Hakkı Suat Yılmazer

AĞAÇ

 

Telaşsız geçecek bir günün özlemini çekiyorum. Yapılacaklar listesinin kabarıklığından ve çevre faktörlerin listeyi eritmeme vermediği müsaadeden dolayı çileden çıkıyorum. Şehir içerisinde üç farklı güzergâha gidebilmek için çektiğim trafik ıstırabını bir ben bilirim bir de Allah. Aslında beni tanıyan tanımayan herkes koşuşturmalarımı görüp içlerinden aynı şeyleri geçiriyorlardır. Bazıları hiperaktif olduğumu düşünürken, bazıları da eminim ki kafayı bozduğumu düşünüyordur. İki şekilde düşünenlerin haksız olduğu gibi haklı tarafları da var. Hiperaktiflik dedikleri ve günümüz insanının sadece “yerinde duramayan” olarak bildikleri fakat daha birçok özelliğinin olduğu bu durum bende mevcut, kabul ediyorum. Doğuştan gelen bir şey, belki de bu yüzden normal bir insan gibi davranamıyorum. Onlar gibi gün içerisinde yapabileceğim kadar iş, görüşme planı ayarlayıp gün sonunda hepsini gerçekleştirmenin verdiği huzurla evime dönemiyorum. Plan yapma ve gün sonunda eve dönme kısmımız aynı olabilir fakat onların dinlendikleri vakitlerde ben koşturmaya devam ediyordum.

Ne idi peki tüm bu koşturmalarımın sebebi? Öyle ya mutlaka bir sebebi olmalıydı. Sebepsiz hiçbir şey insan nazarında kabul görmezdi. Bu yüzden ben de uzun süre düşünüp yaptıklarıma bir sebep aradım. Paraya ihtiyacım olduğundan desem, değil. Yeterince para kazanıyordum. Evli barklı değildim, ailemin yanında yaşıyordum. Aile dediysem annem ve babam var sadece. Öyle kardeşlerle dolu bir evimiz yok. Hiç de olmadı, tek çocukluğun acı ve tatlı taraflarını tartıp durdum. Sonunda “kader” deyip beynimin ücra bir köşesine sakladım; “Kardeşim olsaydı ne olurdu?” sorusunu. Mutlaka şimdi ki hayatımdan farklı olacaktı.

Neyse… Konuyu dağıtmayayım… Ee artık ben de öyle çok genç bir adam değilim. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum artık. Önceleri aklımın ucundan geçmezdi benim de orta yaşlarda olduğum ve yaşlanmaya başladığım düşüncesi. Şimdi ise dillendirebiliyorum. Hatta abartıp arkadaşlarımla konuşmalarımda sık sık; “ Yaşlandık be dostum…” diye tekrarlıyor, ruhumu tatmin ediyorum. Evet, ruhumu tatmin ediyordum, nasıl bir açıklama yapmam gerek bilmiyorum ama yaşlanmaya başladığımı söylediğim her cümlenin sonunda garip ama tatlı bir huzur kaplıyor içimi. Seviyorum o hissiyatı, belki de sık sık yapmamın sebebi de budur.

Aslında bir sebebi var…

Dedim ya her şeyin mutlaka bir sebebi vardır diye. Haklıymışım meğer dediğim doğruymuş. Sebepsizlik diye bir kavram insan lügatine girmemiş. Yaşlanmaya başladığımı evvelden hiç aklıma getirmeyip, şimdi gönül rahatlığıyla söylememin ve bundan garip bir haz almamın bir sebebi varmış. Varmış diyorum çünkü ben de hem sonradan öğrendim hem de öğrendiğim bu şey üzerinde halen tam anlamıyla karar kılamadım. Söz uzadıkça esas anlatacaklarımın arasına başka şeyler giriyor, o yüzden kısa kesmeli ve ne diyeceksem bir an evvel açık ve de seçik şekilde söylemeliyim.

Bir özel bankanın kart pazarlaması işinde çalışıyorum. Gün içinde belki bir ya da iki defa uğrayabiliyorum bankamızın merkez binasına, onun haricinde hep dışardayım. Kimi zaman şehrin ücra bir ilçesine gidip esnaflarla görüşüyorum, kimi zaman da şehrin göbeğindeki büyük şirketlerin çalışanlarıyla haşır neşir oluyorum. Hepsine karşı yaptığım şey aslında aynı; bankamızın kredi kartını alın ve bol bol harcama yapın, yapın ki banka kazansın, banka kazansın ki ben de ekmek yiyeyim. Bu durum arasında zamanın nasıl geçtiğini unutuyorum tabi ki. Aslında gözüm gün içerisinde tikli gibi saatime bakıp zamanı kontrol ediyor fakat bu kontrol bir sonraki uğrayacağım yere geç kalıp kalmayacağımı hesap etmek için oluyor.

Böyle böyle günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalayıp durdu. Garibim “yılların” kovalayacağı bir mefhum yok mu diye yüreğim burkulurken, gerçeğin farkında değilmişim. Meğer yılların da kovaladığı “bir” şey varmış ve yıllar onu yakalayıp kavuştuğunda adına “vuslat” diyorlarmış.

Neyse… Yine konu dağılıyor… Aslında pek dağılmadı ama nedense bir hüzün çöktü yüreğime. Az evvel ki işimden şikâyetçi tavrım aniden değişti. Galiba henüz anlatacaklarımın ağırlığıydı bu üzerimdeki garip ağırlık…

Dedim ya ailemin yanında kalıyorum diye. Aile dediysem annem ve babam, bir de ben tabii… İşlerimden fırsat bulduğum zamanlarda ki genel de çok bulamıyorum ancak iki üç hafta da bir Pazar günleri müsait oluyorum. Hafta sonları resmi görevde olmuyorum fakat yine de iş arkadaşlarımız ile bir sonraki hafta nasıl bir çalışma programı çizeceğimiz üzerinde buluşup istişare ediyoruz. Geriye bir tek Pazar günleri kalıyordu. O günlerde ailem ile vakit geçirmek en büyük mutluluk kaynağım oluyor. Güne erken başlıyoruz, alışverişe gidiyoruz, oradan çıkıp güzel bir çay bahçesinde oturup sohbet ediyoruz, akşam olunca da şehirdeki akrabalarımızı ziyarete gidiyoruz. Gece olunca da hepimiz yorgun vaziyette evin yolunu tutuyorduk ama yüzümüzde hep bir mutluluk ve huzur oluyordu. Galiba hafta içinde yüzümü göremeyen mutsuz ailem için Pazar günleri telafi günüm oluyordu.

Yine bir Pazar günü gelip çatmıştı. Geçen pazardı. Bugün ise günlerden Çarşamba idi fakat aklım geçen Pazar gününde kalmıştı. O gün yaşadığımız küçük bir an, zihnimi günlerce meşgul etmeye yetmişti.

Saat dokuz buçuğu geçiyorken alışveriş merkezine gitmek üzere arabama bindik. Şoför mahallinde ben, arka koltukta ise annem ve babam oturuyordu. Evimizin bulunduğu siteden daha uzaklaşmamıştık ki dikiz aynasından babamın bir yere bakıp dalgınlaştığını fark ettim. Arabamı ağır ağır çalıştırıp hareket ettirirken, babamın bakışlarının nerede takıldığını anladım; evimizin önündeki ağaçlarda… Neden böyle dikkatli bakıyor bir ağaca anlamış değildim. Ağaçlara özel bir sevgiyle bağlı birisi de değilken, bu ilgi de nereden çıkmıştı? Şimdiki evimize yeni taşınmıştık, haliyle site içerisinde ne var ne yok tam anlamıyla hâkim değildik. Herhalde türünü bilmediğimiz o ağaçlarını ilk kez gördü ilgisini çekti diye düşündüm ve ağır ilerlettiğim arabamın gaz pedalına daha kuvvetli basarak siteden dışarı çıktım. Aklım artık gün içerisinde yapacaklarımızın sıralamasını yapmakla meşgulken, babamın bir şeyler mırıldandığını duydum. Yine dikiz aynasından babama baktığımda gözlerinin nemlendiğini fark ettim. Boş olan yolda bir şey olmaz düşüncesiyle ayağımı gazdan çekip aracın kendi hızıyla gitmesine müsaade ettim. Çünkü benim tüm melekelerim babamın mırıldandıklarını duymak üzere arabanın arka tarafına odaklanmıştı. Nitekim başarılı da olmuştum. Babamın ve annemin konuşmalarını duydum. İşte ne olduysa o an oldu. Garip bir hüzün kapladı yüreğimi, her nedense birçok şey anlamsızlaştı gözümde. Daha yenisini alana kadar emanet gibi kullandığım arabam, gün içerisinde deli danalar gibi koşturup satmaya çalıştığım bankanın kredi kartları… Hepsinin değeri gözümde bir anda sıfırlandı.

Babam bir sözüyle benim hayata bakış açımı değiştirmişti. Öyle filozofların veya evliyaların erenlerin sözleri gibi bir söz söylediğini bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Sıradan birkaç cümle kurdu. Fakat ne niyetle ve hangi duygularla kurduğunu ancak onun en yakınları olarak ben ve annem anlayabilirdik.

“ Önceki evimizin önünde de ağaç vardı. Büyüdü, kocaman oldu gözümüzün önünde ve kaç defa sararıp yaprak döküp kaç defa yeşillendi. Genç bir adam iken eve her giriş çıkışımda gözüm kayardı o ağaca. Büyüdüğüne, yeşillendiğine, sarardığına bakar düşüncelere dalardım. Yıllar sonra taşındık buraya geldik. Burada da evimizin önüne ağaç dikmişler. Baksana küçücük daha… Bakalım onun büyüdüğünü, yeşillenip sarardığını, yaprak döktüğünü görebilecek miyim?” diye bir soru sormuştu. Cevap verilmesini beklemediği bir soruydu bu. Benim gibi annem de şaşırmış ve hüzünlenmişti babamın bu sözlerini duyunca.

“ Allah sana sağlıklı uzun ömürler versin Bey…” diyebilmişti anneciğim sadece. Dilinin bu kadar döndüğüne şükürdü. Kocasına olan bağlılığını tüm âlem bilirdi. Onu kaybetmeyi düşünmek bile annemi sarsardı. Babamın bir yıl evvel kalp ameliyatı olması gerektiğini ilk duyduğunda kendinden geçmişti. Uzun süre hiçbir şey konuşamamış, babamın dizinin dibinden ayrılmamıştı. Çok çift gördü gözlerim fakat annem ile babamın arasındaki bağ gibi kuvvetlisini görmedim. Babam ameliyata girdiğinde anneme bir şey olacak diye çok korkmuştum. Sararıp solmuştu bekleme salonunda. Beni her beş dakikaya bir uyarırdı ameliyathaneden babam hakkında bilgi almam için. Aynı şekilde babam da annem için böylesine düşkündür. Annemin yüzünü buruşturacak hiçbir işe girmemiş, yüreğini kederlendirecek hiçbir harekette bulunmamıştı. Birbirlerine düşkün iki ihtiyarlamış insanın arka koltukta konuşmaları, ön koltuktaki bana artık genç değil orta yaşlı bir adam olduğumu ve yaşlı bir anne babaya sahip olduğumu hatırlattı. Her şeyden evvel, hayatımızın kıymetini anlamama vesile oldu. Yoksa hengâme arasında yılların nasıl geçtiğini bile fark edemeyecektim. Oysaki annem ve babam, evlerinin önündeki sıradan bir ağaca bile dikkat edecek kadar hayatın anlamını idrak etmişlerdi.

Ben ise o güne kadar çok şey kaçırdığımı fark ettim. Bilememişim ağaçların, banka kredi kartlarından daha değerli olduğunu…