Fatma Koç Özkul

 

Kaybolan Yüz

 

Güneşin hafif hafif ısıttığı sabahın erken saatlerinde, içlerinde bir tazelik duygusuyla uyandı insanlar. O gün Nevruz’du. Nevruz yeni gün, yeni hayat demekti. Pırıl pırıl bir günün sabahında, hayattan yeni güzellikler beklememek için hiçbir sebep yoktu.

Zeynep Hanım yavaşça indi yatağından. Bugün, onun için özel bir gün olacaktı. Akşamdan hazırladığı kıyafetleri özenle katladı, bir çantaya yerleştirdi. Kırgız kadınının giydiği geleneksel bir kıyafetti bu. Kırışmasından endişe etti. Sonra “Nasıl olsa taksiyle gidiyorum, o kadarcık sürede kırışmaz” diyerek endişesini uzaklaştırdı zihninden. Hızla hazırlandı, tören alanına erken ulaşmalıydı.

Apartman kapısından çıktığında dağ menekşelerinin mis kokulu günaydınlarıyla karşılaştı. Gece mavisi ve mor karışımı bir rengi olan bu kır çiçeği, kokusuyla birlikte gönlünü fethetmişti. Gür yaprakları arasından uzattıkları incecik boyunlarının üstünde tevazuyla eğilen minik çiçekler, nasıl bir güzellik sunuyordu insanoğluna! Az ileride leylaklar, zambaklar vardı, yapraklarını yeni çıkarıyorlardı. İrili ufaklı ağaçlar da körpecik, küçücük yapraklarını göstermişlerdi. O kadar küçüklerdi ki yapraklar, hava soğursa sanki dallar onları içine çekecekti, yutuverecekti korumak için. Birkaç hafta sonra yemyeşil olacaktı bu bahçe. Bu düşüncelerle yürürken çabucak gelmişti caddeye. Uzaktaki taksi onu görünce yaklaşmaya başladı. Artık tanış olmuştu birkaç taksiciyle. Bindiğinde yanındaki koltuğa özenle uzattı kıyafet çantasını. Okula varıncaya kadar etrafı gözledi.    

Üniversite yerleşkesine ulaştığında önce odasına gitti. Çantadan çıkardığı Kırgız geleneksel kıyafetini giydi. Kırmızının birkaç ton koyusu olan elbise, ayak bileklerine kadar iniyordu. İçine beyaz bir gömlek giymişti. Kıyafetin en özel yeri, başa giyilen bölümüydü Zeynep Hanım’a göre. Önce boynunu, kulaklarını ve ensesini kapatan beyaz parçayı taktı. Kısa püsküllerle süslü alt ucu, hemen göğüs üzerine kadar iniyordu. Sıra son parçaya gelmişti. Başlığı yavaşça geçirdi başına. Başlık, kendi üzerine defalarca dolanmış ince, beyaz bir kumaştan oluşuyordu.  On beş- yirmi santim yüksekliğinde vardı. Tam ortasına gelecek şekilde dört beş parmak eninde, elbisenin renginde bir şerit geçirilmişti. Şeridin üzerinde beyaz renkli Kırgız desenleri yer alıyordu. Kendi üzerine defalarca dolanmış ince kumaş parçasına tekrar dikkat etti. Kendisine anlatılanı hatırladı. Kırgız kadınının başında taşıdığı bu kumaş, onun kefeniymiş. Göçebe hayatını, daha eski çağlardaki göçebe hayatını düşündü. Az eşyayla yaşanıyordu bu hayatta. Öyle ya dağların başında kefen nereden bulunacaktı? Çok az sayıdaki eşya da işlevsel olarak kullanılıyordu. Kefenini başında taşımak nasıl bir duygu acaba, diye düşündü. Sonra da modern insan, her şeyi sorun ediyor galiba, dedi kendi kendine. Kaplumbağanın evini sırtında taşıması kadar kefeni de başında taşımak doğalmış o zamanlarda.

Odasındaki yarım aynada kendisine baktığında “Pekâlâ Kırgız zannedilebilirim.” diye düşündü. Kıyafet bütünlüğü içerisinde “esas”ı gözden kaçırabilirler. İnsanlar böyle değil miydi? Bambaşka meselelerin içinde sunulan bir mesele, bambaşka anlaşılabiliyordu. Algı yönetimi böyle oluyordu herhalde. Kapısının çalınışı, kafasını çok meşgul eden bu konudan onu uzaklaştırdı.

-Buyurun Reyhan Hanım, hoş geldiniz.

Reyhan Hanım Kırgız’dı. Bu seneki Nevruz törenlerinin senaryosunda biri Kırgız biri Türkiye Türkü iki orta yaşlı hanım, Umay Ana’yı canlandıracaklardı. Zeynep Hanım Kırgız kıyafetiyle, Reyhan Hanım Türk kıyafetiyle çıkacaklardı ve Umay Ana’nın bereket duasını yapacaklardı ellerindeki tütsülerle. Reyhan Hanım da kıyafetini giydi. Bu bir Batı Anadolu kıyafetiydi. İki kadın hafif bir heyecanla tören alanına doğru yürüdüler. Dekorların üzerindeki Türk tarihini yansıtan resimler, semboller ve Göktürk harfli kısa yazılar karşıladı onları.

Alan oldukça kalabalıktı. Rengârenk geleneksel kıyafetler giymiş olan öğrenciler, birbirleriyle konuşuyor, program sorumluları sağa sola koşuşuyordu. Rektör bile alandaydı, son teftişler yapılıyordu. Reyhan Hanım ve Zeynep Hanım kendilerini öğrencilerin içinde buldular. Nasıl da kaynıyordu kanları öğrencilerin? Tavırları, bugünün tavırlarıydı ama sanki tarih kitaplarının sayfalarından fırlamışlardı! Güzel kızlar, delikanlılar yaşama sevinciyle dolu görünüyorlardı. Gülüşmeleri hiç eksik değildi. “Ne güzel genç olmak.” diye geçirdi içinden Zeynep Hanım. O anda karşıda genç bir beden eğitimi okutmanını gördü. Daha önce onunla tanışmıştı. Profesyonel fotoğraf makinasıyla durmadan fotoğraf çekiyordu. Özel merakı fotoğraf çekmek demek ki, diye düşündü.

Bu programda yer alması teklif edildiğinde önce tereddüt etmişti, bu yaşta bayram programına çıkmak olur mu, diye. Fakat tereddüdü kısa sürmüştü. O, buraya öncelikle ata yurtlarını görmeye gelmişti ama ikinci olarak da güzel hatıralar biriktirmeye. Zor geçen bir hayattan sonra güzel hatıralar biriktirmek, mutluluktu. Orta Asya’da bir Nevruz gününde Umay Ana olmak; nasıl bir mutluluk olurdu, nasıl bir güzel hatıra olurdu! Hemen kabul etmişti. Tören sırasında okuyacağı bereket duasını üniversitenin radyo stüdyosunda banda okumuştu.

Tören alanındaki hareketlilik sürüyor ve Can Bey hâlâ fotoğraf çekiyordu. Öğrencilerle birlikte Zeynep Hanım ve Reyhan Hanım’ı da çekmişti karşıdan. İnsan niye bu kadar fotoğraf çeker ki, diye düşündü; acaba kendisine görev mi verilmişti?

Tören başlamıştı. Kendi sırası gelmeden elindeki tütsüyü yaktı Zeynep Hanım. Tutuşmamasından endişe ettiği ardıç ağacının yeşil yaprakları, kıvamında ve kararında yanmaya başlamıştı. Ardından kendisinin anons edildiğini duydu. Göğüs hizasında tuttuğu tütsü kabından dumanlar yükseliyordu. Mikrofona ulaştı. Kendisinde olan yüzlerce gözü, çevredeki hiçbir şeyi görmüyordu. O yalnızca Umay Ana’ydı. Duaya başladı, banttaki sesi bütün alanı doldurmuştu:

-Bismillahirrahmanirrahim… Ey Halkım! Allah’ın lütfuyla, şükürler olsun bahar geldi! … Ey Allah’ım! Sana tazimle baş eğiyoruz. … Ülkemizde bolluk, bereket barış ve huzur olsun! … İnekler buzağıladı, koyunlar kuzuladı, kısraklar kulunladı! Artık bahar geldi!

Güle güle kış, güle güle! Hoş geldin yeni yıl, hoş geldin Nevruz!

Duası bitince mikrofondan ayrıldı. Sıra Reyhan Hanım’daydı, aynı duanın Kırgızcasını o yaptı.

Duaları bittiğinde iki Umay Ana, karşıdaki şeref tribününe doğru ilerledi. Biri sağdan diğeri soldan adım attı basamaklara. Her ikisi de protokol sıralarında ilerleyerek oradaki herkesi tütsülüyordu. Zeynep Hanım son sırayı bitirdiğinde en arkaya oturdu. Hiçbir şey görmüyor ve duymuyordu. Müslüman ruhu asırlar öncesiyle buluşmuştu tütsüler arasında. Yaşadığı dakikalar hiç bitmesin istedi. Gözlerini kapattı, bugünkü diniyle yıllar öncesini bir bütün olarak kavradı, içine hapsetti.

Tahmin edemediği bir zaman sonra gözlerini açtı. Sahnede Kırgız ekibi oynuyordu. Zarif hareketlerle süzülen genç kızların başında kuğu tüyleri vardı. Gözünü tekrar kapattı. Sonsuz bozkırlardaki nehirde kuğular, aynı zarif hareketlerle kayarcasına suyun üzerinde gidiyordu.

Reyhan Hanım’ın sesiyle kendine geldi:

-Zeynep Hanım, sizin odanıza gidip kıyafet değiştirecektik?

-Tamam Reyhan Hanım, gidelim.

Yol boyunca hiç konuşmadı Zeynep Hanım. Durgunluğunu soran Reyhan Hanım’a “Başım ağrıyor.” cevabını verdi.

On beş dakika sonra tekrar tören alanındaydılar. Biraz önce oturdukları en arka sıraya geçtiler. Sahne buradan çok güzel görünüyordu. Tuvalar, Hakaslar, Ahıskalılar, Kazaklar, Türkmenler, Özbekler, Uygurlar hatta Tacikler, hepsi kıyafetleriyle millî oyunlarını oynadılar.     Gösteriler bittikten sonra orada bulunan binlerce kişiye pilav, etve sümölök(*)dağıtıldı. Tören sonrasında Zeynep Hanım, devletinin gücünü hissetmişti ve içi, dışına taşmayan bir gururla dolmuştu. Nevruz törenleri keşke Türkiye’de de bu kadar coşkulu olsa, diye düşündü.

Nevruz’un ardından bahar geldi, yaz geldi, Türkiye’ye gitti, izni bitince tekrar Bişkek’e döndü.

Yeni öğretim yılına başlamışlardı. Zaman çabuk geçiyordu. İşte yılbaşı bile yaklaşmıştı. Öğrencilerde yeni yıl heyecanı başlamıştı. Konuşmalarına, planlarına yeni yıl hakim olmuştu. Yılbaşına üç dört gün kalmıştı. Sınıfa girdiğinde öğrenciler “Hocam, sizin fotoğrafınızı sergide gördük” dediler. Çok şaşırdı Zeynep Hanım:

-Ne sergisi?

-Hocam, bir fotoğraf sergisi. Can Bey açmış. Bütün sergi, yüz fotoğraflarıyla dolu. Yüzlerce “yüz fotoğrafı” var. Serginin adı “Bişkek Yüzleri”

Öğrencilere pek belli etmese de birden çok sinirlendi. Kendisinden izin alınmadan fotoğrafı çekilmiş ve bir de sergileniyordu! Ders bittikten sonra telefon numarasını öğrenip Can Bey’e hışımla telefon etti:

-Can Bey, sergi açmışsınız, benim de fotoğrafım varmış, neden benim haberim yok? Yüzümün fotoğrafını çektiğinizden benim haberim yok! Benden izin almadınız!

-Hocam, affedersiniz, haklısınız da… Ben bunu hayır için yaptım. Bişkek’teki kimsesiz çocuklar yararına düzenledim bu sergiyi, parasını onlara bağışlıyorum.

-Sergi ne zaman sona eriyor?

-31 Aralık akşamı.

-Peki, sergiye geleceğim.

Kendini iyi hissetmedi o gün, gidemedi. Ertesi günü ders bitiminde yine gidemedi, varisleri çok ağrı yapmıştı, kendini eve zor atmıştı. 30 Aralık akşamüzeri sergiye gitti. İçeri girdiğinde panoların çoğu boşalmıştı. Üzerinde fotoğraf olanlara doğru ilerledi. Çeşit çeşit yüzler… Dilenciler, pazarcı kadınlar ve erkekler, sokakta yatan ayyaşlar, votkayı kafasına dikenler, bazen sevimli küçük kızlar, bazen ağlayan küçük oğlanlar… Bazı fotoğraflar sadece yüz değilse de fotoğrafın odak noktası yüzdü. Görünürde kendi fotoğrafı yoktu. Boş panoları geçtiğinde, ileride istif edilmiş fotoğrafları gördü. Anlaşılan kendi fotoğrafı onların içindeydi, kaldırılmıştı galiba. Can Bey uzaktaydı, seslendi:

-Can Bey, benim fotoğrafım nerede? Göremedim. Üst üste konulanların içinde mi?

-Hayır Hocam, sergimizi bir gün önce bitirme kararı aldık, onun için topladık.

-Benim fotoğrafım?

-Sizin fotoğrafınız yok Hocam, satıldı.

Başından kaynar sular döküldü Zeynep Hanım’ın. Durumu tam algılayamamıştı, duraksadı:

-Nasıl?.. Diyebildi yavaşça.

-Hocam, söylemiştim ya, kimsesiz çocuklar yararına yapıyorum, diye.

Zeynep Hanım kendisini “aptalların aptalı” olarak hissetti, satılacağı hiç aklına gelmemişti.  Söylemişti Can, kimsesiz çocuklar yararına diye ama o yine de düşünememişti. Yoksa telefonda söylerdi, onu kimseye satma, ben satın alayım, diye. Ama belki de bu konuşmadan önce satılmıştı. Olan olmuştu artık, bu noktadan sonra yapılabileceklere yönelmek lazımdı. Belki alandan geri alabilirim daha fazla para vererek, diye düşündü:

-Peki, kim aldı?

-Tanımıyorum Hocam.

Kadıncağızın yüzü kızardı, morardı ama bir şey söyleyemedi. Can, onun bakışından telaşa kapıldı:

-Üzülmeyin Hocam, e-posta adresinizi verin, ben size göndereyim.

Ertesi gün e-postasını açtığında dört beş fotoğraf vardı. Geçen yıl Nevruz’da Reyhan Hanım’la ve öğrencilerle çadırın önünde çekilmiş fotoğraflar ve bir tane de tek fotoğraf… Tek fotoğrafı büyüttü, Kırgız kadını başlığının üst kısmından başlıyor ve çenesinin üç dört parmak altında bitiyordu. Yüzünün bütün hatları en ince ayrıntısına kadar belliydi. Kaşları bile neredeyse tek tek sayılacak kadar yakın plan bir fotoğraftı. Bakışları kısıktı, zira güneşe hiç bakamazdı. Güneşe bakamazken karşıdan çekilmişti bu fotoğraf. Bakışlarda öyle bir şey vardı ki“Poz vermiş.” de denebilirdi, “Haberi olmayabilir.” de denebilirdi. Sergideki fotoğrafların boyutlarını hatırladı, bilgisayardaki fotoğraftan iki kat daha büyüktü. İyice canı sıkıldı.

Akşam eve döndüğünde kafası hep bu konuyla meşguldü. “Sen çoluğundan çocuğundan binlerce kilometre uzakta attığın adıma dikkat et, ondan sonra yüzünün en ince ayrıntılarını ortaya koyan fotoğrafın, tanımadığın adamların evinde asılı olsun!” İçi çok sıkıldı ama yapacak bir şey yoktu.

Ardadan aylar geçti. O zamana kadar bölümünün ve çalıştığı binanın dışında kimseyi tanımamıştı. Bir vesileyle lojmanlarda oturan Türk hanımlardan biriyle tanıştı. Bu bir dekan eşiydi. Yol yöntem bilir, sözü sohbeti dinlenir bir kadındı. Birbirlerini anladılar ve görüşmeye başladılar. Gülcan Hanım diğer hanımları topladığında onu da çağırıyordu. Böylece birkaç hanımla daha tanıştı. Lojman hanımları arasında da bambaşka bir hayat vardı. Buradaki hayattan bahsedilirken Nevruz kutlamalarından söz edildi. Laf lafı açtı ve Zeynep Hanım geçen yılki Nevruz programında yer aldığını söyledi. “Aaa, o hanım siz miydiniz? İnanmıyoruz, o Kırgız bir hanımdı.” dediler. Ders çıkışında gelmişti oraya, bilgisayarı yanındaydı. Açtı fotoğrafları gösterdi, hepsine ilgiyle baktılar. Çok genç olan hanımlardan biri, o tek fotoğrafa daha dikkatli baktı. Bir fotoğraflara bir de Zeynep Hanım’a bakıyorlardı ve “Biz sizi bir Kırgız olarak görmüştük” diyorlardı. “Halbuki şimdi, bir Türk olarak görüyoruz.”

 Zeynep Hanım düşüncesinin doğrulanmasından memnundu: Algı her şeydir, gerçek hiçbir şey(!)

 Aradan beş on gün geçti. Bir hafta sonu evdeyken Gülcan Hanım aradı:

-Müsaitseniz Funda Hanım’la size gelmek istiyoruz, o bizde gördüğünüz genç hanımla.

-Tabii, buyurun. Çok memnun olurum.

Bir saat sonra Gülcan Hanım ve Funda Hanım kapıdaydı. İçeri girdiler. Funda Hanım elinde taşıdığı büyükçe bir naylon torbayı duvar kenarına dayadı ve sonra koltuklara oturdular. Kısa birkaç konuşmadan sonra Gülcan Hanım:

-Zeynep Hanım, Funda Hanım’ın size bir sürprizi var.

Funda Hanım kenardaki naylon torbayı aldı ve Zeynep Hanım’a uzattı. Torbayı merakla açan Zeynep Hanım, gördüğüne inanamadı. Bu, onun kayıp Bişkek yüzüydü!

-Bu size nereden geldi, diye sordu heyecanla.

Hayreti yavaş yavaş sevince dönmeye başladı. Yüzüne, mutluluk ve sevinç birlikte yerleşmişti.

Funda Hanım anlatıyordu:

-Geçen gün siz bize fotoğraf gösterirken bir tanesi aşina geldi. Ama çok emin olamadım. Zira o Nevruz’da biz henüz buraya gelmemiştik ve ben sizi o kıyafetle görmemiştim. Fotoğraf sergisinin olduğu günlerde eşim göreve başladı. Yeni geldiğimizde eşim o sergiyi gezmiş ve fotoğrafı almış. Odasına gittiğimde bir kenarda görmüştüm ama pek dikkat etmemiştim. Bilgisayarınızda vesikalık bir boyutta gördüm. O akşam eşime sizden bahsettim. “Odandaki fotoğraf Zeynep Hanım’a ait olmalı.” dedim. “Mümkün değil, o Kırgız bir kadın.” “Yarın gelip odana bakayım” dedim.

Ertesi gün odasına gittiğimde eşim çalışma masasında oturuyordu ve Kırgız Kadın fotoğrafı, arkasındaki duvarda Atatürk fotoğrafı gibi asılı duruyordu.

-Bu fotoğraftaki kadın, dün Gülcan Hanım’da gördüğüm kadın ve bu üniversitede Hoca!

-Emin misin?

-Evet, çok eminim.

Biraz canı sıkkın bir şekilde duvardaki fotoğrafı indirerek bana uzattı:

-Al bunu, dedi ve devam etti:

-Türkiye’den gelen bir arkadaşımızın fotoğrafını bu şekilde duvarda tutmak ayıp olur.

Kendisinin ve kimsenin tanımadığı bir Kırgız kadının geleneksel kıyafetli bir yüz fotoğrafını duvarına asmak, eşime değişik ve hoş gelmişti. Ben fotoğrafı aldım ve Gülcan Hanım’a geldim, durumu anlattım. İşte bugün de size geldik.

Hikâyeyi dinleyen Zeynep Hanım’ın gözleri ışıl ışıldı. Misafirlerine ne ikram edeceğini şaşırmıştı. Bir salon ve bir mutfaktan ibaret evinde, bu ikisi arasında mekik dokuyor, bazen oturuyor ve fotoğrafın kendi cephesindeki hikâyesini anlatıyordu.

Gülcan Hanım, Zeynep Hanım’ın bu mutlu ve telaşlı halini ferasetle seyrediyor, “Kadıncağız iyi ki bu fotoğrafa kavuştu.” diyordu.

 

(*)Kırgızların çimlendirilmiş buğdaydan içine hiç şeker koymadan sadece Nevruz’da yaptığı tatlı. Ülkemizde ise Taraklı’da “uğut” adıyla yapılmaktadır.

***

Bu yazı,Kurgan Edebiyat Dergisinin Kasım-Aralık 2017 - 40. sayısında çıkmıştır...