Aysun Demirez Güneri

 

MECCÂNEN[1]

                                                                               

 

“Aman! Nasıl bir soğuk bu !”diyerek eve girdi Ayşe.

_Dı…dı…dı.

_Ne o, senin titremen fazlasıyla sesli, dedi eşi.

_Anla işte nasıl üşüdüm!

_İnandım, dedi elindeki çantayı alırken.

_ Ne o oğul, donmuş bir anne ilgini çekmedi galiba. İnsan bir gelir: “Aman annem, canım annem” der be yavrum.

Oğlu,televizyonun karşısında uzandığı halıdan başını kaldırıp:

_Biz de o soğuktan geliyoruz, dedi on dört yaşın umursamazlığı ile.

_Oğlum bu ne hâl, bu nasıl tavır?

_Anneeee, film izliyoruz şurada.

_ Tamam tamam oğlum.

…

Böyle başladı akşam. Hızla değiştirilen kıyafetler, arı gibi, banyoya, mutfağa gidiş gelişler, alelacele yenen yemek… Eşiyle beraber çıktılar mutfaktan. Birinin ellerinde çaydanlık ve çay bardaklarının olduğu tepsi, diğerinin elinde meyve kâsesi.Her zamanki akşamlardan biriydi.Zorla yemeğe gelen oğulları, yine halıya uzanmış televizyona gözlerini dikmişti.

Ayşe yere, oğlunun yanına oturup:

_ N’aber oğul, güzel mi film?

_ Anne sus, izliyoruz işte. Ayşe bir iç çekip:

_Yine keyfimiz yok, belli ki senin anneye ihtiyacın yok şu ara, dedi.

_Anneee, diye kıvranıp başını annesinin dizine koydu:

_Yoruldum anne, bugün ben okula, ardından dershaneye gitmedim mi? Kafam şişti ya!

_ Tamam tamam, dinlen biraz ama uyku saatini geçirme “ Naş!” tamam mı?

Oğlunu kendi hâline bırakıp, üzerinde çaydanlık ve çay tepsinin durduğu sehpanın yanındaki koltuğa oturdu. Eşiyle oradan buradan konuştular, çaylarını yudumlarken. Her zaman diğer yanında duran diz üstü bilgisayarının olduğu sehpayı çekiştirdi:

_ Bugün öyle yoğundu ki e-postama bile bakamadım, dedi.

İşte hepsi başka bir dünyaya çekilmişlerdi: Biri elindeki cep telefonuyla oyun oynuyor, biri film izliyor, kendisi de internete kaçıyordu. “Acaba herkes bizim gibi mi ?” dedi içinden.

 E-postalara şöylebir göz attı, sonra elinde olmadan bir çığlık kopardı.Oğlu yerinden doğruldu, eşi “N’oldu? “ dedi.

_Amcam, amcamın mezarını buldum.

Oğlu:

_ Anne senin amcan var mı?

Ayşe:

_ Oğlum bir dur, çok heyecanlandım. Aman Allah’ım, kroki de koymuşlar. Babama haber vermeliyim, saat kaç oldu?

_10: 30, dedi eşi.

_Tüh şimdi onlar çoktan yatmıştır. Yarın görüşürüz artık.

_ Ne mezarı, dedi eşi.

_ Bu yaz babamla köyde sohbet ederken laf döndü dolaştı çocukluğuna geldi. Babam çocukluğunun geçtiği evlerinin yerini gösterdi. Babası, o bir yaşındayken ölmüş, “ Ağabeyim öldüğünde de beş altı yaşlarındaydım” dedi. Elif“Bugün mezarlarını ziyaret edelim mi baba?” diye sorunca babam:

_ Mezarları burada yok ki!dedi.

Biz şaşkın, hepimiz bir ağızdan:

_ Nasıl yok! dedik.

Elif,  ısrarla:

_Niye olmasın baba, belki sen küçük olduğun için mezar yerlerini unutmuşsundur, köyün yaşlılarından sorarsak belki söylerler.

_Yokkızım, babam da amcam da burada ölmemişler, dedi.

_ Peki nerede ölmüşler?

_ Biri Kırşehir’de, biri de Ankara’da ölmüş, dedi. Babam anlattı, anlattıkça hüzünlendi. Biz köyde üç gün kaldık. Yazın balkonda kanepede uyuyan babam üç gün boyunca sadece yemek için yattığı yerden kalktı;sonra yerine geçip gün boyunca yattı. Hikâyeyi dinleyince biz de üzüldük. Döner dönmez hem Kırşehir’in hem de Ankara’nın belediye sitelerine girip “mezar yeri arama” linkine girdim. Arama motorunda “mezarlarınız bulunur” yazılan bir yere kısaca olayı özetleyip, amcamla ilgili bilgileri yazdım, bugün cevap yazmışlar, bilseniz nasıl sevindim!

Ayşe, o gece garip rüyalar gördü, ara ara uyandı: “Eyyub, adından aldığın sabrın sonu bu!” diye düşündü.

Amcası Eyyub, on altı yaşında babasız kalmış. Bir ana, dört bacı ve daha yeni yürüyen, emzik niyetine tülbente sarılı kuru üzümü emen küçük kardeşiyle, yani Ayşe’nin babasıyla. Acımasız yıllarmış, koskoca iki tarla, kapıda bir sürü sığır, sayısız koyun, otuz beşinde bir ana, dört tane bacı.Malı olmayanın olana haset ettiği, gücü yetenin güçsüzü devirdiği, erkeği olmayan kadının dağa kaldırıldığı zor yıllarmış.Tarla var sürecek,biçecek adam ister, hayvanları var bakım ister. Çabucak evlendirmişler Eyyub’u. Aileye iki kız daha katılmış: Biri çocuk gelin Halime, diğeri de doğurduğu yavrucak.Yapayalnız bu kadar nüfusla kalan annesine herkes akıl verirmiş. Kadıncağız şaşkın, çaresiz… Kızlarını uysa da uymasa da birileri ile evlendirmiş. Her gün kapılarından bir hayvan eksilirmiş. Destek olayım diyen hırsızlık yaparmış. Eyyubaskere gitmiş,  askerden hasta dönmüş. Hastalığına verem demişler. Anası bir öküz satıp parasını Eyyub’e vermiş: “Oğlum, ya Kırşehir’e ya da Ankara’ya git; bir doktora görün”demiş.Eyyub gitmiş, bir kağnı erik satın almış; köy köy dolaşıp erikleri satmaya çalışmış. Kazandığı parayı anasına verecekmiş fakat sonuç istediği gibi olmamış. Hastalığı da ilerleyince Ankara’da Gülhane Hastanesi’ne gelmiş; onu hastaneye yatırmışlar.  Karısı ve altı yaşındaki erkek kardeşi, yani babam, hastaneye, onu ziyarete gelmişler. Halime gelin, kocasının başını yıkamış; biraz yanında kalıp köye dönmüşler.  On, onbeş gün sonra tekrar gelmişler ama hastalarını bulamamışlar. “Hastanız öldü ve defnedildi” denmiş. Kadıncağız ve yanındaki yetim, çaresiz köye dönmüşler.

Ayşe, işte bu yaz böyle bir ziyarette dinlemişti hikâyeyi. Babası az konuşan kavgacı bir adamdı. Kısa cümlelerle konuşurdu çocuklarıyla… Ayşe babasının çabuk sinirlenmesine çok kızardı. Tahammülsüzdü adamcağız… Ayşe, babasının hikâyesini, çocukluğunu dinlediğinde ilk defa babasını anladı, bu öfkeli adamın gönlünde, zihninde ne çok acı vardı.Onu hırçınlaştıran, tahammülsüzleştiren ne çok sebebi vardı…

Köyleri Orta Anadolu’nun bozkırında, bir tepenin yamacında şimdi kurumuş bir derenin kenarındaydı.. Eskiden Ulu Yol denilen bir yol geçermiş köyün yakınından. Hacca gidenler, kervanlar bu yoldan geçip giderlermiş. Ayşelerin balkonundan bakıldığında alabildiğine geniş sapsarı bir ova uzanır; ova Hirfanlı Barajı’nın mavi sularıyla sonlanırdı. Barajın tam ortasında küçücük bir ada vardı. Bu ada, küçükken Ayşe’nin hayallerinde RobinsonCruzo’nun yaşadığı yerdi. Geceleyin barajın karşı kıyısındaki köylerin ışıkları görünürdü. Ayşe, köyün en çok gecelerini severdi. Sanki bir yıldız yağmurunun altındaydı köy. Babasının şimdiki evinin bircephesindenköy mezarlığı görünüyordu. Ayşe:

_ Anne ya! Şu manzaraya bak, insanın içi kararır, diye sızlandığında:

Annesi:

_ Ölüden zarar gelmez kızım, hepimiz bir öleceğiz, derdi sakin sakin.

Ayşe ve kardeşleri, uzun uzun amcalarının hikâyesini konuştular. Ayşe Ankara’ya gelir gelmez internette, mezar yeri arama sisteminde aradı amcasının mezar yerini; bulamadı. Mezarlığa gidip soralım dendiyse de sözde kaldı.

 Bir gün kardeşi Elif, iki veremli genç şairin filmini izleyip ne çok ağladığını anlattı “Kim bilir, neler çekmiştir amcam da yapayalnız.”dedi içini çekerek. Sonra bir türkü dolandı Ayşe’nin diline günlerce: “Garip kaldım bu ellerde dert oldu… ellerin vatanı bana il oldu…” , nihayet bir akşam şöyle bir e-posta gönderdi internet sayfalarında gördüğü adrese: “ Amcam 1952’de ölmüş, yengemle altı yaşındaki babam onu ziyaret etmişler. Bir süre sonra ziyaretine geldiklerinde amcamın öldüğü söylenmiş. Adı Hacı Eyyub, baba adı…”

Ayşe’ye gelen cevapta mezar sahibinin adının Eyyub olduğu, soyadında bir harfin tutmadığı,  yanlış kaydedilmiş olabileceği, ölüm tarihinin 1952 değil 1953 olduğu, 5 Şubat’ ta menenjit sebebiyle öldüğü belirtiliyordu. Bu bilgilerden mezar sahibinin amcası olduğuna ikna olursa belirtilen telefondan bilgi alabilecekleri “ yazılmıştı.

Ayşe, sabah annesini aradı:

_ Anne babama sorar mısın, amcam kışın mı ölmüş; doğum tarihi 1931 miymiş?

Telefonun ahizesinden babasının sesini duyuyordu: “ Doğru doğru dizime kadar kar vardı. “

            _ Anne, bana amcamın mezar yeriyle ilgili bilgi göndermişler, mezar yerini gösteren bir kroki de var, babam isterse gidip beraber soralım.

            _ Sahi mi kızım, inşallah doğrudur, yazık doğruysa mezarını da yaptırırız.

            …

            Öğleden sonra Ayşe’nin ablası aradı:

            _ Ayşe, babama bir haber vermişsin.Adamcağız sabah ağladı, müsaitsen bugün gidelim.

            Ayşe:

            _ Çok da ümitlenmesin, belki yanlış bilgidir. Yarın müsaitim ben gelir götürürüm babamı.

            Ertesi gün çıkmak için hazırlanırken kardeşi Elif aradı.

 Ayşe:

            _ Babamı mezarlığa götüreceğim, istersen sen de gel, dedi.

Elifgelince e-postanın çıktısını aldılar.Elif:

            _ Burada bir telefon numarası var bir arayalım öyle çıkalım, dedi.

            Telefon etti.

Ayşe, kızkardeşinin konuşmalarını dinliyordu oturduğu koltukta:

            _ 1968 ‘de meccânen olmuş öyle mi? Meccânen ne demek? Parasız…Yerimi değiştirilmiş… Toplu mezar… Yeşil Kubbe’nin altı… Biz bulabilir miyiz, isimleri yazıyor mu? Peki iyi günler…

            Kızkardeşi telefonu kapatıp Ayşe’ye döndü:

            _ Tüh be, 1968’e kadar bekletip, kimsesizleri topluca yeşil kubbe dedikleri bir yere defnetmişler… Biz bunu babama nasıl söyleyeceğiz? Keşke iyice anlayıncaya kadar babamla hiç konuşmasaydık. Bence doğruyu söyleyelim, ne olacak?

            Ayşe:

            _ Ya babama bir şey olursa, kalp hastası zaten…

            O sırada telefonu çaldı. Arayan erkek kardeşi Mehmet’ti:

            _Abla mezarlığa gidiyor muşsunuz, beni bekleseydiniz keşke, müzakerem 14:30’da bitiyor. Ben şimdi gelemem.

            _Sen işinden kalma, ben götüreceğim. Ama mezarını 1968’de boşaltmışlar, topluca yeşil kubbe denilen bir yere gömmüşler.

            _ Hadi ya, adam bunu kaldıramaz, olmadı böyle. Yeniden o numarayı arayın, durumu anlatın. Bir mezar bari göstersinler. Benim bile içim cız etti. Siz de iyice öğrenmeden bir işe kalkışıyorsunuz ya! Yetişebilirsem ben de geleceğim, haberleşiriz, dedi ve telefonu kapattı.

            Ayşe, yerinden kalktı. Biraz önce Elif’in aradığı telefon numarasını aradı ve telefondaki kadına:

            _ Kusura bakmayın, biraz önce kardeşimle konuştunuz konuyu. Biz amcamın mezarını arıyorduk. Siz amcamınmeccânen olduğunu söylediniz. Babama biz bunu söyleyemeyiz. Adamcağız kalp hastası, ağabeyimin mezarını buldum, diye seviniyor. Başında dua edebileceğimiz bir yer mi burası?

            _ Her yerden dua edebilirsiniz ölünüze, isterseniz ölüm kâğıdı çıkarabiliriz.

            _ Beni yanlış anladınız. Bizim nüfustan düşmek ya da mirasla ilgili sorunumuz yok. İşin manevi yanı daha çok ilgilendiriyor. Babam ağabeyinin mezarını bulup, yaptırmak istiyor. Başında dua edebileceğimiz bir dikili taş derdimiz. Bu yeşil kubbe nasıl bir yer?

_ Kusura bakmayın yapabileceğimiz bir şey yok. Etrafı taşlarla çevrili, geniş bir oda büyüklüğünde bir yer.

_ Biz bir saate kadar mezarlıkta olacağız. Babam da bizimle olacak. Lütfen siz bu nakilden söz etmeyin, biz kimsesiz olduğu için oraya gömülmüş, diyelim.

Kadın:

_ Durum böyle, yapacak bir şey yok, dedi duygusuzca.

Ayşe ve Elif, eve gidip, babalarını aldılar. Babası çocukça bir coşku içindeydi. Oraya varmadan hikâyeyi bir kere daha dinlediler. Elif sohbetin içineustalıklakimsesizlerin toplu bir yere gömüldüğünü de sıkıştırıverdi.Yerini öğrendik oraya gidelim, dedi. Fakat babaları iki kızının da “Baba gerek yok, biz görüştük” demelerine aldırmadan Cebeci Asri Mezarlığı’nın kapısında bütün konuşulanları unutmuşçasına idare binasının yerini sordu. Kapıdaki görevli başka bir girişi tarif etti. Ayşe çaresiz, arabayı tarif edilen yere doğru sürdü. Başka bir kapıdan mezarlığa girdiler. Sağda solda yeşillikler içerisinde mezarlar- kimi aile mezarlığı- sıralanmıştı. İdare binası küçük bir tepedeydi. Arabadan indiler. Ayşe ve Elif babalarının arkasından ona yetişmeye çalışıyorlardı.

 Bir iş yerinden ziyade bir evi anımsatan idare binası dört beş odadan ibaretti. Zemin tahta kaplamaydı. İdari sorumlularının bulunduğu odada iki memur vardı. Kadın olanı yaklaşık elli yaşlarındaydı.Sade, gösterişsiz, gri bir hırka giymişti. Diğer memur bilgisayarın karşısına oturmuş, umursamaz bir ifadeyle gözlerini ekrana dikmişti. İçeri girer girmez Ayşe, telefonda görüştüğü kişi olduğunu düşündüğü hanıma yöneldi ve yapmış oldukları görüşmeyi hatırlatarak “Bana göndermiş olduğunuz e-posta sebebiyle geldik” diyerek gönderilen krokiyi uzattı.Hanım hem krokiye, hem de belgedeki bilgilere göre bilgisayardan bazı kayıtlara baktı. Kayıtlarda bulamadığını söyleyerek içeri gidip büyük bir defter çıkardı. Bu defterde Ayşe’nin amcasının doğum, ölüm tarihi, ölüm sebebi, ne zaman gömüldüğü belirtiliyordu. Amcası ölümünden sonra, ailesi gelir diye dört gün bekletilmiş, sonra defnedilmişti.

Babası “ Ben çok küçüktüm, haberimiz olmadı” dedi. Memure hanım: “O yıllarda haber almak zordu efendim. “ dedi rahatlatmak istercesine.Hanıma teşekkür edip, odadan çıktılar.

Ayşe, memurların işlerini yaparken telaşsız, sakin hâllerini garipsedi. Memure hanımın babalarının yanında nakille ilgili bir şey söylememesine de memnun oldu, kendisinin bu memurlarla ilgili düşüncelerini de yadırgadı. Buradaki insanlar bu işleri belli ki yıllardır yapıyor; nice hikâyeler biliyorlardı. Ayşe’nin amcası bir kayıttı onlar için. Ayşe içinse başında dikili taşı olmayan bir garibin, bir kaybın ailesine dönüşüydü.

İdare binasından çıkıp tekrar arabaya ilerlediler. Binanın önündeki şoförden yeşil kubbeli binayı sordular.Yeşil kubbeli bina genişçe, etrafı taşlarla örülü, bahçe kapısı gibi iki kanatlı demir kapısı olan, üzeri şadırvanlara benzer biçimde kapatılmış bir yapıydı. Arabadan inip binanın yanına geldiler. Demirlerin arasından toprak yığıntısı, irili ufaklı taşlar görünüyordu. Bu yığıntıyı bile düzeltmeye gerek görmemişlerdi.

Mehmet de bu sırada nefes nefese yetişti onlara…Demir kapının önünde sıralandılar, el açıp dua ettiler.Duruyorlardı öylece, önlerinde açılmış geçmiş bir zamana bakar gibi… Çaresiz, yazgıya boyun eğmiş… Olanı olduğu gibi kabul etmiş…Dillerindeki dua, sadece amcalarına değil, cem edilmiş bütün ölmüşlereydi. Kimsesiz yüzlerce beden, defnedildikleri yerlerden kaldırılıp bir yeşil kubbe altında, büyükçe bir çukura gömülmüşlerdi. Bu kubbenin sol tarafındaki mezarlara bakınca mezarlardan birinin üzerindeki “Sabatay….” yazısı Ayşe’nin dikkatini çekti. Bu bölümdeki mermer mezar taşlarının çoğunun üzerinde masonlara has altı köşeli yıldız simgesi vardı. Ayşe’nin içi biraz daha yandı…Demek bu memleketin evladı asker ocağında hastalanıp öldüğündedefnedildiği bir buçuk metre karelik bir çukur kendisine çok görülüp yüzlerce kimsesizle mahşer gününü bekliyordu da dünyalık sevdasındaki bir yığın, bunu gururla ifade edercesine kendilerine ait bir mezarlık bölümünde rahatça yatabiliyordu.

Ayşe başını çevirdi, babasının yüzüne baktı. Bu biçimde bile olsa onun ağabeyinin mezarını bulmaktan memnun olduğunu hissetti. Mezarlıktan ayrıldıktan sonra beraber yemek yediler.Ayşe, babasının karsısında oturuyordu. “Babam ne kadar yaşlanmış.” diye düşündü elinde olmadan. Sonra zihninden şu cümleler geçti:“Bir de mezarı olmak önemli mi? Arayanın, sevdiceğin, seni özlemle yâdedenin olmadıktan sonra; önemli mi dikili bir taşının olması?”


 


[1]Meccânen           Ar. bedava, parasız, ücretsiz olarak.