Hakkı Suat Yılmazer

BEYNİMDE SEYAHAT EDEN BİRİLERİ VAR

 

Şşt sessiz… Hızlı olmaya da gerek yok, yavaş yavaş oku lütfen. Bir de karanlık bir odayı aydınlatmaya gücü yetmeyen loş bir ışığın dibinde olmalısın. Şimdi tekrar en baştan başla ve dediklerimi unutma…

Neden sessiz olmanı ve karanlık bir yerde okumanı istedim biliyor musun? Çünkü şuan öyle bir yerdeyim ve senin duygudaşlık yapmanı kolaylaştırıyorum.

Giriş çok karanlık… Bir adım sonrasını bile göremiyorum. Umarım önüme korkunç şeyler çıkmaz.

Aa! O ses neydi? Duydun değil mi sen de? Sanki yakınlarda birileri var. Gel gidip bir bakalım. İnanır mısın bacaklarım titriyor. Oldum olası karanlıkları sevmem. Sessizliği severim fakat karanlık ile birleşince tüylerim diken diken olur. Karanlığın o siyah tabakasında çeşitli hayali figürler ortaya çıkar. Bu figürler dans eder, birbirlerinin içlerinden geçerler ve sonra duman gibi dağılırlar. Sonra bir başkası gelir. Bunlar sonraki mevzular, biz sesin geldiği yere ışık hızıyla gidelim.

Ooo neler oluyor burada? Görüyorsun değil mi; az önce bahsettiğim figürlere benziyorlar. Atlarının üzerinde heybetlice duran, omurgaları dik, göğüsleri her zorluğa karşı koymaya hazır, gözleri ateş püskürüyor. Tanıyorum onları. Tuğrul ve Çağrı Bey. Az ötede Sultan Alparslan beyazlar içinde… Arkalarında Mete, Atilla… En arkalarında ak saçlı aksakallı Dedem Korkut… Diğer taraftan Osman Bey gülümseyerek bakıyor. Yıldırım Beyazıt, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman… Ah işte orada Fatih Sultan Mehmet’im… Gönlüm kabarıyor. Duygulandım, gururlandım. Gözlerim çevrede dolaşırken parlayan bir yıldıza denk geliyorum. Yıldız ışık saçarak büyüdükçe büyüyor. İşte şimdi karşımda kocaman haliyle duruyor. İçinde bir siluet… Tanıdım, Atamın silueti bu. Gözlerim doluyor, içimdeki özlem göz pınarlarımdan sızıyor.

Ağlamak hiç bana göre değil. Kimse beni öyle görsün istemem. Bilhassa övünebileceğim bir tarih bırakanlar karşısında ağlamak, beni aciz gösterir diye korkuyorum. Beni güçsüz, pes etmiş, çaresiz kalmış görürlerse kemikleri sızlar diye endişeleniyorum. Elimin tersiyle yanaklarımın ıslaklığını siliyorum. Hazır ol vaziyete geçip göğsüm kabarık, başım dik, gözlerim ufuklara bakar şekilde selam veriyorum onlara. Sonra vazifem gereği ardıma dönüp yürümeye devam ediyorum. Yürürken de düşünüyorum. Tarihimizin bu kahramanları önceki seyahatimde derinliklerde bir yerlerdeydi. Şimdi ise gün yüzüne çıkmışlar ve cenk edeceklermiş gibi hazır vaziyete geçmişler. Yoksa yarın bir gün buralardan çıkıp roman sayfalarına mı at koşacaklar… Kim bilir? Elbet bunu yazan bilir…

Ortalık aydınlaştı. Kurtların uluması eşliğinde epeyce gezdik. Buralar gelişmiş ama kapılarını pek dış dünyaya açmıyor galiba. Hâlbuki hemen her milletten şahsiyetler, hadiseler ve bilhassa edebiyatçılar var. Bunlar da sonraki mevzu…

Peki, şu ilerideki aralıklı kapı da neyin nesi?

Gel birlikte bakalım.Hmm, kapı gıcırdamıyor, demek ki sık kullanıldığından bakımı yapılıyor. Aa, burada birileri varmış. Kim bu insanlar, sen tanıyor musun? Bir şeyler konuşuyorlar. Hiçbir şey anlamıyorum. Sen de gayret et birazcık. Bak şurada, birkaç kişinin ortasında konuşan bir adam var. Çevresindekiler pür dikkat onu dinliyor. Duyabiliyor musun?

Kusura bakma ama hiç yardımcı olmuyorsun. O adam İngilizce konuşuyor. Çevresindekiler ise Fransızca, Almanca, Portekizce ve diğer dilleri konuşuyorlar. Aralarında Türkçe konuşan kimse yok. Bir tek köşede birkaç küçük arkadaşıyla duran adam Türkçe konuşuyor. Ara ara İngilizce konuşan adama bakıp, onun gibi olmaya, onun gibi konuşmaya çalışıyor.

Ah ne acı!

Kendi olamamak… Olsa zaten…Neyse sinirlerim bozuldu. Üzerinde kocaman soru işareti olan kapıdan çıkıp gidelim. Hadi ge

Ses çıkarma, burada olduğumuzu anlamasınlar ki yolculuğumuza devam edelim…