Berrin Müzeyyen Alpay

  

KULAKLARIN ÇINLASIN

“Kapın her çalındıkça “O mudur ?” diyeceksin.

  Beni kaybettin artık sen çok bekleyeceksin… “

Bedenim mi yoksa ruhum mu daha çok üşüyor karar veremeden Behiye Aksoy’un güzel sesi kulaklarımda çınlıyor. Ege sahilinde, Temmuz sıcağına rağmen Nisan serinliğini yaşatan denize nâzır bir çay bahçesinde, devasa çınar ağacının gölgesinde oturuyorum. Şalıma sımsıkı sarınıp sıcacık çay fincanımı avuçlarıma alarak üşüyen parmaklarımı ısıtmaya çalışıyorum. Beyaz köpüklerini hızla sahile atıştıran dalgaların deniz ve kumla dansını hayranlıkla seyre dalıyorum. Fonda Türk Sanat Müziği’nin doyumsuz eserlerinin çalındığı bir radyo programı var.

Hamiyet Yüceses’in su gibi şırıl şırıl sesi “Her mevsim içimden gelir geçersin.” ezgileriyle yankılanıyor.

Müziğin tatlı nağmesine kendimi kaptırıp bütün dikkatimi bir önceki şarkının güftesine veriyorum. Söylemek isteyip de bir türlü üslûbunca söyleyemediğim bana ait kelimelermiş gibi içime işliyor mısralar. Gayri ihtiyari ayrılık ve aşk acısıyla inleyiş beklediğim şarkının sözlerinde, aşk acısına rağmen bir meydan okuyuşun dillendirilmesi, son anda bir yangının içine düşmekten kurtulmuş gibi mutlu ediyor beni. İçimin en derinlerinde bir yerleri kanatmaya hazırlanırken sözlerdeki kararlılığın peşine takılıp aniden rahatlıyorum.

Müzeyyen Senar’ın muhteşem sesiyle düşüncelerim bölünüyor  “Kaç kere yemin ettim, kaç gönüle de girdim?”…

İnsan hayatı boyunca bu tür bir meydan okuyuşu kaç defa yaşar, ben kaç defa yaşadım? Kaç kez terk ettim kimi bir dostu, kimi bir duyguyu, kimi bir mekânı. Bir daha görmemek, düşünmemek, duymamak için kaç kez söz verdim.  “Bu defa son.” dediğim kaç karar verdim. Bunlardan kaç tanesinde karar kıldım ve kaç tanesinden gururumu yere serip geri döndüm. Ardından geceler boyu süren işkencelere katlanmak zorunda kaldım. Ne karmaşık iç hesaplaşmalar yaşadım. Vazgeçiş günlerinin sayıldığı, geçmek bilmeyen sancılı saatler geçirdim. Zamanın sarkacında akıl ve gönlün bitmek bilmeyen savaşına tanık oldum. Kendi kendime verdiğim sözü tutamamanın can yakıcılığını, mahcubiyetimin, kırılmış gururumun dayanılmaz ıstırabını çektim.  Nefsimin, kararlılığımı bozmak için oynadığı bin bir türlü oyuna rağmen, yine başaramadığımı başıma kalkan düzenbazlığıyla yüzleştim. Yanlış yaptığımı bildiğim halde kendi kendime boyun eğmenin güçlüğü karşısında depresif ruh hallerine büründüm. Aynalardan saklanıp, kendi yüzüme bakamadım. Kendimden kaçmak için girdiğim her sokağın yine kendime çıkmasıyla, ancak terk edemeyişleri yaşayanların çıkmazında kayboldum. Ruhumun alışılmadık debdebesinin ritmine ayak uydurmaya çalışmaktan yorgun zavallı bedenim; gergin, kararsız ve perişan düştü.

Sanat güneşimizin naif yorumu benim gibi kararsız gönüllere hitap ediyor. “Avuçlarımda hâlâ sıcaklığın, sıcaklığın var…”

Söylemek kadar uygulamanın kolay olmadığının bilincinde olduğumdan dinlediğim mısralardaki meydan okuyuşa duyarsız kalamıyorum. Bu mısraları yazan iradeye hayranlık duyuyorum. Kaç defa vazgeçer insan bir alışkanlıktan, kaç defa terk eder bir şehri, kaç defa ayrılır bir dosttan. Yapmak istemediğim halde tekrarladığım alışkanlıklarımdan kopmak neden bu kadar zor? Hafızamda acı hatıralarla yer etmiş bir şehri neden özlüyorum? Bende hiç var olmayı denememiş, sözleri ve tavırlarıyla beni incitmiş olan bir dostun neden hâlâ eksikliğini duyuyorum? Bu nasıl bir acizlik, nasıl bir kendine yetmezlik? Acılarım olmadan yaşayamaz mıyım? Onlarla yaşamanın onlarsız olmaktan daha fazla beni üzeceğini bildiğim halde neden kendi kendime ısrarla bu işkenceyi çektiriyorum? Ömrümü törpüleyen vesveselerimin çaresi yok mu? Yoksa ben söz ile iflah olmaz yarım akıllı biri miyim? Kendi kendime sorduğum bu sorularla geçmiş duygularımı yargılıyorum. Kendimle ve uygulayamadığım her bir kararımla acımasızca alay ediyorum. Bilmiyorum başka insanların da benim gibi kararsızlıklar içinde çırpınırken zekâ seviyesinden şüpheye düştüğü, kendisiyle alay ettiği olmuş mudur?

Kadife sesiyle Suat Sayın sanki benim yerime sesleniyor;

“Taç olsan başıma takmayacağım,

  Gözümde nur olsan bakmayacağım

  Yoluna adaklar yakmayacağım

  Tövbeler tövbesi. ”

Bana ait kaçınılmaz son kararımı verip ardımda bıraktıklarımdan dolayı en ufak bir vicdan azabı duymadan vazgeçip rahat bir nefes alabilmek ne iyi olurdu. Zamanla boş yere çekildiğini ve değmeyecek insanlar için döküldüğünü anlayacağım acıları henüz hiç çekilmeden, gözyaşlarımı hiç dökülmeden oldukları yerde bırakabilseydim keşke. İşte o zaman iradesine hayran kaldığım güçlü insanlardan biri olurdum. Güçlü olmakla giden olmak, vefasız olmakla kararlı olmak zihnimin terazisinde bir aşağı bir yukarı dengeyi bulmaya çalışırken Zekâi Tunca’nın berrak sesi yüreğimdeki gibi ürkek ezgilerle titriyor.

“Gözyaşımda saklısın ağlayamam ki…”

Dinliyor ve yine vazgeçiyorum. Bu defa kararlı ve güçlü olmaktan… Çünkü zaaflarını ve iç dünyasını çözdükçe gözümde küçülenler, çekilen acılara ve bir damla gözyaşına değmiyor. Fakat  benim için esas olan yaşadığım acıların ruhuma taktığı kanatlar… Mevlâna Hazretleri “Neyi arıyorsan osun sen” diyor. Aslında neyi aradığımı ben de bilmiyorum ama aradığım şeyin bedenime değil ruhuma hitap eden naif, güzel ve eşsiz bir şey olduğundan hiç şüphem yok. Zaten dünyada kaç kişi neyi aradığını bilmiş ve bulduğu kadarıyla mutluluğu yakalayabilmiş ki… İnsan bu, hep daha iyiyi hep daha güzeli arıyor elinde olmadan.

Belkıs Özener’in sesinin unutulmaz tınısı “Seni andım bu gece, kulakların çınlasın.” diye diye içimi acıtıyor…

Hamuru acı ve gözyaşı ile yoğrulmuş bir medeniyetin çocuğuyum ben. Hüznü sevmesem de özlerim. Aklımdan çok gönlüme tabi olduğumdan defalarca vazgeçer, terk eder, defalarca geri dönerim. Umudumu hiç yitirmem, ta ki kendimi anlatmaya çalıştığım yüreğin sevdaya renk körü olduğunu hissedene kadar. Karşımda sevginin her rengine kucak açmış, tutmaya değecek bir dost eli olmadığına inanıncaya kadar da beklerim.  Zamanımı boşa harcadığıma üzülmek yerine farklı dünyaların kapılarını aralayabildiğim için mutlu olmayı denerim. Hak etmediği kadar değer verip kendini vazgeçilmez sanmasına neden olduğum insanlar,  terk etmekten korktuğum şehirler; işte siz de birer birer silinip gidiyorsunuz hafızamdan.

Gönül Akkor’un sitemi “Söylemem derdimi, kimseye… “ diyerek rüzgâra karışıyor…

Artık kapılarımı yüreğimin çok derininde yer eden binlerce sızıyla kapatıyorum. Bayağı olandan ulvilik beklemekten vazgeçiyor, acizlikten yüceliğe köprü kuramayan her şeyi ve herkesi terk ediyorum. Gönlün kölesi olmuş akıl ve aklın kölesi olmuş gönülden sevdalarımı ayrıştırıyorum. Sevgiyi ve dostluğu vermek istediklerime değil almak isteyenlere sunulmak üzere sandukalar içine yerleştiriyorum. Necdet Tokatlıoğlu’nun sesinden; 

”Kaçıncı söz verişin, kaçıncı gelmeyişin,

  Gelme, gelme istemem artık.”

mısralarını dinlerken aralık bıraktığım kapılarımı bir daha açılmamak üzere hayatı görünenden ibaret zannedenlerin yüzüne kapatıyorum.

 Eşsiz yorumuyla “Ne birleştik ne ayrıldık biz senle.” diye sesleniyor Türk Müziğinin taş bebeği…

 Sevgili Dostlarım, kapılarımın kapanması sizi incitmesin,  sakın dışarıda kalmayın. Sevginin bütün renklerine açık gönüllerinizle girin içeriye. Yüreğimin rengârenk gökkuşağı sarsın sizi… Dışarıda kalanlar olacak elbette. Onlar gönül gözleri sevginin renklerinden kamaşan, yürekleri sınırsız ve karşılıksız dostlukları hiç tatmamış olanlar…

Siz onlar için endişelenmeyin, unutulmak onların kendi tercihi…

Radyoda koronun seslendirdiği şarkıya gülümseyerek eşlik ederken çay bahçesinden ayrılıyorum.

“Unutulmuş birer birer eski dostlar, eski dostlar…”