Adnan Şenel

 

BAHAEDDİN ÖZKİŞİ’Yİ TEKRAR HATIRLAMAK VE OKUMAK…

Bahaeddin Özkişi (1928-1975) bugünkü genç kuşakların maalesef ki pek ismini duymadığı, tanımadığı ve okumadığı önemli bir kalemdir. Bunun sebebi belki geride çok fazla eser bırakmamış olması ve yazdıklarının da bugünlere tanıtım ve tavsiye yoluyla taşınmaması olabilir. Bununla birlikte, “78 kuşağı” diyebileceğimiz ve bugün orta yaş diliminde bulunan çok sayıda insanın Özkişi’yi bildiğini ve eserlerini okuduğunu tahmin ediyorum. Bilhassa, O’nun “Köse Kadı”* romanını, o kuşağa mensup olup da okumamış olanı çok azdır.  Bu kitabın devamı olan “Uçtaki Adam”** da hakeza, büyük bir alakaya mazhar olmuş; okuyanların, okumamış olanlara en başta tavsiye ettiği kitaplar arasında yerini almıştır. Özkişi’nin üç romanından sonuncusu olan “Sokakta”*** da, ilk ikisi kadar tanınmıyor olmasa da yine büyük beğeni ve takdir kazanmış bir eserdir. Yazarın birbirinden güzel hikâyeleri ise “Bir Çınar Vardı” ve “Göç Zamanı” adlı kitaplarda toplanmış; kısa fakat vurucu hikâyeleriyle dikkatleri çekmiştir.

75 yılının Kasım ayında vefat eden bu değerli yazarı, aradan geçen 40 yıl sonrasında tekrar anmak, hatırlamak ve yazdığı üç güzel romanı, okumamış olanlara tanıtmak ve tavsiye etmek adına, bu yazıya başlamadan önce, o romanları kitaplığımdan çıkarıp bir kez daha aynı şevk ve keyifle okudum. Ve anladım ki, bu eserler bugün dahi güzelliğinden, çarpıcılığından ve tesirinden hiçbir şey kaybetmemiş. Aksine, özellikle son yıllarda tarihi romanlara duyulan ilgiye bağlı olarak, “Köse Kadı” ile “Uçtaki Adam”ın bu alanda önemli bir boşluğu dolduracağı kesindir. Aynı şekilde, 45 yıl önce yazılmış olmasına rağmen, içindeki mesajlar ve tespitler bakımından “Sokakta” romanının da bugün tekrar mutlaka okunması gerektiğine inanıyorum.

...

***

KÖSE KADI, yazarın ilk baskısı 1974’te yapılan ve adından en çok söz ettiren romanıdır. Birkaç istisna dışında, o güne kadar pek de gelişmemiş ve ürün verilmemiş “tarihî roman” türünün kayda değer örneklerinden biri sayılan “Köse Kadı”, XVI. yüzyılın ikinci yarısında, Sultan Selim Hanın şehzadeliği sırasında, serhat boylarında yaşanan olayları konu edinir. İstolni-Belgrad merkezli olaylar silsilesi içinde, en uçtaki Macaristan bölgesinde, Türk beğlerinin, akıncılarının, erenlerinin Devleti Ebed Müddet,  Devlet-i Ali adına yaptıkları mücadeleler, kahramanlıklar, fedakârlıklar anlatılır. Rumeli fütuhatının da, Macaristan’a kadar uzanan Türk hâkimiyetinin de bir nevi “arka plan”ındaki dinamiklerini ortaya koymayı amaçlayan romanda, bilhassa “istihbarat”ın, bir devlet ve ordu açısından ne denli önemli olduğunun altı çizilir.

Roman, başkahramanı olan yaşlı Köse Kadı’nın organizasyonu ve yönlendirmesi altında yürütülen istihbarat faaliyetlerinin, -sadece o dönemde değil, ondan önceki dönemlerde de- elde edilen zaferlerde ve başarılarda ne kadar önemli olduğunu, kurgu diliyle de olsa, gözler önüne seriyor. Düşmanın ne zaman, nerede, ne yapacağına ilişkin, önceden elde edilen bilgiler doğrultusunda hareket eden Köse Kadı ve emrindekiler, böylece hem düşmanın oyunlarını ve planlarını boşa çıkarırlar hem de serhat topraklarındaki müessiriyetlerini artırırlar. 

“Haber alma” ve “bilgi toplama”, eğer karşınızda mücadele etmeniz gereken bir düşman var ise, başarının olmazsa olmaz şartlarından biridir. Düşmanınız ya da rakibiniz hakkında, onun hangi amaçlar, emeller içinde olduğu, ne gibi planlar hazırladığı yönünde ne kadar bilgi sahibi olursanız, atacağınız adımları ve alacağınız tedbirleri de o ölçüde bilirsiniz. Böylece, düşmanınızdan bir adım önde olur ve mücadeleyi kazanırsınız. Köse Kadı ve ona sadakatle bağlı adamları, Macaristan’da, işte bu istihbarat vazifesini yerine getirirler; hem de hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak... Ne ölüm, ne işkence, ne başka insanî sıkıntılar onları kutlu davalarından ve vazifelerinden alıkoyar. Mademki o kutlu dava, gidilen, fethedilen her yere Allah’ın adı, Türk’ün bayrağı eşliğinde adalet ve nizâm götürmektir; öyleyse bu yolda göz kırpmadan ve tereddüt etmeden ölüme de gidilir, işkenceler de göze alınır.

***

UÇTAKİ ADAM, ilk baskısı 1975’te yapılan ve “Köse Kadı”nın devamı olarak yazılan, yazarın ikinci romanıdır. “Uçtaki Adam” ilkinin bittiği yerden başlar. İlk romanın sonu, Köse Kadı’nın Hac yolculuğuna çıkmak arzusuyla kaleden kayboluşuyla biter. “Uçtaki Adam”, Köse Kadı’nın yetiştirdiği Paşaoğlu’nun İstolni-Belgrad’a gelmesiyle başlar. Görev, kesintiye uğramaksızın devam edecektir. İlk romandaki karakterlere (Şeyh Necmeddin Bey, Ali Bey, Kont Gall Adam, Arşidük Karoli), ikinci romanda, Ahmet, Murat (Marat) Bey, Martalı Matyas, Tamas gibi karakterler eşlik eder.

Birbirinin devamı ve tamamlayıcısı olan her iki romanda bilhassa vurgulanan ortak nokta, Türklerin ve Macarların esasında aynı soydan geldikleri ve tarih içinde, çeşitli sebeplerle ayrı düştükleridir. Bir taraftan, birbirlerine birçok bakımdan benzeyen bu iki halktan Türk olanının “Macar kardeşine” karşı duyduğu yakınlık ve onu, baş düşmanı olan Avusturya’dan korumaya matuf siyaseti vardır; öte taraftan da Macarların, Osmanlı idaresi altında olmaktan duydukları memnuniyet ve fakat aynı zamanda “bağımsız” ve “hür” bir Macaristan olma ülküsü vardır. Bu ülküye de yine Türklerin kanatları altında ulaşacaklarının şuuruyla hareket eden Macarları, romanda Kont Gall Adam (ki, annesi Türk’tür) temsil eder.

Uçlara, serhatlara adalet, nizâm ve barış götüren Osmanlı’nın buralardaki düşmanı tek değildir ve bu düşmanları Türk’e karşı birleştiren ve harekete geçiren Haçlı ruhudur. Kiliselerin etkinliği söz konusudur. Türkleri savaş meydanlarında yenemeyen kilise ileri gelenlerinin “Onları ancak para, kadın ve içkiyle içten çökertiriz” stratejisiyle geliştirdikleri planlar, sergiledikleri entrikalar, yine Köse Kadı ve daha sonra onun yetiştirdiği kahramanlarca bertaraf edilmeye çalışılır.

“Köse Kadı” ve “Uçtaki Adam” romanları, her ne kadar birer kurgu ürünü olsalar da, gerek karakterlerin davranışları, gerek olayların tarihî gerçeklikleri yansıtması ve gerekse serhatlarda izlenen siyasetin özünü vermesi itibariyle, bir nevi başvuru kaynağı özelliği taşıyorlar. Osmanlı niçin altı asır ayakta kaldı ve üç kıtaya hükmetti; gittiği her yerde nizâmı ve barışı nasıl tesis etti sorularının cevaplarını, Özkişi’nin bu iki romanında kolayca ve etkileyici şekilde bulabiliyorsunuz. Bu sebeple, çocuklarımızın, gençlerimizin ve hatta yetişkinlerimizin tarihimizin en azından bir bölümünü daha iyi anlaması açısından, Özkişi’nin bu eserlerini hep gündemde tutmak ve okunmalarını sağlamak gerektiğine inanıyorum.

***

SOKAKTA, ilk baskısı 1975’te yapılmış olup, Özkişi’nin fikrî donanımını ve dünya görüşünü anlamamızı sağlayan romanıdır. Mütevazı ve çelebi bir şahsiyet olan Özkişi’nin çok okuduğu, incelemeler yaptığı; okuduklarını anlamak ve özümsemekle kalmayıp bunlardan yola çıkarak bir hayat ve toplum felsefesi geliştirdiği, yazdığı bu romanda kendini en açık şekilde ortaya koyuyor.

Adında olduğu gibi, romanın konusu bir “sokak” ekseninde geçiyor. Klasik bir “cinayet” ve “dedektiflik” hikâyesi vardır bu romanda. Annesini öldürdüğünü iddia edilen bir zanlı ile o zanlının yakın arkadaşı Komiser ve bir “deli doktoru”dur romanın başlıca kahramanları. Cinayeti araştıran Komiser, nihayetinde arkadaşının suçsuzluğunu ortaya çıkarır; kötü adamlar cezasını bulur.

Tabii ki, içinde basit ve alelâde bir cinayet vakası ve bunu çözmeye çalışan bir dedektiflik konusu varmış gibi görünmekle birlikte, “Sokakta” romanı, bu “basitliğin” ötesinde, derin sosyal, psikolojik ve sosyolojik tahlil ve gözlemler içeriyor. Konunun merkezindeki “sokak”tır aslolan ve bu sokağın temsil ettiği değerler toplamıdır dikkat çekilmek istenen.

Evliyası, mescidi, türbesi ve eskilerden kalma konaklarıyla bu “sokak”, aslında, bütün hızıyla ve gücüyle üzerine gelen ve onu yok etmek isteyen modern, çağdaş, teknolojik ilerlemenin önünde durmaya çalışan bir mahalleyi, bir şehri, bir ülkeyi temsil etmektedir. Kökünden, mazisinden ve maddî-manevî değerlerinden koparılmak istenen bir toplumun, bir milletin izdüşümüdür o sokak. Batı’nın materyalist-ruhsuz değerlerinin ve kültürünün olanca hızıyla sökün ettiği ve bu “çağdaş” değerlerin birtakım dayatmalarla kabul ettirilmeye çalışıldığı bir dönemde, her şeye rağmen evliyası, mescidi ve türbesiyle bu “değişime” direnen o sokağın ve o sokakta yetişenlerin o sokağı korumak için “nöbet” tutan inanmış insanların hikâyesini anlatıyor “Sokakta” romanı…

Özkişi’nin hem kendi ülkesini çok iyi tanıması ve bilmesi, hem de Avrupa’yı çok iyi gözlemlemesi neticesinde, her iki toplumu (Doğu-Batı) gerçekçi şekilde mukayese eden, tahlile tabi tutan ve sonrasında çarpıcı tespitler ortaya koyan bir romanla tanışmış oluyoruz. Tabii ki, Özkişi bize böyle bir sunumu, felsefeden psikolojiye, sosyolojiden tasavvufa, fizikten metafiziğe, derinden vakıf olduğu konular eşliğinde yapıyor ve böylece biz tıpkı Peyami Safa’nın romanlarında olduğu gibi, hem bilgileniyor hem de akıcı üslup ve kelime zenginliği içinde roman okumanın lezzetini tadıyoruz.

***

Değerli yazar ve şahsiyet Bahaeddin Özkişi’yi tekrar rahmetle anıyor ve onu tanımak ve tanıtmak, okumak ve okutmak adına bu güzel romanlarının her daim gündemimizde olmasını temenni ediyorum.

* Köse Kadı, Ötüken Yay., 2014, İst.

** Uçtaki Adam, Ötüken Yay., 2014, İst.

*** Sokaktaki Adam, Ötüken Yay., 2014, İst.

 

***

Bu yazı, Türk Yurdu Dergisi'nin Kasım 2014 - 327. sayısında çıkmıştır...