Hakkı Suat Yılmazer

SOSYAL MEDYANIN GÜCÜ

 

Film seyretmeyi seviyorum. Ama ince eleyip sık dokuduğum filmleri. Bazı kıstaslarım var. Beklentilerimi karşılayıp karşılamayacağını, film hakkında ufak bir araştırma soruşturma yaptıktan sonra karar verebiliyorum. Çoğu zaman verdiğim kararlarımda yanılmadığımı da görüyorum.

Geçtiğimiz günlerde “Süper star” isminde bir film seyrettim.2013 yapımı olan filmin başkarakteri “Martin Kazinski” isminde bir adam.

Kazinski, geri dönüşüm fabrikasında çalışan sıradan bir insan.

Bir film var, adı Süper Star ve başkarakteri sıradan bir insan, nasıl olur? Diye soruyorsunuzdur. İşte mühim olan kısımda burası. Alelade, çoğunluk gibi sade bir yaşam süren Martin Kazinskiev ile iş yeri arasında mekik dokuduğu bir gün metroya biniyor ve hayatı değişiyor. Metrodaki hiç tanımadığı insanlar, kendisinin fotoğraflarını çekiyor, imza almak için adeta hücum ediyorlar. Kazinski şaşkın şekilde ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Fakat insanların kendisine olan alakaları her geçen zaman daha da artıyor. Herkesin dilinden “Kazinski” ismi dökülüyor..

Martin Kazinski şaşkınlığını atıp bu durumun bir televizyon şakası olabileceğini düşünüyor fakat yanılıyor. Herkes gayet ciddi. Kazinskimetrodan apar topar iniyor ve uzaklaşmaya çalışıyor. Fakat durum değişmiyor. Nereye gitse herkes onu tanıyor ve aynı şeyler yaşanıyor. Birisine benzetildiğine inanmak istiyor fakat her birinin bizzat ismiyle kendisine hitap etmesi kahramanımızı şaşkınlığa sevk ediyor.

Günlerce bu durum devam ederken, insanların ilgisi daha da artıyor. Kazinski artık sokakta yürüyemeyecek hale geliyor. Bir televizyon programına davet ediliyor ve şaşkınlık içerisinde programa çıkıyor. Orada da aynı ilgiyle karşılaşıyor. Kazinski, bu yaşadıklarının nedenini öğrenmek için; “Neden bana böyle davranıyorsunuz?”diye soruyor fakat beklediği cevabı alamıyor. Program sunucusu; “ Herkes sizi çok seviyor. Ne hissediyorsunuz?” diye soruyor. Kazinski’nin verdiği cevap hep aynı; “ Neden beni çok seviyorlar? Ben sevilecek ne yaptım?”

Martin Kazinski’ye televizyonda program yapması teklif ediliyor. “Benim ne özelliğim var ki? Programcılıktan ne anlarım. Geri dönüşüm fabrikasında çalışan sıradan bir insanım ben.” Diyor fakat onun bu tepkisi, zirveye çıkmış şöhretinin de etkisiyle yapımcı tarafından yanlış yorumlanıyor; “ İşte aynen böyle oynayacaksın Martin. Sanki bu şöhreti sen istemiyormuşsun gibi, herkesin seni neden sevdiğini anlamıyormuş gibi.” Diyor fakat bilmiyor ki bunlar Kazinski’nin gerçek hisleri ve düşünceleri.

Kazinski hakkında programlar yapılıyor, internette binlerce fotoğrafı ve videosu paylaşılıyor. Kazinski’ye olan bu aşırı ilgiden dolayı işleri aksayan geri dönüşüm fabrikasının müdürü onu üzülerek işten uzaklaştırmak zorunda kalıyor.

Bu sıkıntılı durumu uzun süre yaşıyor Kazinski. Tanınma, şöhret sahibi olma gibi bir hevesi ve gayreti yok iken sahip olduğu bu şöhretin arka planında olan gerçeği öğrenmek istiyor fakat başarılı olamıyor.

Kazinski’nin üyesi olduğu bir internet sitesi, kendi reklamlarını yapmak üzere belirli zamanlarda üyeleri arasından birisini sosyal medya vasıtasıyla deyim yerindeyse parlatıyor, köpürtüyor. Martin Kazinski ise bu durumdan habersiz, bir kobay gibi önüne sunulan hayatı yaşıyor.

Bir gün Martin Kazinski, istemeden kavuştuğu ünden bıkmış şekilde markete alışverişe çıkmışken, bir kadın kendisini tanıyıp yaklaşıyor ve ona sert bir tokat atıyor. Herkesin ilgisini gören, bir insanın erişebileceği şöhretin en büyüğünü yaşayan Kazinski’ye bu tokat çok ağır geliyor ve daha önce olduğu gibi tokadın nedenini öğrenmek istiyor. Kadına neden tokat attığını sorarken, insanlar kadına zarar veriyor şeklinde algılayarak onları ayırıyor ve günlerden sonra ilk defa Kazinski’ye kötü tepki veren insanlara şahit oluyoruz. Kazinski, hiç beklemediği bir anda kavuştuğu şöhretinden yine hiç beklemediği bir anda uzaklaşmış oluyor. Artık herkes onu gülümseyen yüzlerle, imzasını alabilmek için, fotoğraf çektirebilmek için değil, öfkeyle karşılıyor.

Kazinski artık hiç kimsenin sevmediği bir adam haline geliyor.Kazinski’nin ruh durumunu izah etmeye bile gerek yok, dağın zirvesindeyken yerin bilmem kaç kat derinliğine aniden indiğinizi hayal ederek onu anlayabilirsiniz.

Kazinski’nin yaşadıkları bu hadiselerin temelinde “sosyal medyanın gücü” yatıyor. Sosyal medyanın köpürttüğü insanlar, çok kısa bir sürede çok da emek harcamayarak tahayyül bile edemeyecekleri noktalara erişebiliyorlar. Çalışarak, emek harcayarak gelmedikleri bu yerlerde de birçoğu tutunmakta zorlanıyor.

Tıpkı Kazinski gibi…

Filmi seyrettikten sonra, içinde bulunduğum edebiyat dünyasını düşünmeye başladım. Türk Edebiyatı dendiğinde akla gelen Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Namık Kemal, Sait Faik Abasıyanık, Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Emine Işınsu ve diğer ustaların dönemin kısıtlı imkânlarına rağmen kaleme aldıkları şaheserleri düşündüm. Yazılmalarının üzerindenuzun yıllar geçmiş olmasına rağmen halen büyük bir ilgi ile okunan bu kitapların arkasında sosyal medya gücünün olmadığını gördüm. Okuyanlarca varlığı kıymetlendirilen ve dilden dile tavsiyeler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşan bu eserlerin yazarları olan üstatların katlandıkları zorlukları düşündüm.

Sonra aklım yine Kazinski’ye gitti.

Ve düşündüm;

Kitabevlerine gittiğimizde veya internetteki kitap satışı yapan sitelere baktığımızda daha evvel varlığından haberdar olmadığımız bazı eserlerin bilmem kaçıncı baskıyı yaptıklarına rastlıyoruz. Ve yine adını daha önce hiç duymadığımız birçok yazarın, ne yazarsa yazsın okunur manasına gelen “kemik okuyucusu” olduğunu işitiyoruz.

Şahit olduğumuz bu hadiselerden sonra kendimizde kusur arar hale geliyoruz. Ülkemizde ve hatta dünyada artık kapış kapış dağıtılan “üstat” unvanını eline geçirmiş bu insanları tanımadığımız için kendimizi eksik görüyor ve edebiyata olan ilgimizi kaybetmiş olarak yorumluyoruz. Lakin bugün üstat! olanbazı yazarların, bilmem kaç baskı yapan ve on binlerce okuyucusu olan kitapların arkasında kocaman bir gücün olduğunu görebiliyoruz. Bu güç, yazımıza da başlık olan; Sosyal Medya Gücü…

Günümüzde de çok başarılı ve dolu dolu eserler veren yazarların olduğunu hepimiz biliyoruz ve takip ediyoruz. Bu yazarların kendilerini ve eserlerini tanıtma ve daha büyük bir kitleye ulaşma adına sosyal medya gücünü kullanması kadar da doğal bir durum yoktur. Zaten bu yazarlar, dünyada hangi ülkenin vatandaşı olursa olsun, ortaya sağlam eserler çıkardıklarında S.M.G’ nü bir ihtiyaç olarak görmeyip bir aracı olarak kullanmaktadırlar.

İşin özü de aslında burada; S.M.G’ nün amaca ulaşmak için bir araç olarak görüldüğü ve bu yönde kullanıldığı takdirde daha faydalı olacağına inanılmalıdır.

Yazımıza son verirkenşunu da belirtmek gerekir;

Sosyal Medyanın Gücüne inanalım ki “gücüne” gitmesin…