiği kadar var.

Yazar kitapta olabildiğince Türkçe kelime kullanmaya gayret göstermiş. Bunu abartmadan ve düzgün yapınca hoş da olmuş. “Bulutsu, zerrecik, tortu, birikinti, kalkan” bunlardan bir kısmı. Uzay terimleri, Ingilizce kelimeleri kullanmayı çok seven ve bunu da kullanmadan bilim-kurgu yazamayan yazarlara nispet eder, nazire yapar gibi bir güzellik bu.

Bu kitap biraz da ironi kitabı. Giderek mekanikleşen dünya ve insana dair… Hatta “duygu düzetme odaları” da bunu daha iyi vurgulamak için oluşturulmuş bir kavram ve sistem. “Dünya günü” ifadesi de bu ironi için kullanılan bir diğer kavram.

1984 romanına gönderme veya etkilenme de var kitapta. Her şeyi kontrol altında tutan ve bilen bir sistem, insanların farklı duygu anlarında onları standart hale getiren “duygu düzenleme odaları”, üremek isteyenler için sadece genetik

yapılarının bir bankaya bildirilmesi ve oradan çocuk üretimi, bu çocuklara sadece canları isteyince ana-babalık yapma, bebeklerin sistem tarafından büyütülmesi gibi… Kadını ilgilendirmeyen, zorlamayan, kadını vesile yapmayan bir çocuk isteği… Gen bankalarından doğan çocuklar…

Doğmak değil, üretilmek, doğurmamak, doğrulmamak…

İnsanları kanlardan, dokulardan oluşmuş varlık değil, genlerden oluşmuş bir enerji olarak kabul etmek… İnsanların isterlerse süs gibi bu kendi DNA kodunu taşıyan çocukları yanlarında gezdirebilmeleri… “Çocuk yetiştirmek çok zaman alır. Kendin için planladığın şeyleri yap. O bankaların işi.” şeklindeki bir konuşma bu düzenin ne olduğunu en iyi şekilde anlatıyor.

Kitap dünyada daha zengin ve güçlü olmak isteyen Elizabet ve şirketinin planları ile başlar. Dünyada gen şirketleri vardır. Gen biriktirmektedirler. Bu genetik toplayıcılar, ne kadar çok çeşide (bitki, hayvan ) sahip olurlarsa o kadar kuvvetlidirler. Daha da büyümek isteyen Elizabet başarılı olmak için insanları zorlamaya, tehdide başlar. Tehdit sırasında kullanmak için biyolojik silah olarak yok edici bir virüs üretir. Sıradan bir virüs değildir bu. Çok hızlı bir yok edicidir. Bu biyolojik silah ile bir dünya felaketi ortaya çıkar ve sonra durduramaz bu silahı artık. Dünyadan kaçmaktan başka çaresi yoktur ve uygular. Ancak çok az sayıda bir insan ile. Yıl 2640… Sonra bir gemi ile uzaya çıkmak zorunda kalan bir kürenin içindeki Tunahan kitaba girer. Yıl 2643 olmuştur. Kitapta Tunahan’ın başından geçenler anlatılır. Tunahan 2733 yılında ölmüştür ve ona ait olan kayıtlar ve “ ruhu” artık 3000 inci yıllarda ancak bulunabilir ve kitap bu şekilde devam eder.

Dünyadaki felaketten ölmemek için yapılan kaçışta “seçkin” sayılmayan Türkler alınmazlar. Ancak bir Türk mühendis vardır geminin uzaya gitmesi icin gerekli olan ve mecburen almışlardır onu Elizabet’in arkadaşları. Kitap Türkçe için “Göçte kaybedilen bir dil… “ demiştir. Türklerin dili… Büyük dünyadan çıkış sırasında yok olan-edilen bir milletin dili… Bu göçten önce 12 milyar insan ölmüş, bunların 1 milyarını ise Türkler oluşturmuştur.

Yazarın kitap içinde kullandığı bazı cümle ve fikirler insana düşünmesi için mesaj veriyor:

“Hay aksi, biz de insanlığın teknolojide ilerlediğini sanıyoruz. Şuna bak ki iki demir parçasıyla bir su damlasının sırrını çözemiyoruz. (Allah’ın işine karışılmaz. Sırrına erişilmez mesajı)”

İnsan hırsı ve onunla baş etmedeki davranışını “İnsan doğada bulduğu her şeye yeni bir şekil vermeyi başarmıştı ve buna kendisi de dahildi.” şeklinde anlatır yazar.

“Zaman ne hızlı geçer, ne de yavaş. Zaman sadece geçer.”

“Bilgi mutlaktır. Bilginin özeli geneli olmaz (s.93)”

“Ne kadar gerçek olursa olsun insanlığa hizmet etmeyen bilgi, kötü bir bilgidir. (s.112)”.

“İnsanın kendini inkar etmesinin doğru olduğunu kim söyleyebilir. (s. 87)”

“Medeniyet ve teknoloji insanın kendini daha insan olarak hissetmesini ve yaşamını kolaylaştırmayı sağlayacak birer araçtan öte olamazdı (s.49)”.

Yazarın bilim kurgu olarak yazdığı, düzgün Türkçe kullandığı ve hızlı okunabilen bu kitap icin kalemine sağlık.

Ayşe Filiz Yavuz

Ağustos 2019/ Ankara