Berrin Müzeyyen Alpay

  

DİMAĞ TADI                                                                              

Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler hayatımızda köklü değişikliklere sebep olabilir mi?

Böyle bir soruyla karşılaşan herkesin cevabı, esere  bakış açısına göre değişecektir.

İnsanlar; muhtemelen kendi hayatlarından, duygularından  kesitler bulabildiği her kitabı, filmi, şarkıyı, şiiri diğerlerinden daha çok benimser. Nasıl ki; eserler oluşturulurken insan hayatından etkilenirse, insanların da eserlerden etkilenmesi o derece olağandır.

Hepimiz dinlediğimiz bir şarkıdan sonra hüzünlenir, şiirle coşarız. İzlediğimiz filmin, okuduğumuz romanın kahramanlarının görünüşlerinden ve iç dünyalarından etkileniriz. Bu etki altındayken de farkında olarak ya da olmayarak hayatımızda küçük değişiklikler yaparız.

Hangi tür eserlerin insan hayatı üzerinde daha etkili olduğu sorulacak olsa, benim cevabım: kitaplar olurdu. Kitapların zihinde bıraktığı hazzı bir filmden, şarkıdan ya da şiirden almak çoğu zaman mümkün olmaz. Bazen bir kitabı okuduktan sonra filmini de izlemek isteriz. Filmin bize sunduğu görsel şölen bir türlü kitaptan aldığımız tadı vermez, senaryoda bir şeylerin eksik kaldığı   hissini uyandırır. Çünkü, bir filmden sadece film tadı alırken, iyi yazılmış bir kitap bize hem kitap okumanın hem de kaliteli bir film izlemenin zevkini bir arada yaşatır.

Damak tadı için gösterilen itinanın çok daha fazlasıyla dimağ tadı için gösterilmesi gerekmez mi ? Sevdiğimiz bir yemeği; baharatın rayihasını bütün hücrelerimizde hissederek yavaş yavaş, hiç acele etmeden, verilen emeğe ve alınan lezzete hürmet ederek nasıl yemek gerekirse, kitapları da aynı özenle, kelime kelime duyumsayarak okumalıyız. Biri nasıl ki damak zevkimize hitap ediyorsa diğeri de o oranda ruh ve zihin  zevkimize; başka bir deyişle dimağ zevkimize hitap ediyor.

Bütün bu düşünceler benim gibi tasvir ve metafor seven okuyucular için geçerlidir belki de. Örneğin; Dostoyevsky'nin tasvirlerini; renkleri görerek, kokuları hissederek sindire sindire okumalı, sosyal kaygılarla işlediği cinayetin suç olup olmadığı hakkındaki ikilemi kahramanla birlikte yaşamalısınız. Kitabın en can alıcı satırlarını okurken kapı vurulsa, birinin bu cinayeti sizin işlediğinizden şüphelenip takip edildiğiniz endişesiyle ürpermelisiniz.

Cengiz Aytmatov'un  romanlarındaki güçlü betimlemeler de tıpkı Dostoyevsky'de olduğu gibi okuyucuyu içine çeker. Bu nedenle olmalı ki Aytmatov'un iki eserini ard arda okuyamaz insan. Her bir eseri okuyup bitirdiğinizde; satırlar sona ermiş olsa da, eserin etkisinin sona ermesi en az bir kaç gününüzü alacaktır. Beyaz Gemi'de babasını beklerken suya girip boğulan çocuk da sizsiniz, Toprak Ana'da evlatlarının mutluluğuna kendini adamış, acının timsali, yalnızlığında kaybolan Tolunay Ana da siz olursunuz...

 Benzer şekilde, Dava'yı okurken haksız ve nedensiz yere,  yargılanmadan mahkum edilen ve suçunu bile öğrenemeden, infaz edilen Joseph K. olabilir, Metamorfoz'u okurken Kafka'nın metaforunda kaybolabilirsiniz. Böyle bir kayboluş ise bir okuyucunun başına gelebilecek  en değerli okuma  kazasıdır bence.

Bir çok ünlü yazarın da kendi yarattıkları kahramanların karakterine büründüğünü hepimiz duymuşuzdur. Özellikle kadın yazarların kendi kahramanlarını özel hayatında yaşatmasının aile hayatında bazı olumsuzlukları beraberinde getirdiğini dinlemiştim. Bu nedenle onlara bir tür vefa borcumuz olduğunu düşünürüm. Türk aile yapısı ve gelenekleri göz önüne alındığı zaman, gerçekten de kadın yazarlarımızın ortaya koyduğu her eser için erkek yazarlara kıyasla iki kat daha fazla taktiri hak ettiklerine inanırım.

.

Satırlar arasında tasvir edilen gökkuşağının bütün renklerini görerek, yağmurda elbiselerimizin sırtımıza yapıştığını, nahoş ıslaklık hissini, nehrin serin suyuna daldırdığımız parmaklarımızın üşüdüğünü, rüzgarda salınan dalların fısıltısını duyarak, kaygının yıpratıcılığını, aşkın acısını, ölümün ıstırabını, yalnızlığın ağır boşluğunu duyarak okumalı.

İyi bir okuyucu, okudukça değişmeli, farklı insanlar olarak farklı zaman ve mekânlarda farklı hayatlar yaşayabilmeli. En kötüsünden en iyisine, en zayıfından en güçlüsüne her şeyi bulundurmalı hayatında. Zihnini ve ruhunu sayfalar  dolusu doyurmalı, onları satırların sakladığı hiç bir hazdan mahrum bırakmamalı.

Siz ne dersiniz bilemiyorum ama bana göre iyi okuyucular; iyi yazarların kendilerinden eserlerine sakladıkları parçaları , kendi hayatlarından birer parça olarak bulmayı başaran, yapbozu tamamlayarak değişen ve gelişen, dimağ zevkini besleyen insanlar olmalılar...