Ethem Göktürk

 

HARAM BOMBASI

      

Baharın gelişiyle yaylamız bizi çağırır, bütün kış yeşile hasret kalan keçi ve koyunlarımız, bir an önce, yeni umutlarla yeşeren bozkıra çıkmak isterdi.
Yayladaki komşulukların ayrı bir havası, güzel bir tadı vardır. Küçük paylaşımlarla mutlu olur yaylacılar. Öyle bir geçer ki zaman, kaşla göz arasında bahar yaza dönüşür, onca iş arasında güz çarçabuk geliverir.
Bozkırın yaylalarında gür ormanlar yerine, birbirine uzak seyrek ağaçlar vardır. Yakacak temin etmek zordur. Havalar soğuyup kırağı düşünce, ısınmak için genellikle kütük yakılır. Diğer odunlara göre daha dirençli olan kütük ateşinde neler pişmez ki? Sacayağında ekmek, çörek, cızlama... Kıdemli çaydanlıklar da onun üzerinde demler çayını. Közler arasında pişen patateslerin kabuklarını soyup iştahla yerken mideler bayram eder, içi ısınır insanın. Ekşi elmaların bile közleme yapıldığı olur.
Köy yerinde insanlar lakabıyla anılır.
Gerçek adım Mehmet olmasına rağmen kütük sökmedeki maharetimden dolayı, bana “Kütükçü” derlerdi. Kütük sökmek, kolay iş değildir. Hüner ister. Öncelikle kökler kurtulmalı toprağın kuşatmasından.
Sahibi belli olan elma, armut, ceviz gibi ağaçlar kütüklerinin sökülmesine ormancılar ses çıkarmazken; kimin avlusunda meşe ve gürgen kütüğü yakalanırsa, başı belaya girerdi. Orman mahkemesine gide gele ömrü tükenirdi biçarenin. Tedbir olarak meşe ve gürgen kütüklerini ilk önce yakar, takipten kurtulurduk. Yayla evinin avlusuna sığmayan kütükler dışarıda durur, yağmurda ıslanır, gün açar kururlardı.
Okulların açılmasına bir hafta kala yaylada tatlı bir dönüş heyecanı başlardı. O hafta, eşimle çocukları köye göndermiş yayla evinde tek başıma kalıyordum. Bir sabah kalktığımda, evin önündeki kütüklerden birinin eksildiğini anladım. Buralarda herhangi bir eşyanın kaybolması olur şey değildi. Kütük, kendiliğinden bir yere gidemezdi. Demek oluyordu ki birisi, benim kütüğe: “Kalk gidelim.” demişti. Kim yapmış olabilir, diye düşünürken üç gün sonra bir kütüğüm daha kayboldu. Oysa ben onu toprağın altından söküp eve getirebilmek için ne çok terlemiş, ne zahmetler çekmiştim.
Emin olmadan birilerini suçlayıp iftiracı durumuna düşmek istemiyordum. Ama bu emek hırsızını mutlaka bulacak ve yaptığının hesabını soracaktım. Geceler boyu nöbet tuttum. Uykusuz kaldığım gibi, bir tane daha gitmiş, götüreni yine yakalayamamıştım. Kütükler peş peşe kaybolurken bizim Alabaş, nereden geldiğini bilemediğim kemik parçalarıyla gününü gün ediyordu.
 Bir şeyler yapmalıydım.
 Dışarıdaki kütükleri avluya taşıdım. İçlerinden birinin tam orta yerine kalın bir burgu salarak barutla doldurdum. Ağzını kumaş parçalarıyla sıkıca kapatarak üstünü çamurla sıvadım. Tekrar avlunun dışına bıraktım. Sabah kalktığımda onun da yerinde yeller esiyordu. Kütüğüm çalındı diye nerdeyse zil takıp oynayacaktım.
O gece, yatsıdan sonra Radyo Tiyatrosu’nu dinlerken bir yandan da çayımı yudumluyordum. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bir oyun vardı. Cepheden bomba ve tüfek sesleri geliyordu. Radyodakinden daha güçlü bir patlama sesi duyunca dışarı fırladım. En yakın yayla komşum Cıbır Ali de dışarı çıkmış, korkusundan evine giremiyordu. Yanına vardım.
“Ali bir gürültü duydum, neyin nesiydi acaba?”
“Komşu hiç sorma, ben de anlayamadım.”
“Yakınlarda bir yere uçak düşmüş olmasın.”
“Yok, yahu! Uçak filan değil. Benim bacadan bir şey düştü galiba.”
“Ne düşmüş olabilir ki?”
“Bilemiyorum, patlama benim evde oldu.”
“Deme yahu! Ocakta ne vardı ki? Tencere veya çaydanlık öyle patlamaz.”
“Kütük yanıyordu.”
“Kütük” derken Cıbır Ali’nin yüzünün rengini görmek isterdim. Utanma izi var mıydı? Yüzü, az da olsa kızarmış mıydı? Karanlıkta seçemedim. Sesi titriyor, kelimeler boğazından zor çıkıyordu. Bana öyle geliyordu ki korku ve utancı birlikte yaşıyordu. Korkmuş olduğu her halinden belliydi. “Neyin nesiymiş, bir bakalım!” diyerek içeri girdik.
Kurduğum tuzağa safça yakalanan Cıbır Ali’nin, eşyaları darmadağın olmuş, barut kokusu evin her tarafına sinmişti. Pencerenin camları kırılmış, kap kacak, yerlerde geziyordu. Süt ve yoğurt kovaları devrilmiş, isli çaydanlık ocaklıkta yan yatıyordu. Parça parça olmuş gaz lambasından sızan koku barutunkine karışıyordu. Yatak yorgan toz toprak içindeydi.
“İyi ki yangın çıkmamış, haline şükretmelisin.” dedim.
Cıbır Ali, bir yandan dağılmış eşyaları toplamaya çalışırken bir yandan da : “Tüh! Vah!”deyip duruyordu.
“Ali, galiba ben, ne olduğunu anladım.”
“Ne olmuş?”
“Senin evde bomba patlamış.”
“Sen de şaka yapmaktan bir türlü vazgeçmeyeceksin yahu! Dalga geçilecek zaman mı şimdi?” diye bana diklenmeye kalktı.
“Şaka değil, gerçeği söylüyorum. Adım gibi eminim, senin ocaklığa bomba koymuşlar.”
Sesini yükseltip daha da asabileştirdi.
“Kütükçü, benden başka eve giren çıkan olmadı! Kim bomba koyacak, hem de ne bombasıymış bu?”
“Ali, bu senin askerde gördüğün bombalara benzemez! Buna: ‘Haram bombası’ derler. Yaktığın kütüğü nereden almıştın? Hatırla bakalım!” dedim.
Mızrak çuvala sığmıyordu. Ne diyebilirdi ki? Bilmezden geldi. Başını bir o yana, bir bu yana çevirerek durumu geçiştirmeye çalışıyordu.
Kardelenler baharı müjdelerken başlayan yayla komşuluğumuz, karın tekrar yağmasına birkaç gün kala kütük yüzünden zedelenmişti.
Cıbır Ali’yi, is pas içinde utancıyla baş başa bırakarak sabaha kadar deliksiz bir uyku çektim.