Ethem Göktürk

 

NEYZENİN RÜYASI  

Avusturya’da işçi olarak çalışan babam, eğitimimiz yarıda kalır, korkusuyla bizi yanında götürmemişti. Her yıl yaz mevsiminde bir aylık tatil için izne gelir, o da göz açıp kapayıncaya kadar biterdi. Bir daha kavuşabilmek için on bir ay beklerdik.
O sene, üniversiteye giriş sınavında ODTÜ İşletme Bölümünü kazanmıştım.
“Kayıt yaptırmanı istemiyorum!” dedi babam.
“Baba nasıl olur, liseyi boşa mı okudum? Yüz binlerin isteyip de kazanamadığı bir bölüme, gitme diye nasıl söylersin?”
“Ben her gün, evladım içeri mi düştü, yaralandı mı öldü mü kaygısıyla yaşayamam. Seni Avusturya’ya götüreceğim.” dedi. Benim için kaygılanmakta pek de haksız sayılmazdı. O günlerde okullarda sık sık olay çıkar, ikide bir boykot yaşanırdı. Dışarıdan bakıldığında, çocuğunu üniversiteye göndermekle ateşe atmak arasında fark yok gibiydi. İlk zamanlar bizi yanına götürmeyi hiç düşünmeyen babam, sokaklar yaşanmaz hale gelince fikir değiştirmişti. Biz onu nasıl özlüyorsak, o da ekmek parası için çıktığı gurbette bizlerin hasretine zor katlanıyordu. Buna bir de evlat acısı eklenmesinden korkuyor olmalıydı.
Babamın sözünü dinledim. Okula kayıt yaptırmadım. Son mektubunda; beni yetiştirmesi için İstanbul’da Mestan Usta’ya emanet edeceğini, işi kavrayınca da Avusturya’ya istek yapacağını yazıyordu. Mestan Usta, babamın askerlik arkadaşı olup Kapalıçarşı’da altın bilezik atölyesi vardı... Aslen Bulgaristan Türklerinden olan ailesi, ellili yılların göç dalgasıyla Türkiye’ye gelmişti.
Annem ve ortaokul son sınıfta okuyan kardeşim Melike, İnebolu’da kalırken ben, İstanbul’un yolunu tuttum.
Mestan Usta, bana çok yakınlık gösterdi.
“Çok iyiliğini gördüm Mehmet Çavuş’un, önce askerde sonra da bu işyerini açarken.” diye söylerdi hep. Askerde babam ona nasıl bir iyilik yapmıştı, bilmiyorum. Ancak atölyesini açıp iş kurarken permi hakkının sağladığı kolaylıklarla bazı makineleri Avusturya’dan göndermişti. Usta, karşılığını eline para geçtikçe ödemişti. Beni, Kapalıçarşı’da her çeşit altının satıldığı en gözde mağazalardan birinde işe yerleştirmiş, evinin bir odasını da bana ayırmıştı.
Mağazada, yerleri süpürmekten tutun da müşterilerin çocuklarını tuvalete götürmeye varıncaya kadar pek çok işi yüksünmeden yaptım. Patron ne dediyse bir fazlasını yapmaya çalıştım. İmalatçı ve toptancılarla tanıştım. Turistlere nasıl satış yapılacağını öğrendim. Kuyumculuk üzerine epeyce bilgi sahibi oldum.
 Mağaza sahibi Neyzen Bey:
“Çalışkan adamı severim. Sen, çocuklarımdan daha çok gayret gösteriyor, kendini tam anlamıyla işe veriyorsun, bu senin hakkın.” diyerek zaman zaman hatırı sayılır miktarda bahşiş veriyordu.
İki oğlundan büyüğü, fanatik bir Fenerbahçe taraftarıydı. Futboldan söz açılınca işi ve müşterileri unuturdu. Küçük oğlu, daha çok turistlerle ilgilenen bir tipti.
Kapalıçarşı’da bir yılım dolmuş, tatile gelen babam pasaport işlemlerini başlatabilmek için beni memlekete çağırmıştı. Neyzen Bey’den izin isteyip vedalaşmayı düşünüyordum. Önce İnebolu’ya gidecek, birkaç gün sonra da ailece Avusturya’ya uçacaktık.
 Kapalıçarşı’nın kalabalık olduğu bir Cumartesi günüydü. O gün, Neyzen Bey’de nedenini bilemediğim bir sinirlilik hali görüyordum. Diğer zamanlar benimle şakalaşan babacan adam gitmiş, yerine donuk yüzlü, dalgın birisi gelmişti. Kaybettiği bir şeyi arıyordu. Ne aradığını söylemiyor, çekmeceleri defalarca açıp kapatıyordu. Sinirlerine hâkim olamıyor, gelen müşterileri sebepsiz yere kaçırıyordu. Öğleden sonra:
“Bugün erken kapatacağız! ” diyerek vitrindeki altınları çelik kasaya koydurdu. Ardından,
“Gidebilirsin.” diyerek beni kibarca mağazadan uzaklaştırdı.
 Mestan Usta’nın atölyesine geçtim. Akşama kadar atölyede oyalanır, eve birlikte gideriz diye düşünüyordum. Usta, beni görünce:
“Hoş geldin Tahir... İşleriniz nasıl, Naci’nin keyfi iyi mi?” diye sordu.
 “Naci” dediği, bizim patronun gerçek adıydı. Ney üflediği için çevrede “Neyzen” olarak tanınıyordu. Kapalıçarşı’da: “Naci Bey’in dükkânı nerede?” diye sorsanız çoğu esnaf bilmez, “Neyzen’in yeri neresi?” deseniz, hemen gösterirlerdi.
“Mestan amca, Neyzen Bey’in bir sıkıntısı var galiba.” dedim.
“Ne oldu ki?”
“Akşam olmadan vitrini toplattı. Altınları kasaya kaldırdı. İkindi vakti dükkân mı kapatılır?”
“Deme yahu, o zaman bir rahatsızlık var.”
“Bilemiyorum?”
“Merak ettim doğrusu. Yarın sorar öğreniriz. Çayı yeni yapmıştık. Servis yap da içelim.”
“Memnuniyetle Mestan amca…”
“Günler ne çabuk geçiyor değil mi Tahir? Babanın seni emanet eden mektubu daha dün gelmiş gibi. Göz açıp kapayıncaya kadar bir yıl geçiverdi. Umarım bu süreyi iyi değerlendirmişsindir.
“Sağ ol Mestan amca. Sayenizde yol yordam öğrendim. Artık rahatlıkla müşterileri karşılar, tereddütsüzce satış yapabilirim. Allah, sizden de Neyzen Bey’den de razı olsun. Bir baba şefkatiyle bana mesleğin bütün inceliklerini öğrettiniz .”
“Avusturya’ya ne zaman gidiyorsunuz?”
“Pasaport işlemleri için bu hafta sonu memlekete döneyim diye düşünüyorum.”
“Naci’ye söyledin mi? Sen gidince mağazada bir boşluk olacak.”
“Konuyu bu gün açacaktım ama morali bozuk olunca bir şey diyemedim.” demiştim ki telefon çalmaya başladı. Usta, ahizeyi kaldırarak:
“Alo.” dedi.
“…”
“Hemen mi?”
“…”
“ Peki, derhal geliyorum... O nasıl söz Naci Bey, zahmet de ne demek?” diyerek telefonu kapattı.
“Beni yanına çağırıyor.” dedi.
Usta, Neyzen Bey’in yanından ancak bir saat sonra gelebilmişti. Neşesi kaybolmuş, yüzündeki sevecenlik gitmiş, sırtında ağır bir yük taşıyormuşçasına omuzları çökmüştü. Kalfa ve çıraklarına:
 “Kapatıyoruz, toparlanın!” diye seslendi. On beş dakika sonra haftalıklarını alan çalışanlar çıkmış, baş başa kalmıştık.”
“Hayırdır, Mestan amca?”
“Yeğenim, Galata Köprüsü’nün altında kendimize bir balık ziyafeti çekelim mi, ne dersin?”
“Siz bilirsiniz.”
Atölyeden çıkarak, Mısır Çarşısı’na doğru yöneldik. Sanki o gün, bütün İstanbul oraya yığılmıştı. Bu kadar mı kalabalık olur? İğne atılsa yere düşecek gibi değildi. Sokağı kaplayan satıcılar, üç beş lira kazanabilmek için bütün hünerlerini sergiliyordu. Mısır Çarşısı’ndaki dükkânlarda kuruyemiş ve şekerlemeler vitrinlere öyle güzel dizilmişti ki. Yeni Cami’nin önünden geçerek Sirkeci’yi Karaköy’e bağlayan Galata Köprüsü’nün altındaki balıkçı lokantalarından birine oturduk.
“Bu mevsimde en iyisi lüferdir” dedi Mestan Usta. “Şefim, iki porsiyon lüfer!” diye seslenerek siparişi verdi. Ustanın, benimle bir şeyleri paylaşmak için, balık yeme fikrini ortaya attığı açıktı. Doğrusu çok meraklanmıştım.
 “Yeğenim” diyerek söze başladı. “Sakın yanlış anlama! Ben seni biliyorum. Mehmet Çavuş gibi bir babanın evlâdısın. Sizde de bizde de yanlış olmaz. Naci’yi de yıllardır tanırım. Kul hakkına dikkat eder. İftira atacak adam değildir. Pahalı bir takı seti kaybolmuş. ” der demez, az ötemizde kaynamakta olan tavadan başıma kızgın yağ dökülmüş gibi oldum.
“ Amca, ne diyorsun sen!” diye sesimi yükselttim.
Ona ilk defa “sen” diye hitap ettiğimi utanarak fark ettim. Evini bana açan, işe yerleştirip meslek edinmeme yardımcı olan bu değerli baba dostuna nasıl olmuştu da böyle bir kabalık yapabilmiştim.
Ruhumdaki yangın başımdan aşağı her yanımı sarmaya başlamıştı.
“Sabret yeğenim! Gençsin, tepkini anlıyorum. Naci, seni direk olarak suçlamıyor zaten. ‘Kendim almadığıma göre, aramızda bir hain var.’ diyor.”
Bir çıkmazın içine düşmüş ne diyeceğimi şaşırmıştım. Bu arada yemeğimiz gelmiş ama benim hiç mi hiç iştahım kalmamıştı. Mestan Usta:
“Artık işe gitmen doğru olmaz.” dedi.
“Benim için fark etmez. Zaten ayrılacaktım ama sonucun böyle olmasına gerçekten üzüldüm.”
 Haliç’in akıntısı ne kadar da kirliydi böyle? Yanık yağ gibi kapkaraydı suları. Ya benim hislerim, şu anki duygularım? Onlar, Galata Köprüsü’nün altındaki sulardan daha beter, daha da karaydı. Mestan Usta:
 “Bak yeğenim hiddetlenme. Bazen hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Biz bu piyasada neler duyduk, neler gördük. Üzme tatlı canını. Kim yaptıysa Allah’ından bulsun. Keşke böyle bir şey yaşanmasaydı. Naci de çok üzgün. Kandırılmış olmayı hazmedemiyor.” dedi.
“Ne diyebilirim ki? Kim yaptıysa Allah cezasını versin.”
“Zaman en iyi doktordur. İnanıyorum ki Tahir, sen dürüst bir insansın. Rabbim seni yarı yolda koymaz. Yalnız bir ricam var: Bu tatsızlıktan Mehmet Çavuş’un haberi olmasın. ‘Oğlumu kimlere emanet etmişsin?’ deyip gönül koyarsa üzülürüm.”
“Merak etme amca, sır tutarım. İzninizle ben kalkayım.” diyerek yanından ayrıldım. Bu şehrin insanı yutan kalabalığına karışıp amaçsızca kaldırımları adımlayarak akşamı ettim.
Ertesi sabah, Kastamonu’ya giden bir otobüse binmiştim. O yıllarda, Topkapı Otogarı’ndan kalkan otobüsler Anadolu yakasına geçtikten sonra Harem’e uğrar, oradaki yolcuları alıp E-5 Karayolu’na çıkardı.
Harem’den karşıya son kez baktım. Boğazın dalgaları sabah güneşiyle ışıl ışıl parlıyordu. Uzaktan kubbelerini seçebildiğim Kapalıçarşı, tarif edilmesi zor bir burukluk saldı yüreğime.
Ah güzel İstanbul! Bir bilsen seni ne kadar çok sevmiş, nasıl da benimsemiştim.
Avusturya’ya varınca altı aylık bir dil kursunun ardından iş başvurusunda bulundum. Mestan Usta’nın postaladığı bonservisi müracaat formuna eklemiştim.
İki hafta sonra büyük bir hediyelik eşya mağazasında işe başladım. Satış görevlisi olarak çalışıyor, iyi de maaş alıyordum.
Kardeşim Melike, dil kursunun ardından okula başladı.
Annem, hastanede baştan aşağı sağlık kontrolünden geçirildi. Kendi memleketimizde biz doktorların arkasında dolanırken burada doktorlar hastanın peşini bırakmıyordu. Herkes işini iyi yapıyor, her şey zamanında, saat gibi işliyordu. Gelişmişlik, böyle bir şeydi herhalde.
Şubat ayının son günüydü. İşyerimdeki danışma görevlisi, ziyaretçim olduğunu söyledi. “Babam olabilir mi?”diye düşündüm. Yanılmamıştım. Babam, danışmanın hemen bitişiğindeki ofiste bekliyordu. Yanındaki koltukta, sırtı bana dönük olarak oturan biri daha vardı. Babama doğru birkaç adım yaklaşınca hiç ummadığım bir sürprizle karşılaştım. Oturan adam, Neyzen Bey’in ta kendisiydi.
Neyzen Bey ve ben… Kapalıçarşı ve Viyana… Ne kadar farklı, ne kadar uzak dünyaları temsil ediyorduk...
“Hoş geldiniz Neyzen amca.” diyerek elini öpmek istedim. Mahcup bir tavırla elini aşağıda tutarak benimle tokalaştı. Yanaklarımdan öperken babama:
“Mehmet Bey, bizi biraz yalnız bırakabilir misiniz?” dedi.
“Siz, rahat rahat görüşün. Ben de hanım için bir şeyler bakayım.” diyen babam, ikimizi baş başa bıraktı.
Neyzen Bey, boynunu bükerek:
“Tahirciğim, istemeden de olsa duygularınla oynadık. Doğrudan doğruya seni suçlamasak da üstüne alındığını biliyorum. Gerçek ortaya çıktı Tahir!”
“Nasıl yani?”
“Küçük oğlum, Sezgin...”
“Anlayamadım.”
“Sezgin’i geçen ay trafik kazasında kaybettik!”
Neyzen Beyin gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı.
“Başınız sağ olsun, duymamıştım...”
“Dostlar sağ olsun… Turist kızlarla Kumkapı sahilinden denize uçmuşlar.”
“Çok üzüldüm, Allah günahlarını affetsin.”
“Kaderimizde evlat acısı görmek de varmış. Yaratana, her şeyin sahibi olan O’na kurban olayım. Takdir O’nun... Ne diyebiliriz ki?”
Uzattığım mendille gözyaşlarını silen Neyzen Bey, anlatmaya devam ediyordu.
“Sezgin’i toprağa verdiğimizin on beşinci günü dükkâna fabrikatör Kutlu Bey geldi.”
“ Kutlu Bey’i hatırladım, Esin Hanım’ın eşi. İkitelli’de plastik fabrikası vardı.”
“Bildin! Kutlu Bey, baş sağlığı diledikten sonra utana sıkıla: ‘Sezgin, bir gün bana nakit paraya sıkıştığını ifade edip yardımcı olmamı istedi. Karşılığında da bunu bıraktı.’ diyerek bir paket uzattı. Kaybettiğimiz takı seti paketin içindeydi.”
 “İlginç.” dedim.
 “Daha da ilginç olanı, beş bin bin dolara karşılık yirmi bin dolarlık ürünü rehin bırakması. Kutlu Bey’e borcumuzu ödeyerek, takı setini geri aldık. Yavrumuzun acısı kabuk bağlayacak diye beklerken, o günden sonra büsbütün huzursuz oldum. Sezgin, rüyalarıma girmeye başladı.”
Neyzen Bey, gözyaşlarını bir kez daha sildikten sonra konuşmasına devam etti.
“Her defasında bana: ‘Baba, Tahir’i bul! Tahir’i bul!’ diyordu yavrum.”
“Sizi çok iyi anlıyorum Neyzen amca.” diyerek rahatlaması için kolonya ikram ettim.
“Tahir, evladım: Adını kim koymuşsa çok isabetli olmuş. Sen gerçekten tertemiz bir insansın… Şimdi bu yaşlı amcanı ve rahmetli Sezgin’i affedebilecek misin?”
 Adamcağız, bunca yolu kat ederek yanıma kadar gelmiş, boynu bükük, ağzımdan çıkacak cevabı bekliyordu.
“O nasıl söz Neyzen amca? Sizin, benim üzerimdeki hakkınız daha fazladır.” diyerek elini öptüm.
Bir yandan Neyzen Bey’in üzüntüsünü hafifletmeye çalışırken bir yandan da Mestan Usta’nın: “Bak yeğenim, bazen hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” deyişini hatırlıyordum.