Berrin Müzeyyen Alpay

  

ASYA’NIN KIZLARI

Londra’nın en büyük meydanlarından birinde, mahşerî bir kalabalığın ortasındayım. Dünyadaki her bir ülkeyi temsilen sadece bir insanın numune olarak özellikle bu meydana getirildiği izlenimi uyandıran insan seli içinde birbirine benzeyen iki kişiye rastlamak mümkün değil. Rengârenk tenler, birbirinden farklı ifadeler taşıyan çehreler, gelenekselden moderne uzanan geniş bir yelpazede giyim kuşamlarla başım dönüyor ve bin bir çeşit lisan kulaklarımda çınlıyor.

Bu keşmekeş kalabalığın içinde her şeye rağmen beni kuşatan ama tam olarak seçemediğim bir duygunun varlığını hissediyorum. Sakin bir mekâna sığınmak yerine her sabah beni cezbeden ışığın kaynağını bulmak üzere yeniden yollara düşüyorum. Bu şehirde varlık ve yokluk arasında, yabancı bir gözün görüş alanına asla giremeyecek, hayal meyal dalgalanan bana doğru yönelmiş, gölgeler hissediyorum. Bana yakın, benden birer parça, sıcacık gölgeler…

Mahşerin en derin noktalarında buluşan bakışlarımız birbirini tamamlayan logo parçaları gibi bütünleşiyor. Damarlarımda dolaşan Asyalı kanım kendine en yakın olanı en uzak yerlerden çekip bana getiriyor. Sokulgan, sıcakkanlı, sevecen Asya’nın kızları burada yanımdalar. Varlıklarının bana verdiği huzur kadar içinde yaşadıkları yokluk benliğimi yaralıyor. Bence onlar, güneşten uzakta yaşayan güneşin kızları… Hiç de hak etmedikleri halde ikinci ya da bilmem kaçıncı sınıf hissedenlere mahsus asil, kırgın ama kabullenmiş bir duruşları var…

Çoğu, ülkesinde çıkan bir iç ya da dış savaştan, fakirlikten, diktatoryanın baskısından kaçıp buralara gelmiş olmalı. Kendisine her yönüyle yabancı olan bir coğrafyayı bu denli kabullenmiş olmak için geride bıraktığı her şeyin insana unutulmaz acılar yaşatması gerekir diye düşünüyorum. Kendi kısa süreli gelişimi onların kaçışlarıyla kıyaslıyorum. Evimin kokusunu, evimdeki en değersiz eşyalarımı, şehrimin en soğuk günlerini, ülkemin hep eleştirdiğim yetersizliklerini bile özlediğimi hissediyorum. Onların belki de hiç dönemeyecekleri terkedilmiş evleri, sevdikleri ama yanlarına bile alamadıkları eşyaları, ülkelerinde bir daha yaşayamayacakları ve geride bıraktıkları anıları için hüzünleniyorum. Benim düşündüğümün aksine kendi istekleriyle ve normal yollardan buraya gelmiş olabilecekleri ihtimaliyle kendimi rahatlatmak istiyorum. Emin olmak için de gördüğüm her Asyalı kadının hayatını kendimce gözlemlemeye başlıyorum.

Belediyelere ait, yeterli ısı ve ses yalıtımı olmayan sosyal konutlarda, üç dört çocuklarıyla iki odaya sığmaya çalışıyorlar. Rahat bir nefes almayı ümit ederek dünyanın en pahalı şehrinde kazandıkları paranın yarısını kiraya verip geri kalanıyla kıt kanaat geçiniyorlar. Şikâyet etmiyor, geriye dönmeye ya da geleceğe dair hayaller kurmuyorlar. Ten ve dil uyumunu yakaladıkları herkesle neredeyse akrabalık bağı kuruyorlar. Böylece doğdukları toprakların aksine güneş görmeyen bu ülkede kendi öz ışıklarını kaybetmeme kavgası veriyorlar.

Bakışları içten, sabırları, metanetleri derin. Sevgileri, sıcaklıkları, temas ettikleri yüreklerde bıraktıkları iz kadar kalıcı. Asya’nın bozkırları kadar geniş yüreklerine Avrupa’nın karışık, kalabalık, gürültülü coğrafyasını sığdırmışlar. Anavatanlarının iklimi gibi katî ve kırılgan karakterlerine büyük çabalar sonucu tekdüze, ifadesiz mimikler yerleştirmişler. Uymuş mu dersiniz?

Kimi korku kimi özenerek girdiği Avrupalı olma yolunda önce Asyalı aksanları onları ele veriyor. Doğunun kızı,  bozkırın sert rüzgârları ve yakıcı güneşiyle kavrulmuş teni, teninin kokusuyla hiç benzemiyor batılı kadına. Hızması, kınası, halhalı, şalı, örtüsü, elbisesinin kumaşı, renkleriyle henüz terk edemediği Asya kapısında Avrupa’nın kendisini kucaklayacağı günü bekliyor gibi birçoğu. Kendileri olamasa da kızlarının Avrupalı olacağından emin; yarı Asyalı yarı Avrupalı olmuşlar…

Asya’nın Kızları; dünyanın en modern şehrinde, doğrusu hiç kimsenin umursamadığı, kültürler arasında sıkışıp kalmış, hayal meyal yaşamlarını sürdürüyor. Çinlisi, Arabı, Türkü ve Acemiyle her iki kıtaya da güneş kadar yakın ve güneş kadar uzaklar. Sessiz ve içli bir silüet gibi kalabalıklar içinde kimsesiz yaşayıp gidiyorlar.

Hikâyelerinin sonunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim, Asya’nın Avrupa’da yaşayan gündüz yüzlü, gün bakışlı, kara gözlü kızları hayatımdan tatlı bir meltem gibi esip geçtiler. Sanki bedenimin yabancı bir ülkede bıraktığım parçalarıymış gibi yüreğimde buruk izleri kaldı.

Siz ne dersiniz bilemiyorum ama gördüğüm kadarıyla bu coğrafya bu bedene uymamış. Avrupa Asya’nın geniş gönüllü kızlarına dar, hem de çok dar gelmiş…

24.10.2013