Fatma Koç Özkul

 

Sincaplar

 

Lâle Hanım okul kapısındanhızlı adımlarla çıktı. Bahçeye inen merdivenlere ulaştığında hızını farketti. Hafif bir tebessüm belirdi dudağının kenarında. Çocuklarını büyüttüğü yılların mirasıydı bu adımlar. Yolları, yokuşları göğsünü yırtarcasına ardında bırakırdı. Yavaşladı ve düşüncelerden sıyrılarak etrafına bakındı.  İkindi güneşi ışınlarının vurduğuulu ağaçlar dikkatini çekti. Yaprakların ışıltıları, içine belli belirsiz bir sevinç düşürdü. Havayı huzurla içine çekti. Bahçeyi aşarak caddeye çıktı.

Durakta beklerken olağanüstü dikkatliydi. Yanlış bir taşıta binmek, yeni olduğu bu şehirde can sıkıcı durumlara yol açabilirdi. Minibüs geldi, bindi, içi doluydu. Bir genç hemen yer verdi. Sonraki duraklarda o kadar çok binen oldu ki dışarıyı yeterince göremediği için ineceği durağı geçirmekten korktu. Evini birkaç gün önce tutmuş ve ilk defa o sabahyollara çok dikkat ederek işe gitmişti. Konuşmalarını her ne kadar biraz anlıyor olsa da endişe ediyordu.

Doğru yerde indi. Cadde boyunca uzanan apartmanlardan birinin son kat olan beşinci katındaydı evi. Girişi cadde tarafında değil arka taraftaydı. Burada hemen hemen çatıya yetişen ağaçlar vardı. Binaya girdi ve yarı karanlık merdivenlerden çıkmaya başladı. Gençliğinde bile merdivenleri zor çıkardı, epey zorlandı. İşte nihayet evinin kapısındaydı, anahtarı çevirdi.

Evdeki her şey yeni olmasa da o yeni bir ev tutmuştu, ülkesinden binlerce kilometre uzakta. İçinde huzur ve sükûn vardı, daha derinlerde gizli bir sevinç. Bu topraklar gençliğinde hayal ettiği ancak gelebileceğini hiç sanmadığı topraklardı. Üzerini değiştirdi, ocağa çay suyu koydu. Balkonu sildi, çayı demledi ve salondan balkona bir sandalye çıkardı. Artık oturup etrafa bakabilirdi. Aşağıda çocuklar oynuyordu. Az ileride yüksek duvarlarla çevrili askerî okulda ise tek tük resmî kıyafetli öğrenciler dolaşıyordu. Sabahı hatırladı, evden çıkmadan önce onların talim yaptığını görmüştü. Doğrusu kıyafetleri çok tuhaf gelmişti. Çocukken okuduğu çizgi romanlardaki enine kalın çizgili mahkûm kıyafetleri gibi idi.

Çay artık olmuştur düşüncesiyle içeri girdi. Evet, çay demini almıştı. Fincana çayı zevkle doldurdu. “Çay bardağını tercih ederdim ama şimdilik idare etmeliyim.” Lâle Hanım kiraladığı evin eşyalarını titizlikle temizlemiş ama kap kacağını kullanmak istememişti. Dolaylı bir dost vasıtasıyla çok uzak bir pazara gidip eve ne gerekiyorsa almıştı. Mutfak eşyaları da buna dâhildi. İşte şimdi elindeki çiçekli fincan gözüne çok güzel görünüyor, içindeki çaydan şahane bir koku yükseliyordu. Balkondaki sandalyeye oturdu ve yorgun ayaklarını karşıya dayadı, sırtını sandalyeye iyice yasladı. Çok uzaklardaki dağ silsilesine gözünü dikti. Henüz eylül başıydı. Tanrı Dağları bembeyaz uzanmıştı ufka. Gökyüzüyle arasında girintili çıkıntılı net bir çizgi vardı, eteklerindeki beyazlıklar ise usta bir ressamın fırçası değmişçesine kahverengi, yeşil ve morluklara yedirilmişti. Beyaz tabaka; üzerindeki alçaklık ve yüksekliklerle, elde iyice sıkıştırılıp bırakıldıktan sonra açılan bir dosya kâğıdı gibi görünüyordu.

Biten çayını tazeleyen Lâle Hanım balkon kapısına geldiğinde bir sincabın birden yok olduğunu gördü; varlığını değil yok olduğunu! Çok şaşkındı! Evinin balkonunda bir sincap… Hayâl edemediği bir durum! Bu yaşına kadar kırlarda bile bir sincapla karşılaşmamıştı. Biraz sakinleştikten sonra gördüğünü geriye doğru sardı. Evet, sincap iki sıra çamaşır teli içinbalkon kenarından dışarıya doğru uzatılmış iki çubuktan sol tarafta olanındaydı. Çubuğun hemen kenarından yükselen direkten tırmanarak çatıya doğru gitmişti. Galiba bir saniyeden daha kısa bir sürede olmuştu. Olayı gözünde tekrar canlandırdıktan sonra “Göz hafızası, düşünce hafızasından hızlı mı acaba?” diye düşündü. “Yok, hayır, düşünce hafızası dahahızlıdır.” “Öyleyse bu yaşadığım nedir?” Açıklayamadığı durumu düşünmekten vazgeçti. Kalbi hâlâ çarpıyordu. “Tekrar gelir mi acaba?”

Ertesi gün okuldan gelirken evinden önceki durakta inerek kabuklu ceviz aldı. Eve gelince balkona koydu. Bir müddet mutfakta uğraştıktan sonra cevize baktı, yerinde duruyordu. Yatarken tekrar baktı, yine yerindeydi. Sonraki gün yine yerindeydi. “Bu böyle olmayacak, başka şeyler düşünmeliyim.”

Mutfağa girdi, boşalan paket kaplarından birini aldı. Dört köşesinden bıçak ucuyla deldi. Her delikten sağlam ipler geçirerek balkona çıktı. Sincabı gördüğü noktaya, çamaşır telleriyle kenar çubuğuna sıkıca, sağlamca bağladı kabı. İçine de bir ceviz koydu. Kendi kendine gülümsüyordu: “Haydi bakalım Sincap Hanım, belki de Sincap Bey!”

Balkon kapısını kapattı, pencereye uzak bir noktaya oturdu, on dakika bekledi, sıkıldı. Öyle ya sincap hemen onu mu görecekti? Mutfağa geçti, yemek hazırladı, yedi. Elinde çayıyla balkona çıktı. O da ne? Ceviz yoktu! Mutlu oldu, kalbi çarptı. Sonra da kendi kendine söylendi. “Çocuk musun, elli yaşına geldin, ne oluyor böyle?” Kendini eleştirirken hafifçe çatılan kaşları, ruhunun derinliklerinden gelen onay duygusuyla gevşedi. “Evet, benim bir sincabım var ve ben çok mutluyum!”

Artık her gün bir ceviz koyuyordu ve ceviz yok oluyordu. Bazı günler onu alırken gördü, hep uzaktan baktı. Zaman geçtikçe yaklaştı. Sincap yavaş yavaş ona alıştı. Lâle Hanım pencerenin dibinden bakarken artık cevizini rahatça alıyordu. Sonraki günlerde cevizini alıp götürmeden orada yemeye başladı. Lâle Hanım’ın kendisini seyretmesine izin verdi. Balkon direğinden iniyor, cevizi ellerine alıyor, dimdik duruyor, kuyruğu da dik, ucu dışarı doğru kıvrılmış. Elleriyle cevizi dişlerine götürmüş, ceviz enine bir halde duruyor ve birden cevizi döndürmeye başlıyor. Dişine dayadığı cevizi öyle hızlı döndürüyor ki Lâle Hanım’ın gözü takibe yetişemiyor, ceviz bulanık görünüyor. Kısa bir süre sonra ceviz ikiye ayrılıyor. Önce bir yarımını eline alıyor, ceviz parçalarını maharetle çıkarıyor. Adeta sadece tırnak olan parmaklar, ceviz içinin yamru yumru girinti çıkıntılarına rahatça dalıp çıkıyor. Sonra sıra diğer yarımına geliyor. İşte ceviz bitti ve sincap hızla uzaklaştı.

Lâle Hanım kalan kabukları eline aldı. Ceviz, ek yeri gibi duran çizgiden değil bu çizgiye dik olarak yani enine bölünmüştü. Elmas tarafından kesilmiş bir cam kadar düzgündü. Bunlar hayatında eksik kalmış tecrübelerdi, memnuniyet duydu.

Sonraki günlerde sincabın istihkakını iki cevize çıkardı Lâle Hanım. Sincabı artık ona iyice alışmıştı, fotoğrafını çekebiliyordu. Bir gün eve döndüğünde salon penceresinden içeri bakarken yakaladı onu ama içerideki hareketi sezince hemen kaçmıştı

Günler geçiyordu. Lâle Hanım öğrencilerine de alışmıştı. Bakışları sımsıcaktı öğrencilerinin, çok içten bir saygıları vardı. Duyguları karşılıklıydı elbette. Tarihin ve mesafelerin ayırdığı bu insanların gönülleri, patlamaya hazır bir tomurcuk gibiydi. Bir adım, bir gülümseme yetiyordu tomurcuğun açmasına. Aynı atadan geldiklerini birbirlerinin şivelerini öğrendikçe derinden hissediyorlardı. Dil bilgisi derslerinde çok somutlaşıyordu her şey. Bu somutlaşmaların ardından ders aralarında çok sıcak sohbetler doğuyordu.Bir defasında sincabından bahsetmişti sohbet ederken, onlara pek ilginç gelmemişti doğrusu. Nasıl gelsin ki? Muhtemelen onların evlerine de geliyordu sincaplar. Ulu ağaçlarla kaplı şehirde zaman zaman sincaplar görünüyor, parklarda karşılarına çıkıyordu. Kısacası, sincap görmek çok sıradan bir şeydi onlar için.Bir gün ders esnasında pencereden dışarıya baktığında ağaçtan ağaca atlayan bir sincap görmüştü. Heyecanlanan öğrenciler değil kendisi olmuştu.

Okul dönüşü Lâle Hanım’ın ilk işi balkona bakmak oluyordu. Bir gün balkonda ceviz yiyen sincabın başka bir sincap olduğunu fark etti. Yüzü farklıydı bu sincabın. Sincabın yüzü nasıl farklı olabilir? Sincap sincaptır. Onun düşüncesine göre sincapların yüzleri arasındaki fark, fark edilemeyecek veya zor fark edilebilecek kadar az olurdu. Bu düşüncesini destekleyecek çok sincap görmüştü parklarda. Hepsi de kendisinin ilk sincabına çok benziyordu. Hâlbuki bu ikinci sincap çok farklıydı. Farkı nasıl ifade edebileceğini düşünürken “çirkin” kelimesi uçup geldi. Hemen kovdu bu kelimeyi zihninden. Böyle bir nitelendirmenin kendisi çirkin olurdu. İlk sincabım daha güzel diye düşündü sonra.

Bazı günler bir sincabını bazı günler diğer sincabını görüyordu. Hiç ikisi bir arada gelmiyordu. Biri erkek biri dişi miydi, acaba? Yavruları vardı da sırayla ona mı bakıyorlardı acaba?

Sincaplar hayatının rengi ve neşesi olmuştu. Balkon, çay, Tanrı Dağları ve sincaplar… Birbirini tamamlayan kelimelerdi artık zihninde.

Balkonun bir köşesinde ev sahibine ait beş kat çekmeceden oluşan bir dolap vardı. Her çekmece eski eşyalarla doluydu. Kenara çekip altını yıkamak istedi, hayli zorlandı. Biraz daha gayret! İşte yerinden oynatabildi, duvardan biraz ayrıldı. Bir kolunu oradan uzatarak diğer koluyla da kavrayarak kendine doğru çekmeye muvaffak oldu. Ve sincabı onu bir daha şaşırttı! Dolabın altı ceviz doluydu! Sandalyesine oturdu ve sakin sakin yorumladı. Akıllı sincabı kışa hazırlık yapmıştı, koyduğu cevizlerin birini yemiş birini biriktirmişti. Müthiş etkilendi. Dolabı tekrar yerine itti. Cevizlerden birinin bile yerinden oynamaması için itina gösterdi. Balkonu sadece paspasladı.

Fincanına çay doldurup yine Tanrı Dağlarına baktı, gözleri nemliydi. "İnsanlar neden hiç ders almıyorlar ki! Sincaplar bile geleceğe hazırlık yaparken geleceği hiç düşünmeyen insanlar var. Bugünü dünden yok etmiş, yarını da bugün yok etmekle meşgul insanlar sebebiyle nice insanların emekleri, hayatları boşa akan sular gibi ziyan olup gidiyor.” Boğazına bir yumruk oturmuştu. Ellerinde titreyen fincana indirdi gözlerini. Bir elini yavaşça çektive gözlerinin altına götürdü biriken yaş akmasın diye…

Kış geçti, mevsimler değişti, sincaplar kürklerini değiştirdi. Bütün bunları sükûnetle seyretti Lâle Hanım. Onlara koyduğu cevizi daha da artırdı. Elindekinin kıymetini bilen rahat etsin, dedi; her şeye lâyık dedi.

Artık yaz geliyordu, yine balkon sefasındaydı Lâle Hanım. Etrafına bakınırken başını yukarı kaldırdı. Çatı altının bina duvarına birleştiği yerden bir kuyruk sallanıyordu, upuzun bir kuyruk. Bu, sincaplarından birinin kuyruğu olmalıydı. Ne aşağı ne yukarı, hiçbir hareketi yoktu. İki saate yakın böyle durdu, sonra kuyruk içeri çekildi. Kuyruğunu aşağı sallayarakoradauyumuşmuydu acaba? Başka günlerde artık hep o delikten girip çıktıklarını gördü. 

Bazen çamaşır asarken bir tanesi çatıdaki delikten iniyor, Lâle Hanım’a fazla yaklaşmadan beşinci kata uzanmış ağacın dallarına hızla atlıyor, atlamanın verdiği ağırlıkla dal aşağıya doğru eğiliyor, sonra tekrar yükseliyordu. Dal yükseldikten sonra kayarcasına daldan dala atlıyor, sonra başka ağaçlara geçiyordu. Bazen uzaklardaki ağaçlarda başka bir sincap da görünüyordu.

Onları seyretmek her zaman huzur verdi Lâle Hanım’a. Bu uzak ülkenin insanlarını da sevmişti, gelmeden önce de seviyordu onları. Bu, bilinen beklenen bir şeydi kendisi için. Ama sincaplar öyle değildi, onlar olağan dışıydı hayatında. Buradan ayrıldıktan sonra sincaplarını çok özleyecekti.

***

Bu yazı, Kurgan Edebiyat Dergisinin Temmuz-Ağustos 2017, 38. sayısında çıkmıştır...