Ethem Göktürk

 

        METİNLERDE OKUYUCUYU YORAN UNSURLAR

      Metinlerde okuru yoran unsurlar kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.

·        Kurgu yetersizliği, okuyucuyu bıktıran unsurların başında gelmektedir. Kunabi, “Kurgu, yemeğin nasıl servis edileceğidir.” derken, Pichardson “Kurgu, içinde her çeşit meyveyi yüzdürebileceğiniz bir… kase değildir.” tespitinde bulunmaktadır. A.Ulvi Ural da kurguyu, “Neyi yazmak değil, neyi nasıl yazmaktır.” diye niteliyor. Matruşka bebekler gibi, kurgu içinde kurgu, yazar açısından içinden çıkılması zor olduğu gibi aynı zamanda okuru yorar.

·        Özellikle hikâye ve romanlarda okuyucuyu bıktırmak istemiyorsanız öncelikle sağlam bir “düğüm” atmalısınız. O düğümün peşine düşen okuyucu, sıkılmadan sayfalar dolusu yol gider.

·        Hikâyede olsun romanda olsun konuyu çözücü sinyaller veren başlıklar, ilk andan itibaren okuyucuyu metni okumaktan uzaklaştırabilir. Roman yazımında ara başlıkların açıklayıcı bir tarzda seçilmesi yazara kolaylık sağlayabilir; ancak kitaplaşırken ya numaralandırma yapılmalı ya da titizce konulmuş bölüm başlıkları bulunmalıdır.

·        Hal eki olup bitişik yazılması gereken –de ile dahi anlamına gelip ayrı yazılması gereken –de bağlacının yanlış yazımı; ki bağlacının ayrı yazılmaması, buna karşılık iyelik eki olan –ki’lerin bitişik yazılması gerekirken ayrı yazılması, “ile, ve” bağlaçlarının  “birlikte” zarfıyla yan yana kullanılmaları da okuru yorar. “Bununla beraber”, “bununla birlikte” zarflarının kullanımı, konuşma dilinde yaygın olsa da yazı dilinde hoş karşılanmamaktadır. Sözgelimi, “Menekşeleriyle birlikte yokuştan aşağı yürüyorlar.” cümlesinden menekşeler de adım atıyormuş gibi bir anlam çıkmaktadır. Cümle, “Ellerinde menekşeleriyle yokuştan iniyorlar.” şeklinde kurulsaydı, şüphesiz daha anlaşılır olurdu.

·        Virgülün diğer adı ayraçtır. Özellikle uzun cümlelerde okuyucuya nefes aldırabilmek için eş görevli kelime ve söz guruplarının arasına konulur. Sıralı cümleleri birbirinden ayırmaya yarar: “Bir varmış, bir yokmuş. Umduk, bekledik, düşündük.” Cümlelerinde olduğu gibi. Virgülü koyup ayırdıktan sonra “ve, ama, ile, ki, v.b” bağlaçlarını, bir de “birlikte” zarfını kullanırsanız veya bu bağlaçlardan sonra virgül kullanırsanız cümle sıkıntıya girmez mi? “Mademki, halbuki, oysaki, çünkü, sanki” sözcüklerindeki “ki” ler bağlaç olmasına rağmen kalıplaştığı için bitişik yazılırlar.

·        İkilemeler arasına (-) çekerseniz okur yorulur. Üç dört, eş dost, ana baba, er geç, düşe kalka, deste deste,   abur cubur,  abuk sabuk, ıvır zıvır, eften püften, kem küm, eciş bücüş, mırın kırın, boy pos, yırtık pırtık, eski püskü, eğri büğrü, ufak tefek, az buz… gibi ikilemelerin arasına tire koymak gerekmez.

·        Yan yana kullanılan eş anlamlı kelimeler veya söz grupları da okuyanı bıktırır. “Fakir ve yoksul halkı daha fazla ezdirmeyeceğiz”, “Üzüntü ve kederden yatağa düştü.” cümlelerinde olduğu gibi.

·        Bir sayfada aynı kelimenin veya söz gruplarının sıkça kullanılması, benzer olayların metin boyunca tekrar edilmesi de bıktırıcıdır. Arka arkaya kurulan cümlelerde kelime tekrarına düşülmemelidir.  “Sonra her şeyi balkondan atmayı düşündü. Şu lanetli kutuyu, masayı, kuş ölüsünü… Sonra vazgeçti. Belki, sonra yeniden…” Cümlelerinin sıralanmasında olduğu gibi farkına varılmayan tekrarlar metni sevimsizleştirir. Tek sayfada tam on bir kez “kapı” kelimesi geçiyorsa, bu metindeki “kapı” enflasyonunun göstergesidir. Ardışık cümlelerde aynı kelimenin kullanılması da uygun değildir. “Evlerinin yakınında işyeri olarak kiraladıkları ofisin bir hayli işi vardı. Kocası boya ve tamir işlerini yaparken Neriman gerekli eşyaları tamamlama işiyle meşgul oluyordu.” cümlelerindeki “iş” fazlalığı açıkça gözükmüyor mu? Yine içkinin kötülüğünü vurgulamak için, kısa bir hikâyede tam dokuz kez “İçki kötüdür.” cümlesinin tekrarlanması okuru bıktırmaz mı? Öte yandan kasıtlı tekrarları bıktırıcı tekrarlardan ayırmak lazımdır. Kısa bir hikâyede anlatıcının bilinçli bir şekilde tam dört defa. “İşte asıl hikâye o zaman başladı.” demesi, Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre romanında kahramanlardan Abdullah Çavuş’a iki de bir, “Kıyamet mi kopar?” diye sordurması metne farklı bir özellik katmaktadır. Kelime ve cümle tekrarlarının yanı sıra olay tekrarları da okuru yorar. Bir romanda başkahraman, evine her gelişinde duş alırsa, her gece uyuyabilmek için bira içerse, uyandığında tekrar duş alırsa, bu fiiller roman boyunca ikide bir dile getirilirse okur ne der? Ben anlatıcı rolündeki doktor, acil servisteki gece nöbetini hikâye ederken yedi sekiz defa çay, on beş yirmi defa da sigara içtiğini ayrı ayrı yazıp tekrarlar yumağı oluşturursa okur açısından hikâyenin zevki kaçmaz mı?

·        “Laf salatası” diyebileceğimiz kelime kalabalıkları da okuru bıktırır. “Sokakların ve evlerin olmadığı boş bir araziydi burası.” cümlesini okuduktan sonra, insanın yazara, “Evin olmadığı yerde sokak olur mu?” diye sorası geliyor.

·        Bir romanda sayıca fazla kahraman türetilmiş olmasına rağmen, şahıslar yeterince görevle donatılamamış iseler okuyucu yorulur. Bu şuna benzer: Anne baba olarak, on on beş çocuk sahibi oluyorsunuz; ancak her birisine yeterince zaman ayırıp gerekli ilgiyi göstermiyor veya gösteremiyorsunuz. Sonuç ne olur? Sözgelimi bir savaş hali romanında on binlerce asker ordan oraya defalarca intikal ettiriliyor, bunları trene bindiren Ahmet Çavuş’tan bahsediliyor. Ahmet Çavuş’un altı yüz sayfalık romanda başka bir rolü yok. Üstelik roman içerisinde benzer intikalleri yaptıran birçok Ahmet, Mehmet, Hüseyin Çavuş varsa bunların isimlerini zikretmenin okuru metne çekmek açısından bir faydası var mıdır?

·        Aşırı zıtlıkları arka arkaya kullanmak da etkiyi azaltıp okuru yorar. Hikâye içinde havanın durumunu tasvir ederken kahramanın ruh halini daha derinden yansıtmak amacıyla kutuplardaki iklimi andıran bir soğuğu okurun kafasına soktunuz diyelim; arkasından birden bire, konuyu evirmeden ekvator kuşağı çöl ikliminin kavurucu sıcaklığı ile tasvire devam ederseniz durum ne olur, okuyucu bıkar.

·        Sarhoşluk sahnelerinin bolluğu, pek çok rüyayı kurguya taşımak, okuyucunun merak edip peşinde sürüklendiği düğüme kolay çözümler üretmeye sebep olacağından okuyucuyu bıktırır. Bir polisiye roman kurguluyorsunuz, diyelim: Seri katil epeyce bir cana kıydıktan sonra yakalanıyor. Polisin, “Neden öldürdün?” sorusuna “Sarhoştum öldürdüm” veya “Rüyamda ‘öldür’ dediler, ben de öldürdüm” şeklindeki cümlelerle düğümü çözmeye kalkarsanız bir sonraki romanınızı kimse okumaz.

·        Metindeki kahramanınızın hangi sanatçının hangi şarkılarını dinlediğini defalarca yazarsanız ben bıkarım. Hele o sanatçının ismini ilk defa duyuyor, şarkılarını hiç dinlememişsem, sanatçı reklamını yaptırmak için bu yazıyı yazdırmış diye düşünürüm. Bana ne hangi CD’leri dinlediğinden? O CD’lerden birinin yaydığı havanın kahramanın iç dünyasını nasıl etkilediği aktarılıp kurguya “sebepler” ya da “sonuçlar” taşıyacaksa ne ala…

·        Metin tiyatro eseri veya senaryo değilse diyalogların fazla ve uzun olması da okuru yorar. Tiyatro eseri olmayan metinlerde kahramanları isimlendirmek yerine “1. Adam” veya “1.Kadın”,  “2. Köylü”, “3. Asker” türünden numaralandırmalar metnin sıcaklığını alıp adeta yavanlaştırmaktadır. Bunun istisnası, anlatıcı ismen bilmediği bir çevrede karşılaştığı ilginç bir olayı veya durumu anlatıyorsa o zaman kahramanlar sıra sayıları ile isimlendirilebilir.

·        Aynı söz grubu, atasözü, tasvir ve benzetmelerin metin içinde birden fazla kullanılması da okuru yorar. Eğitime küçük yaşlarda başlamanın önemini ortaya koymak için kaleme aldığınız yazıda birkaç defa “Ağaç yaşken eğilir.” Atasözünü kullanırsanız haliyle okuyucu bıkar. Kaldı ki çok bilinen atasözlerinin bir defa bile kullanılması malumun ilanı olduğu için okuru bıktırabilir.

·        Bir cümlede çok fazla kelime kullanılması da yorucu olmaktadır. On beşin iki üç eksiği veya fazlası olabilir. Daha fazlası söz konusuysa, nokta imdadımıza yetişmeli.

·        Metinlerde sayı enflasyonu da okuru yorar. Mesela Birinci Dünya Savaşı içinde yaşandığı düşünülen bir hikâye yazdığımızı varsayalım. Hikâye, yaklaşık dört yıl süren bu büyük insanlık ve tabiat yıkımının yaşandığı milyonlarca olaydan birini esas, birkaçını da kenarından köşesinden ele alacaktır. Burada, “İtilaf Devletleri asker ve silah açısından sayıca üstündüler” demek varken,  “Doğrucu Mahmut” rolünü üstlenerek bir sürü sayıyı metne dâhil edip karşılaştırmalar yapmak, hikâyeyi istatistiki verilere boğmak haliyle okuru bıktırır.

·        Konuyu yayıp dağıtan, ilgiyi ve gerilimi azaltan uzun tasvirler okuru sıkar.

·        Benzer olayların farklı hikâyelerde kullanılması, düzenli okurlarınıza, “Yine mi?” dedirtmez mi? Söz gelimi, Taşra’dan Ankara’ya nişanlısını görmeye gelen delikanlı ile genç kız, hikâye içerisinde yazar tarafından Ankara Kalesi’ne çıkarılıyor. Kız, oğlanla orada resim çektirip delikanlıya şehri surlardan, “Şurası Konya Yolu, bak sol tarafında Anıtkabir onun da solunda Kocatepe Camisi ve arkasında Atakule var. Bak aşağısı Ulus, az ilerisi Gençlik Parkı, hemen şurası Hacı Bayram Camisi, sağ taraftan ileri baktığımızda Etlik, en üstte de Esertepe var” diye tanıtıyor. Aynı kitap içinde yer alan başka bir hikâyede ise Ankara’da okuyan bir başka delikanlı kendini ziyarete gelen annesini Ankara Kalesi’ne çıkarmış, fotoğraf çektirip semtleri eliyle işaret ederek “şurası şu, burası bu” diye tanıtıyor. Bu olaylar ayrı ayrı yaşanamaz mı? Yaşanır. Günde yerine göre Ankara Kalesi’ni görmeye gidip bilgi alan yüzlerce insan var. Ama bu tanıtımın benzer şekilde aynı kitaba başka bir hikâyede de olsa ikinci kez girmesi okuyucuyu bıktırır.

·        Akşam televizyon karşısına geçip gün boyu yurtta ve dünyada yaşananları merak ederek haber almayı beklerken duyduğunuz,  “Az sonra! Az Sonra! Az sonra” lafları canınızı sıkmaz mı? Yazarın da “Az sonra” sı hikâyenin düğümü olmalıdır? Ve sakız gibi çiğnenip durmamalıdır.

·        İyice iyileşerek, sıkça sıklaşarak, yakınına yaklaşarak gibi yakın anlamlı kelimelerin oluşturduğu cümlelerin sıkıntılı olduğunu hatırlatalım.

·        “Birkaç İttihatçıdan başka savaşa girme taraftarı olan yoktu.” cümlesindeki “taraftarı olan” gibi malumu tekrar eden kelimeler fazlalık olarak kulak tırmalar.

·        İmlası bozuk bir metin, sadece yazım kurallarını iyi bilen okuru yormakla kalmaz, imladan haberdar olmayanları da yorar.

·        Yazar, bir metinin okuyucu olarak kimleri hedeflediğini aklında tutarak kelimeleri dizmelidir. Orta yaşlı bir okuyucu, elindekinin bir çocuk kitabı olduğunu bilerek okursa zihnen hazırlıklı olduğu için yorulmaz. Ama aynı kişi, kitabın kapağına aldanıp “tam kendi yaşıma göre bir kitap buldum” diyerek okumaya başladıktan sonra ilerleyen satırlarda çocuklara yönelik ifadelerle karşılaşırsa önce tebessüm eder, ilerleyen sayfalarda karşısına ikide bir büyüklere ve çocuklara yönelik iki dillilik çıkınca  “bunlar bilinen şeyler” deyip kitabı kapatabilir.

·        Okuyucunun dikkatini diri tutmak, anla­masını kolaylaştırmak için metni paragraflara ayırmak çoğu zaman bir zorunluluktur. Paragraf, yerine göre çok sayıda cümleden oluştuğu gibi bir cümleden de oluşabilir. Çoğunlukla giriş cümlesi paragrafın konusu­nu belli edip ana fikrini barındıran cümledir. Bunun yanında diğer paragrafların asıl konuya götüren bir yardımcı fikri açıklamaya yönelik kısımlar olduğu düşünülürse cümle sayısı abartılmamalıdır. Tekdüze zaman ekiyle çok sayıda cümleden oluşan uzun paragraflar okura sıkıcı gelebilir. Paragraflar, okuyucunun ilgisini canlı tutacak kadar kısa, taşıdığı fikri açıklayacak kadar uzun olmalıdır. İlla bir uzunluk sınırı koymak gerekirse, yedi sekiz cümlelik paragraflar ideal üst sınır gibi geliyor. Paragraflarda da giriş/gelişme/sonuç ilişkisinin olduğu akıldan uzak tutulmamalıdır. Paragraf, metinlerde düşünce birimidir. Paragrafı şeklen tanımlayacak olursak; “satır başlarıyla ayrılan bölümlerdir” diyebiliriz. Ana fikri metnin bütünü içinde bir yerlerde saklayıp okura sunmak gerekir. Bir ana fikir çevresinde toplanan yardımcı fikirleri tek bir paragrafta sunmak doğru değildir. Bu, fikirlerin kavranmasını zorlaş­tırdığı gibi aynı zamanda da okuyucuyu bıktırır. Her paragrafta vurgusu yüksek bir cümle vardır. Bu cümle yardımcı fikirle doğrudan bağlantılıdır. Paragrafın öteki cümleleri, ana cümledeki fikri açık­lamak için kullanılır. En kuvvetli fikir, en önemli görüş, sonuç cümlesinde yer almalıdır. Metin içerisinde uzun ve kısa paragrafların harmanlanması, monotonluğu önlediği için okuyucuyu bıktırmaz. Öte yandan bir kitabı elimize aldığımızda bir sürü şey okuyacağımıza hazırlıklıyızdır. Fakat aynı metnin elektronik ortamda da dolaşacağını gözden ırak tutmamalıyız. Web üzerinde uzun paragraflar her zaman bir problem oluşturur. Ziyaretçiler aynı zamanda birer tarayıcıdır. Kısa paragraflar kısa sürede ziyaretçinin içeriği kavramasını sağlar. Sayfayı aşağı doğru sürükleyen ziyaretçiler her zaman paragrafın ilk kelimesine ve ortalarına bakarlar. Paragraf ilgilerini çekiyorsa  o paragrafı okurlar. Bir hocamız, “Metnin kolayca anlaşılmasını istiyorsanız maddeler halinde yazın, anlaşılmasını istemiyorsanız dümdüz uzun bir paragraf halinde sayfayı doldurun.” derdi.

·        Hikâye, deneme, şiir, roman gibi edebi metin türlerini yüzde yüz birbirinden ayırıp saf hale getirmek imkânsızdır. Çünkü hepsinin de ana maddesi dil’dir. Yakınlıkları sebebiyle hikâye ile deneme birbirlerinin alanına sıkça girmektedir. Böylece “türlerin kaynaşması” ortaya çıkıyor. Şahsen bana, hikâyeyi hikâye gibi, denemeyi deneme gibi, şiiri de şiir gibi okuyup beslenmek daha anlamlı geliyor. Melezleştirilmiş metinleri okurken bir hayli sıkılıyorum.

·        Zaman zaman metinlere alıntıların girmesi kaçınılmazdır.  Ancak metnin türüne ve uzunluğuna göre alıntı ve dipnotların iyi ayarlanması esas yazının bunların gölgesinde kalmaması gerekir. Tabi bu arada alıntı imlalarına dikkat etmek okuyucuya büyük kolaylık sağlar. Söz gelimi bir nesirde uzun veya kısa bir alıntı yaparken, aynı karakterli harflerin iki punto küçültülerek çift tırnak işaretinin kullanılmaması imla açısından doğru olmasına rağmen benim tercihim değil. Alıntı uzun ise metnin dik dizgisinin yanında alıntının İtalik dizgi olması daha ideal gibi geliyor.

·        Fazladan her kelime metni obezleştirerek okuyucuyu yorar. Mümkünse meramımızı sekiz yerine dört, dört yerine iki kelime ile anlatmayı tercih etmeliyiz. Çıkarılan her sözcük metni yıkmalıdır. Eğer yıkmıyor ise, gereksiz bir direkten ibarettir. Nasıl ki bir inşaatta gereksiz bir direk dikilmiyorsa, metinlerde sözcük tasarrufu da iyidir.

·        Giriş cümlesi iyi seçilmez ise metnin gelişimi ve açılması zorlaşır. İlk cümle öyküyü çözmemelidir. Gustave Flaubert, Madame Bovary’nin giriş cümlesini yazarken yüzden fazla deneme yapmıştır. Yine Cehov’a atfedilen, “İlk cümlelerin yüzde yetmişi gereksizdir.” görüşü ironik bir şekilde, piyasada dolaşan metinlerin ilk cümlelerinin çoğunun hatalı olduğunu ifade eder. Hatalı bir cümle ile metne başlangıç, aynı zamanda okuru sıkmanın da başlangıcıdır.

·        Metin her neye odaklanmışsa onu yalın ve tutarlı bir şekilde anlatmalıdır.

·        Edebi metinlerde açıklamalardan titizlikle kaçınılmalı, yargı okura bırakılmalıdır.

·        Yazar, yüreğinin imzası yerine geçecek bir üslubu ortaya koyabilmelidir.

·        Tekdüze olarak anlatılan öykü, ölü doğmuş bebeğe benzer. İniş ve çıkışlar olmalıdır. Fiillerin hep cümle sonunda olması, sürekli aynı zamanın kullanılması, okuyucunun cahil yerine konulup yazarın öğretici bir havaya girmesi, açıklayıcı cümlelerle anlatılan şeyin etrafında dönüp durması ve aynı seslerin tekrarlanması okuru metinden soğutabilir.

·        Cümle içerisinde sert sesli harfler bir yerde yığılmamalı, açık ve kapalı hece dengesine dikkat edilmelidir. Kolaycacık söylenivermiş hissi verilerek akıcılık sağlanmalıdır.

·        “-Ler, -lar” ekleri mümkün olduğunca az kullanılmalıdır. “Oysa, gibi, vb.” bağlaçlarının sık kullanımından kaçınılmalıdır. “Sanki, fakat, aslında, hatta, benzeri” kelimelerinden, ritim oluşturmak için mecbur kalmadıkça kaçınılmalıdır.

·        Çeviri hatalarının anlam değişikliğine yol açacağı ve okuyucuyu yoracağı açıktır.

·        Kalem sahibi her türlü iktidarın ve her şeye karşı olan müzmin muhalefetin uzağında kalabilmeli ve kendine özgü bir dili olmalıdır.

·        Metinler, edebi beğenisine değer verilen bir okuyucuya yazılıyormuşçasına yazılmalıdır.

·        Özetleyecek olursak; açıklamaya girmeden, zaman atlayarak, bazen de kasıtlı boşluklar bırakarak, fazlalıkları atarak yazmak okuru metne bağlamak için önemli ipuçlarıdır.

·        Metnin yazımı bitirildikten sonra yazar tarafından mutlaka düzeltmeler yapılmalı ya da bir bilene yaptırılmalıdır. Bunu yazar kendisi yapıyorsa, düzeltme işini yazma heyecanı geçtikten sonraya bırakmalıdır.

              (Türk Ocakları Cengiz Dağcı Yazarlık Okulu Ders Notları, 7 Ağustos 2014)