Aysun Demirez Güneri

 

MELİHA

                                                                                                                    

Yürüyordu… Aldırmıyordu, ayağına geçirdiği terlikler arada bir taşa takılsa da… Yürüyordu…Dere kenarında öylece… Başı zonkluyordu… Güneş çekilmiş, hava kararmaya başlamıştı.Yürüyordu ayakları dolaşa dolaşa…Uzaktan komşulardan biri gördü onu…Bu vakitte dere kenarında yürüdüğünü…

_ Meliha kızım nereye gidiyorsun bu akşam vakti, huuu kız Meliha… Meliha onu duyduğuna dair bir emare göstermedi, duralamadı da… Asiye Hanım sesinin ulaşmadığını görünce ardından bir süre baktı, sonra dönüp evine yöneldi.

Meliha yetimdi, babası ölünce annesi köyden biri ile evlenmek zorunda kalmış, kızını babaannesine bırakmıştı yüreği yanarak. Babaanne oğlunun ölümüyle çökmüştü adeta, torunuyla ilgilenecek durumda değildi. Meliha evde orada burada… Konu komşunun verdiğiyle karnını doyuruyordu, amcası yeni evlenmiş, gelinle şehre göçmüştü. Meliha’nın perişan hâlini gören muhtarın çabalarıyla onuAnkara’da bir ailenin yanına verdiler. Meliha sustu, sessizleşti. Muhtar amcası onu ailenin yanına götürürken yol boyunca nasihatler vermişti: “Güzel kızım benim, uslu bir kız ol, olur mu? Bak yaramazlık yaparsan seni döverler. İyi çocuk ol tamam mı? Seni okula gönderirler, yeni elbiseler alırlar. Seni severler…”. Meliha, muhtar amcasıyla köyündeki evlere hiç benzemeyen, bir sürü ailenin bir arada oturduğu, uzun uzun binaların olduğu bir semte geldi.Eve vardıklarında elinden tuttuğu muhtar amcasının arkasına saklanarak baktı evin annesine… 45 yaşlarında şişmanca bir hanımdı: “Gel kız buraya, öp bakayım elimi” dedi buyurgan bir sesle. Zehra Hanım İlk o gün buyurmaya başladı Meliha’ya…Su getir, tabak götür…Tuz nerede…” Hiç ardı arkası bitmiyordu isteklerinin. Ütü öğretti Meliha’ya, yer silmeyi, cam silmeyi…Buraya geleli yedi ay olmuştu, evde başka bir telaş vardı. Tatile gidiyorlardı on günlüğüne…8 yaşındaki Meliha’yı evde bıraktılar; kapıyı kilitlediler. Eve beş ekmek, biraz peynir bıraktılar ve gittiler. Küçüktü Meliha…Yattı, kalktı, demir parmaklıklı pencerelerden dışarı baktı, kaç gün oldu bilemedi, evde ekmek de bitti, peynir de…Çok korktu, çok…Pencereye çıktı, yollara baktı belki gelirler diye…Açlıktan ağlamaya başladı  bir akşamüstü…Bir komşu gördü Meliha’yı:

_Kızım niye ağlıyorsun? “dedi karşıda oturduğu banktan yukarı seslenerek.

Meliha içini çeke çeke:

 _ Evde ekmek yok teyze, Zehra teyzeler tatile gittiler, daha dönmediler, dedi.

_ Yavrum seni evde tek başına mı bıraktılar.Vay vicdansızlar… Yavrum üçüncü kata nasıl erişeyim ne yapsak ki…

Ortalık karıştı birdenbire, polis, komşular, kalabalık… Bir şekilde ulaştılar aileye. Zehra teyzeninkaşlar çatıldı, sonrasında Meliha babaannesine gönderildi yeniden. Babaannesi ağladı sessiz sessiz bir köşede. Meliha evle ilgili çok şey öğrenmişti, babaanne Meliha’ya değil, Meliha babaanneye bakıyordu. Çeşmeden su getiriyor, yatakları yapıyor, kaldırıyor, ocağı yakıp çorba pişiriyordu. Velhasıl erken büyüdü Meliha. Bir gün amcası köye geldi:“Sizi Ankara’ya götüreceğim, hazırlanın.” dedi.Yüreği kıpırdadı Meliha’nın. Büyük şehrigörmüştü, bu kez ailesiyle birlikte büyük şehirde olacaktı. Evi toparladılar, kıyafetlerini bohça yapıp düştüler yola amcasının peşi sıra. Küçük bir dolmuşla ilçeye, otobüsle oradan Ankara’ya. Meliha  o zaman 15 yaşındaydı, amcası 22. İki kızı vardı amcasının. Ankara’da dere kenarında bir evde oturuyorlardı. Derenin iki yanında büyük kavak ağaçları vardı. Bu devasa kavak ağaçları arasına kurulmuştu bahçeli şirin, küçük evler; burası cennetten bir köşe gibiydi. Derenin üzerine uzanmış salkım söğütler, karşıya geçmeyi sağlayan asma köprü mahalleye bambaşka bir hava veriyordu. İncesu Deresi akıyordu baharda çağıl çağıl… Sıcak yaz günlerinde kaplumbağalar çıkardı dere kenarına ağır ağır… Baharda bambaşka keyifliydi dere kenarı. Çevre okullardan öğrenciler piknik yapmak için gelirdi evlerinin önüne;alemciler de içki içmek için gelirdi buralara fakatonlar evlerden uzak köşeleri seçerlerdi eğlenmek için.

Meliha severdi dere kenarını, sonbaharda kavak ağaçlarından dökülmüş yaprakların üzerinde çıtır çıtır yürümeyi.Baharda açan ayva ağaçlarının çiçeklerini…Kışın ağaçların arasındaki kar manzarasını. Lakin evde işler pek yolunda gitmiyordu. Amcası gençti, tahammülsüzdü, yükü ağırdı. Aralarında yaş farkı azdı, çatışmaları çoktu. Zaman zaman Zeynep Gelin’le iş için kavga ederler, amcası kim haklı haksız bakmadan ikisini de döverdi. Zeynep Gelin 21 yaşındaydı, iki çocuk annesiydi, huysuz bir kocası, bir türlü memnun edemediği bir kaynanası ve kendisiyle sürekli çekişen amca kızıyla yaşıyordu. Gençti, toydu. İstiyordu ki Meliha da bir işin ucundan tutup yardım etsin. Meliha “Bana ne!” diyordu umursamadan. “Ev senin, ocak senin, koca senin, çocuk senin… Bana ne senin işinden”.Akşama kadar çekişip amcası gelmeden sus pus oluyorlardı korkuyla. Amcasının öfkesi öyle böyle değildi. İşten yorgun geliyordu, sorun da istemiyordu. Gözünü belertti mi kaçacak yer arıyorlardı. Meliha en çok amcasının iki yaşındaki kızını severdi, onu gezdirir onunla oynardı. Bir gün kucağında minik Canan’la ayva bahçesine doğru yürüdü. Uzakta birkaç adam oturmuş içki içiyordu. Meliha dolaşıp döndü kucağında Canan’la. Eve erken gelen amcası adeta delirmişti: “Kız başına içki içenlerin yanına mı gittin?” dedi hiddetle. Meliha cevap dahi veremeden dayağı yedi. Amcasının elinden zor aldılar. Meliha ağlıyor, Canan feryat ediyor, babaanne oğluna yalvarıyordu. Zeynep Gelin korkudan sesini çıkaramıyordu. Meliha bu olaydan sonra evde daha hırçın oldu. Amcasına sesini çıkaramıyor ama Zeynep Gelinin işini daha da zora okuyordu. Süpürdüğü yerlere çekirdek kabukları atıyor, evde işe yardım etmiyor daha çok da sözle sataşıyordu. “Kocası gelecek diye nasıl da koşturuyor, şuna bak hele. İşlerin tıkır Zeynep Hanım’ın evi de var, aşı da…” diyordu. Zeynep sataşmalara dayanmaya çalışıyordu.

            Yıl 1965… Amcası balkon yaptırmak için eve bir usta getirdi. Meliha da mecburen işe koyuldu. Su getiriyor, sofra götürüyor, çocuk bakıyordu.Hikmet Usta 50 yaşlarında neşeli bir adamdı. Ev halkına sıcak davranıyor, fırsat bulunca amcasının çocuklarını seviyor, cebindeki mendile sardığı akide şekerlerinden veriyordu. Eşini kaybetmişti.Sabah çalışmaya geldiğinde şen bir sesle “ Meliha kız bir çay dök bana, Zeynep gelinkızım, benim aletler nerede?” diye sesleniyordu. Ustanın çayını eksik etmiyorlardı, o gün öğle yemeğinden sonra Meliha çay tepsisi ile çaydanlığı götürdü ustaya. Zeynep Gelin çocuk uyutuyor, babaanne de bir köşede patik örüyordu. Meliha tepsiyi bir köşeye bıraktı, çay bardağını doldurdu, ustaya verdi. “Ustam “dedi “size bir şey söyleyeceğim”. Usta “ Söyle Meliha kız, de bakayım ne diyeceksin” Meliha yutkundu: “ Ustam “dedi “ Beni amcamdan isteseniz…” Usta başını Meliha’ya çevirdi, yüzünde ciddi bir ifadeyle. “Yavrum” dedi “Senin yaşın kaç?” Meliha gözleri yerde: “ Ustam, yetimim” dedi. “Evde huzurum yok, çarem yok. Siz isterseniz, ben “ he!” derim”. Başka bir şey söyleyemedi, hızla ustanın yanından çıktı.Usta akşama kadar çalıştı. Amcasının çocuklarını sevdi, cebinden çıkardığı mendilin içinden birer akıde şekeri verip ayrıldı.

O gece Meliha’nın da Hikmet Usta’nın da gözüne uyku girmedi. Meliha için ustayla evlilik bu evden kurtuluş demekti. Hikmet Usta içinse bir genç kızın bu teklifi yapabilmesi ne kadar çaresiz olduğunun işaretiydi. Çok düşündü. Hikmet Usta’nın Meliha’nın yaşlarında bir oğlu vardı.Fakat o oğlunun içkiye olan düşkünlüğünü de, işindeki sebatsızlığını da biliyordu. “Bunda da bir hayır vardır belki, benim serseri oğlanı da bu kızcağız çeker belki, bir ocakları olur, aşları kaynar.Ben de hayır işlemiş olurum. Yarın bu işi hâlledeyim.”diye düşündü.

Hikmet Usta, gece üç sıralarında oğlunun geldiğini duydu, yatağından kalkıp onun yattığı odaya girdi. “Adem seni everiyorum, haberin olsun” dedi. Adem’in içkiden peltekleşmiş konuşması duyuldu: “ Ya baba, git işine…”.

Hikmet Usta evden çıktığında Adem evde uyuyordu. Hikmet Usta, yol üstünde bir bakkala uğradı. Biraz akide şekeri istedi.Bakkal Hayri’nin bir kavanozun içinden küçük bir kürekle çıkardığı akide şekerlerini temiz bez mendilin içine yerleştirdi. Mendili dikkatle cebine koydu. Bakkaldan çıktı. Derin bir nefes alıp”Hadi hayırlısı…”dedi kendi kendine. Kavak ağaçlarının arasından geçip Melihaların evine vardı. Çocuklar Hikmet Usta’ya doğru koşuştular. Hikmet Usta yine neşeli bir havada “Meliha kız bir çay dök bakayım” dedi sedire otururken. Dizlerinin dibindeki çocuklardan küçük olanını dizine oturttu. Cebinden mendilini çıkarıp itinayla açtı birer şeker verdi. Osırada Meliha çay getirmişti. Kucağındaki çocuğu yere bırakıp Meliha’nın getirdiği çayı aldı. Meliha utanmış, Hikmet Usta’nın yüzüne bakamıyordu. Hikmet Usta “Eline sağlık kızım” dedi. Meliha’nın amcası işe gitmişti. Babaanne bir köşede şişlerle çorap örüyor, Zeynep Gelin de yere oturmuş bir leğenin içine su koymuş, soyduğu patatesleri doğruyordu.”Yeter nine, bak sana ne diyeceğim! Nenem bak seninle dünür olalım. Benim bir deli oğlan var, şu Meliha kızla onu everelim.Bu çocukların da bir yuvası olsun ha, ne dersin Yeter ninem?”. Yeter nine “ Ben ne bilirim Hikmet usta,amcası var ona soralım. Deli Boran bizi konuşturmaz ki! Biz bir soralım sana haber veririz.” dedi.Meliha yan odadan bu sözleri duymuş yüreği kuş gibi çırpınmıştı. Hikmet Usta’nın sözleri onun için yeni bir umut kapısıydı, gözleri doldu. Hırçın Melihagözlerinden süzülen yaşlara engel olamamıştı. Öğle yemeğinden sonra çayını götürdü Hikmet Usta’nın. Çaydanlığı ve tepsideki bardakla şekeri yere bırakıp Hikmet Usta’nın ellerine sarıldı öpmek için. Hikmet Usta, neşeyle: “Meliha kız, daha baban olmadım, dur bakalım. Saçını severim yavrum, sen üzülme” dedi elini omzuna koyup.

Hikmet Usta oğlunun gönlüne bırakmadı işi, ne gerekiyorsa sorumluluğu aldı üzerine. Meliha’nın amcasına dünür gitti, evinin alt katındaki kiracıyı çıkardı. Yorgan, yatak, kap kacak, neyi ihtiyaç gördüyse, dayadı döşedi. İki ay içinde hazırlıklar tamamlandı, konu komşu davet edildi. Meliha sade bir düğünle evlendi. Adem de bu heyecana kapılmıştı.

Meliha, gün boyu o küçücük evi baştan sona temizliyor, çeşit çeşit yemekler yapıyor, bazen bir tepsiyle Hikmet Usta’ya da götürüyor; bazen de onu yemeğe aşağıya davet ediyordu. Başlangıçta Adem uyumluydu, evine vaktinde geliyor, çok içki içmiyordu. Fakat altı yedi ay sonra Adem yine o eski Adem olmuştu. Eve gece yarısı gelmeler, işe gitmemeler başladı. Meliha’ya karşı da çirkinleşti tavırları. Ağzını açsa üzerine yürümeler, küfürler… Evi küçüktü Meliha’nın ama daha da küçülmüştü sanki. Hikmet Usta birkaç kez uyardı Adem’i, evden atmakla da tehdit etti; yanına oturup nasihatler de verdi. “ Yurduna yuvana sahip çık, şu kızcağızın kıymetini bil.” de dedi. Adem değişti, çok değişti; lakin aksi yönde…

Meliha, şaşkın ve çaresizdi. Komşu hanımlar ne tavsiye ederlerse yapıyordu; sofralar kuruyorduAdem’e “ Gel evde iç” diyor, hiç suratını asmıyordu. Evin eksiklerinden söz etmiyor, gerekirse Hikmet Usta’dan yardım istiyordu. Komşu hanımlar bir de “ Çocuk… çocuk değiştirir, evine bağlar erkeği!” diyorlardı ama Meliha bu konuda susuyor, açıkçası korkuyordu. Anasız babasız olmak ne demek, onun bunun yanında yaşamak ne demek biliyordu. Adem’le geleceği var mıydı ki bir de çocuk doğursun.

Bir sabah uyandığında mide bulantısıyla koştu banyoya… Acı bir su idi midesinden gelen. “Üşüttüm herhalde” dedi aldırmadı. O hafta bunu her sabah yaşadı, Zeynep Gelini hatırladı, yüreğine bir korku düştü. Komşusu Hüsne teyzeye koştu, durumunu anlattı. Hüsne teyze yüzüne yayılan gülümsemeyle “ Gözün aydın kızım, hayırlı evlat olur inşallah” dedi. Meliha evine döndü karmakarışık, sevinsin mi üzülsün mü bilemedi. İçinde bir can büyüyor, bundan garip bir heyecan duyuyor; bir yandan daçok korkuyordu Adem’le çocuk büyütmekten. Adem canı isterse işe gidiyor canı istemezse gitmiyor; çoğu zaman zil zurna sarhoş geziyordu. Hikmet Usta’nın yaşı ilerliyordu daha ne kadar çalışıp destek olabilirdi ki…Bütün kötü düşünceleri savmak istercesine salladı başını, cesaret verdi kendine. “ Her şey iyi olacak!” dedi. Kalktı üstüne beğendiği kıyafetlerini giydi, gözlerine sürme çekti; sofrayı kurdu. Dün geceden kalan yarım şişe rakıyı da koydu sürahinin yanına.Bekledi…Bekledi…

Gece yarısı kapının dövüldüğünü duydu, uyuya kaldığı divandan kalkıp kapıyı açtı. Açar açmaz yüzüne atılan sert tokatla yere düştü. Adem kapıyı çalmış dışarıda bekletildiği için çok sinirlenmişti. Yere düşen Meliha’ya bir de tekme savurdu. Meliha iki büklüm orada kalakaldı. Ne kadar ağladı, orada ne kadar kaldı hatırlamıyordu. Uyandığında yerde yatıyordu. Dudağı patlamış, yüzü, bacağı morarmıştı. Yavaş yavaş doğruldu, Adem kıyafetini değiştirmeden divanın üstüne yüzü koyun yatmıştı. Gözlerini odanın içinde gezdirdi. Pencereden içeri süzülen gün ışığı Meliha’nın içine düştüğü dünyayı aydınlatamadı. Kalktı, terlikleri ayağına geçirdi. Kapıyı çekerken arkasına bakmadı, yürüdü, yürüdü. Ayakları onu amcasının evine götürdü. Kapıyı ona Zeynep Gelin açtı, yüzünü görür görmez “ Ay!!!” dedi ve bir adım geri çekildi.  Amcası işe gitmiş, çocuklar, babaanneleriyleyer sofrasında kahvaltı ediyorlardı. Babaannesi Meliha’nın yüzünü görünce hiçbir şey demedi, gözleri doldu; gözyaşları süzülmeye başladı. Zeynep Gelin “Meliha sofraya buyur “ dedi kısık bir sesle. Meliha:

-Ben içerde biraz yatacağım, dedi. Yan odaya geçip divanın üzerine kıvrıldı. Uyandığında üzerinde babaannesinin devetüyü renginde şalı vardı. Kalkmadı, gözleri kapalıydı ama zihni apaçıktı. Bir film şeridinin parçaları gibi, çocukluğu, evi, Adem, dün gece gözlerinin önünde canlanıyordu. İçerden Zeynep Gelinin çocuklara söylediği sözler duyuluyordu: “Ayşe gel, yemeğini bitir… Dökme kızım ekmeği yere… Aç ağzını, ham yap, hadi.”

Ben ne yapacağım, bu çocuğu Adem’le de büyütemem, amcamlara da dönemem. “Çocuğunu at da gel” derler anam gibi, beni de bir başkasına verirler. Benim çocuğum da rezil rüsva olur benim gibi… Adem’le kalırsam evladıma verecek bir lokma ekmeğim de olmayacak, dedi içinden kara gözlerinden sicim gibi yaşlar dökerek… Başı zonkluyordu, ne yandan baksa çare bulamıyordu. Bir kıpırtı hissetti sırtında … Döndü. Canan’dı. Canan, Meliha’nın evlenmeden önceki en keyifli uğraşıydı. Onunla oyun oynar; saçlarını örer, bağlar, atkuyruğu yapar; onu dizlerine yatırır, sallar; ninnilerle uyuturdu. Doğruldu omuzlarından tutup kucağına aldı, bağrına bastırıp, yanaklarından öptü. “Benim canım, Canan’ım gelmiş” dedi. “Anne olmak ne güzel bir şey…ama…” dedi, yeniden sarıldı Canan’a… Sonra yere bıraktı onu “ Hadi annene git Canan.” dedi.Çocuk şaşkın, kapıya doğru yürümeye başladı. Meliha:

-Canan, dedi.

Canan arkasını döndü:

-Hadi başbaş, dedi ellerini sallayarak.Canan elini salladı bay bay yaparak. Sonra odadan çıktı. Meliha divanda gözlerini yere dikip epeyce bu vaziyette oturdu. Sonra kalktı babaannesinin şalını katladı divanın üstüne bıraktı. Odadan çıktı. Zeynep Gelin akşam yemeği hazırlıklarına başlamıştı. Malzemeyi yine çocukların yanına getirmiş, bir yandan onları gözetiyor bir yandan da patlıcan soyuyordu. Meliha kapıya yöneldi. Zeynep Gelin:

-Nereye gidiyorsun bu akşam vakti, dedi. Meliha bir şey söylemedi.Zeynep Gelin

-Sana yemek hazırlayayım, dedi. Meliha bir şey söylemeden çıktı.

Dere kenarında yürümeye başladı…

…

Zeynep Gelin hava kararıp Meliha eve dönmeyince kendini huzursuz hissetti. Meliha’nın amcası eve gelir gelmez ona haber verdi:

-Meliha ile kocası kavga etmişler herhalde. Sabah bize geldi;yüzü morarmış…Bir şey yemedi, içerde yattı. Akşamüstü de evden çıktı, dedi.

- Evine gitmiştir, dedi amcası.

Zeynep Gelin:

- Hâli hâl değildi, bir garipti, dedi.

-O ayyaşa ben yarın hesabını sorarım, dedi amcası başını kaldırmadan. Akşam yemeğinden sonra biraz pikap çaldılar. Neşet Ertaş’tan “Zahidem kurbanım, n’olacak halım…”, Safiye Ayla’dan “Sarı kurdelem sarı…”. Babaanne divana uzanmış uyukluyor, Zeynep Gelin yerde ayağında çocuk uyutuyor, Meliha’nın amcası plakları karıştırıyordu. Gaz lambasının loş ışığında her birinin gölgesi duvara kocaman aksediyordu. Zeynep Gelin uyuyan çocuğu ayaklarının üzerinden çekip kucağına aldı, kalkıp babaannesinin yanına koydu. Çocuklara yer yatağı yapmak için öteki odaya geçti. Bu sırada kapı çalındı. Babaanne yerinden doğruldu, oğlu gidip kapıyı açtı. Gelen Hikmet Usta’ydı:

- Hayırlı geceler cümleten, dedi içeri girerken. “Bizim oğlan bir eşeklik etmiş, haddini bildirdim ama gözüme uyku girmedi Meliha kızımı almaya geldim” dedi. Babaanne telaşla:

-Bizde yok ki… Akşamüzeri evden çıktı, biz de evine gitti sandık, dedi. Zeynep Gelin elinde küçük çocuk döşeğiyle geldi yanlarına. Bir köşeye bırakıp Hikmet Usta’ya:

- Akşama kadar aç yattı, yemek hazırlayayım dedim, hazırlatmadı; çıkarken iyi görünmüyordu, dedi. Babaanne:

- Komşulara bir sor hele Zeynep, dedi. Zeynep, komşulara da sordu, en son Asiye Hanım’ın onu dere boyunca yürürken gördüğünü de söyledi. Babaanne sanki bir gerçeği görmüş gibi “ Vay yavrum… vay yavrum” diyerek dizlerine vurarak ağlamaya başladı. Hikmet Usta’nın “Dur hele Yeter nine”, oğluyla gelininin “ Yapma ana” sözleri durduramadı Yeter ninenin ağıtlarını. Hikmet Usta ve amcası komşulardan tedarik ettikleri gaz lambalarıyla dolaştılar dere boyunda, bir şey bulamadılar. Mahalle sakinlerinin hepsinin haberi oldu Meliha’nın kayıp olduğundan. Birer ikişer gelmeye başladılar Meliha’nın amcasının evine. Öğleye doğru mahallenin gençlerinden biri mavi bir naylon terlikle çaldı kapılarını: “ Bu Meliha ablanın terliği mi, köprüye yakın bir yerde buldum” dedi. Zeynep Gelin terliğe baktı, yutkundu; gözleri doldu, ılık gözyaşları yanağından süzülmeye başladı.