Ayşe Filiz Yavuz

 

 

TIPTAN ÖTE / Hasan Erbay

 

Tıptan Öte

Yazar: Hasan Erbay

 

Türü Öykü

Serencam Yayınları

Nisan 2019, 1. Baskı, Ankara

144 sayfa

 

Daha önce “Kırk pencereli konak ve tıbbiyeli Muharrem” kitaplarını okumuş ve çok beğenmiştim. Iyi bir hikayeci olduğu belli olan yazarın bu 3. kitabı da diğerlerinden geri kalmaz lezzette.

 

Yazar bir hekim. Kitabın adını da bu yüzden “tıptan öte” koymuş. Meslek dışı hikayeler yazacağını hissettirmek için. Ama yine uzak kalamamış.

 

Kitabı dört bölümde hazırlamış. Tıp, tıptan öte, memleket, insan diyerek. İçinde toplam 15 hikaye var.

 

Hikayeleri okurken kendisini de tanıdığım meslektaşım aklıma geliyor. Olayların nasıl cereyan ettiğini anlıyorum. Bu yazılanlar başkalarının hikayesi gibi görünse bile çoğunun kendi hayatından izler taşıdığını hissediyorum. Söyleyemediklerini, anlatamadıklarını başkalarının diliyle yazmaya çabaladığının etik kaygısını anlamaya çabalıyorum. Her meslek sahibinin her şeyi açıktan anlatamadığı gibi.

 

Hekimler her şey yazmalı ya da anlatmalı mı? Etik kaygılar, gizli tutulması gereken meslek sırları, mahremiyet, isim vermemeye çabalamak, hatta kanun korkusu vb  insanın elini kolunu yani yazarın kalemini bağlıyor adeta.  Meslektaşım bu kaygıların içinde gerekeni yapmış ve anlatım dilinde ve bazı durumlarda ufak değişiklikler uygulamış. Bu, zaten bir yazarın olayları kurgulaması ve sonra yazıya dökmesi acısından da doğru olmuş. Her şeyin birebir anlatılması, yazılması edebi açıdan da okuyucuda cazibeyi kaybettirmeye yol açabiliyor.

 

Kitap adı: “Ben hekimim ama bu yazdıklarım tıp dışında hikayeler.” demeye geliyor adeta. Ama “Yine de meslekten kurtulamadım, etrafında dolaştım.” demek de oluyor bu isim. Tıp merkezli olan ancak onun etrafında dolaşan hikayeleri anlatıyor.” anlamını da çıkarmak mümkün.  Veya “ Her şeyin temelinde sağlık (tıp) var ancak hayat sağlık dışında da devam ediyor da demek olabiliyor. Kitabın sadece ismi bile üstünde tartışma yapılabilecek  anlamlar yüklü.

 

Sel hikayesi acıklı ve ancak sonunda gizli olan bir sürprizle bitiyor. Ama hekimler için bir  acı tokat var içinde. Zavallı Zeynep’in selden, çamurlar içinden çıkarılmış olan bedeninin hikayesi.

 

Yirmi beş kuruş  bir çocukta bile hekimlere ders aldıran  öykü olmuş. Kendi için çok önemli olan 25 kuruş harçlığını yutan küçük kardeşinin hastanedeki hekimler tarafından muayene edilirken   hekimlere verdiği bir ders.

 

Mahremiyet ise hekimlerin hastalarına dair sakladıkları bilgilerin başkalarıyla paylaşımı hakkında bir hikaye.

 

Komutan şefkatinde önce Mehmetçiklerimiz akla geliyor. İçimiz yanıyor. Sonra yazar yine ters köşe bir başka dünyadan bahsettiğiyle noktayı koyuyor.

 

Baş cerrah ve salyangoz…En çarpıcı hikayelerden biri.  Dillendiremediğimiz, anlatamadığımız, etik kavramının ne olduğunu bilmeyen meslektaşlarımız için çoğu kez yuttuğumuz, ama yutmayan  insanların da olduğu bir hastane hikayesini anlatıyor.

 

Yol ağzı… Down sendromlu bir çocuk doğurup doğurmamak arasındaki kararsızlığa, bir ana babanın çelişkisi, vicdan azabı, huzursuzluğuna dair bir hikaye. Bizim sık karşılaştığımız anların bir öyküsü. Güzel. Ama bence bu konuda yazılacak ne çok şey var. Keşke sadece bu konuyu  birkaç parçadan oluşan hikayeler dizisi yapsaydı yazar. Testlerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmak, riskin var değil az-çok olup olmadığının testi olduğunu izah edebilmek, Down’lu çocuğa sahip olmanın ne olduğu, onun hayatla bakış açıları, o çocukların insanlara öğrettikleri, o çocuklar mı, çok normal gözüken ama insanlık suçu işleyen başkalarının mı daha sakat kavramına sahip olduğunun tartışması mı? İyi bir başlangıç. Ama devamı yarım kalmış.

 

Takip tam bir sürpriz hikaye. Bir paranoya tanısının hikayesi… Anlatılmadan okunmalı. Yazar ters köşe yatırmayı hep beceriyor.

 

Alaca Tepe. Kitaptaki en iyilerden biri daha. Tabiatı, korkuyu, geceyi, beklemeyi anlatan bir İstiklal Harbi hikayesi. Zevkle tekrar tekrar okunabilecek lezzet ve acıda bir hikaye. Dedelerimizin yaşadığı acıların sonrasında rahat yaşayan bizlerin  o günlerin hatırasına göstermemiz gereken hürmeti hatırlatıyor. Mekanları cennet olsun.

 

‘Müsait bir yer’i gülümseyerek okudum. Neden herkesin konuşma konusunda bu kadar sıkıntıya girdiğini anlamak için sonucu sabırla beklemek gerekiyor.

 

Son bölümdeki üç hikaye ise hayata, insanları tanımaya dair güzel ve anlamlı hikayeler.



 

ELEŞTİRİ

 

Sayfa 64 de ‘sade tost’ ifadesi yerine ‘peynirli olsun’ demek daha doğru. Sade deyince içi boş kızarmış çift kat ekmek akla geliyor çünkü.

 

Kapak resmi: Çok naïf, hoş. Ama kitapla hiç bağlantısı yok. Daha farklı bir seçim olabilirdi.

 

Yazarı tebrik ederim.


----------------
 

Ayşe Filiz Yavuz

Ankara/ Mayıs 2019